Bazen “Kral’ın çıplak” olduğunu birileri söylemeli…

“’Hayat kısa’ sözüne hiç itibar etmedim. Çünkü yeterince uzun yaşadığımı düşünüyorum” (Aliyaİzzetbegoviç).
“Ne kadar farklı olursa olsun; sana ait olmayana tenezzül etme, Ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan asla vazgeçme!” (Che Guevara).

Berber Fethi’nin yaşadıkları…
Gazeteciler, berber ve taksicilerle sohbet etmeyi severler. Çünkü en iyi ve bedava malzemeyi kendilerine onlar hazırlarlar.
Ben de çok severim onlarla hasbihâl etmeyi. Daha doğrusu onları dinlemeyi. Sıkıysa dinleme, birinin elinde ustura, diğerinin elinde direksiyon. Can tatlı. Kırdı mı dümeni yokuş aşağıya, dayadı mı jileti gırtlağa…

Bizim berber Fethi’miz de o hoş sohbet berberlerden biri. Genç ama gördüklerini, yaşadıklarını, şahit olduklarını anlatınca kayıtsız kalamıyorsun. Bizim de gazetecilik yanımızın olduğunu bildiği için “Yaz gazeteci, yaz!” der gibi epey malzeme veriyor…
Geçenlerde yine Fethi’nin müşteri koltuğundaydım. İki de bir alışkanlık etmiş usturayı eline alıyor, bileyliyor gibi yapıyor, aynada gözlerimin içine bir bakıyor ki, hiç sormayın.

Ben de “sağ ol, ustura kullanmıyorum” diyorum ve masaya bıraktırıyorum.
Bizi tanıyanlar, “Yahu senin kafanda saç mı var da berbere gidiyorsun?” diye içinden geçireceklerdir mutlaka, ama hâlâ beni terk etmeyen, sadık üç-beş tüy için iki ayda bir olsa da berberin yolunu tutuyoruz. Belki o tüyler değil bizi oralara götüren, berberlerden alacağımız haberlerdir… Kimbilir?!..
Yahu yine raydan çıktım… Nereye bağlayacaktık bu berber faslını?!..

Bizim Fethi’de biraz sakal var. “Camiye girince sanki kadınlar hamamına girmişim gibi bana tuhaf tuhaf bakıyorlar” diyor.
“Yahu” diyorum beni şaşkınlıkla karşılayan Müslüman cemaate, “Sizin peygamberinizin, sizin ecdadınızın hâlini bilmez misiniz, ben onlara benzemeye çalışıyorum diyorum, ama, nafile… Kimse beni anlamıyor, sakalıma saygı duymuyor” diyor…

“Gençler gittikçe mezhepsizlerin tuzağına düşüyorlar” diyor…
“Mutaassıp kızlar ve erkeklerin disko ve barlara gitmeye cesaretleri yok ama onun yerine icat edilen nargile alanları onlara bu ihtiyacı karşılıyor”diyor…

“Disko ve bar ortamını aratmayacak görüntüler yaşanıyor nargile kafelerde, buna bir ‘dur’ denilmesi lazım” diyor…
Daha neler diyor, bizim Fethi, neler, neler…
Belki başka bir sefere de onları paylaşırız… Bilmem var mıydı haberiniz Fethi’nin anlattıklarından ya da ilgi alanınıza girer mi onun kaygıları…

Gazete çöpe atılmak için mi çıkar?
Elinizde tuttuğunuz gazetenin hangi zorlukları aşarak size ulaştığını bilseniz, onu kelime kelime okur, belki de bir ekmeğe gösterilen saygıyı duyardınız.

Emeğin, alın teri, göz nurunun ne büyük bir değer olduğunu anlatacak değilim. Ancak, yer-yurt bilmez bazıları gazeteyi çöpe atacak kadar alçalabiliyor. 16 yıldır nasıl bir meşakkatle bunun size ulaştığını bilen biri olarak bu alçaklığa asla tahammül gösteremiyorum.

Gazetede sizi rahatsız eden bir durum varsa, ki, böyle bir durum yok; o hâlde bile olsa gazete çöpe atılmayı haketmiyor. Söylersin, yazarsın tepkini; gazete gönderilmez veya bırakılmaz. Ama kime diyorum ben, adam(!) yazsa zaten okur, okusa zaten anlar, anlasa zaten adam olur…

Sorun ne o hâlde? Büyük bir ihtimalle, sadece ve sadece o gazeteye emek verenlerden biriyle kişisel bir problemi vardır; sorun budur. Sadece bundan dolayı kimseyi o gazeteden mahrum etme hakkına sahip olamazsınız.
Müntesibi olduğun din sana “Oku!” diye emir buyuruyor, sen okumuyor, okunmasına müsaade etmiyor, bu da yetmiyor, okunacakları çöpe dolduruyorsun…

Sen inancına ihanet ediyorsun, yönetici olduğunu söylüyorsun, cemaate ihanet ediyorsun, sen emeğe, alın terine ihanet ediyorsun, sen oturduğun makama ihanete diyorsun… Seni gidi kerata seni…

Bu gibilerin bir de böyle yönleri var… Adamın oturduğu yerle, kafasındaki, kalıbındaki, kalbindeki yer farklı… Yahu o zaman orada niye oturuyorsun, oraya niye ihanete ediyorsun… Çek git; kafanın, kalıbının, kalbinin (varsa tabi ki) götürdüğü, olduğu yere git.
Bizim bu tür insan müsveddelerinden kurtulmamız gerek evvela… Yoksa boşa kürek çekeriz…
Bir de çöpe atanların dışında gazeteye ‘yasak’ koyanlar var, onu da başka bir vakitte ele almaya çalışalım…

Müslüman işadamlarının “emek” ve “para” ile imtihanı…
Son bir yıl içerisinde, isimlerinin baş harfleri ve adları, ilim ve cesaretle anılan büyük sahabenin adıyla aynı olan iki işadamıyla birlikte iş yapma ortamı oluşmuştu. Biriyle 10 bin, diğeriyle 24 bin Euro’luk bir proje yürütülecekti. Bunun ikisinden de bana düşen pay yüzde 10 civarı çok küçük bir yüzdelikti. 10 bin Euro’luk projeye 300 saat gibi bir zaman ayırırken, diğerine sadece proje sahibi, projeyi yazma ve kabul ettirme anlamında katkım oldu.

Bunun karşılığında bu iki işadamı bana ne verdi biliyor musunuz?
Evet, tahmin ettiğiniz gibi ikisi de alın terimin üzerine yatarak, emek ve parayla olan imtihanlarını kaybederek bana hakkım olanı vermediler. Çok kırıldım, üzüldüm ve acıdım… Bu üzüntüm asla onlardan hak ettiğimi alamamak adına değildi, üzüntüm, onların birer Müslüman işadamı olarak iş yapıyor ve hiçbir şey yokmuş gibi hâlâ ortalıkta boy gösteriyor olmalarındandır.

Onları vicdanlarıyla(!) ve mensubu olduklarını iddia ettikleri dinîn şu emriyle baş başa bırakıyorum…
Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Ücretliye/işçiye hakkını, teri kurumadan önce verin!”
Yine Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde, ‘Allah’ın, işçi tutup işini gördüren ve ücretini vermeyen kişinin kıyamet gününde karşısında olacağını’ buyurduğunu haber veriyor…

“Ağır mı oldu” dediniz… Hayır, bence değil… En azından bunları kendilerine duyurarak, onlardan alacağım hakkımı biraz hafifletmiş olarak onlara iyilik bile yaptım…
Helallik noktasında hâlâ karamsarım… Ben ki, bana çok zulmetmiş birine bile hakkımı, düşünmeden helal etmiş birisiyim… Ama burada, İslam’ı temsil etme ve o büyük hakkı gasp etme söz konusu…

Bir de “helal” ürün pazarladığını söyleyen ama aynı duruma düşen birileri var ki, onların durumu tamamen içler acısı… Yahu sen zaten bu duruma düşmekten dolayı haram yiyorsun, helal satsan ne olur, haram satsan ne olur…
Ayağınızı denk alın!.. Vebal ve sorumluluğunuz büyük. Ya o din ile adınızı bir araya getirmeyeceksiniz ya da onun emrettiği gibi dosdoğru olacaksınız… Başka bir seçenek yok…

Bir de bunlardan ayrılan; işini dürüstçe yapan, alın terine, emeğe saygı gösteren, işçinin değerini bilenler var ki, ben onlara müteşekkirim… Kendi müntesibleri tarafından karartılmaya çalışılan İslam’ın çehresinin; olduğu gibi aydınlık kalmasını sağlayan bu güzel insanlara da bereketli ve hayırlı kazançlar diliyorum…

Yüzümüzün eskitilmesi…
Hollanda’da yıl boyu düzenlenen onlarca etkinlik ve davette Türk toplumunun kalburüstü insanları boy gösterir hep. Bir gün önce Lahey’deki resepsiyonda bulunan aynı sima ertesi gün Rotterdam’daki davette bütün heybetiyle varlığını hissettirir. Bu durumun, davet edenler ve edilenler dahil herkesi sıktığını biliyorum. Zira ayaküstü konuşmalarda bu yönde serzenişlerde bulunululur hep…

Bence bu anlayışın değişmesi lazım. Bu yıl herhangi bir davete katılmış olan biri, ertesi yıl aynı etkinlik için kendinden bir sonraki kişiyi göndermeli. Ondan sonraki davete ikinci sıradakinden sonra gelen kişi gönderilmeli… Yılda 10 davet ve etlinlik varsa bu 10 kişi arasında dönmeli ve insanlarımız şunu anlamalı: Evet, 400 bin insanımız, davetlere katılan bu 400 insandan ibaret değilmiş, başkaları da yaşarmış bu ülkede…Yeni yüzlere, yeni isimlere ve yeni temsilcilere ihtiyacımız var.

Belki de bu çehre değişimi bizi daha ileri taşır…. Hani şu durağan hâlden çıkarır, kısır döngüden kurtarır… Zira içimizde, bilinmeyen ne cevherlerimiz var…

Bir de temsilciliklerimizin Cumhuriyet kutlamalarını cumhurun katılımıyla gerçekleştirmesi bu alanda atılacak önemli bir adım olabilir diye düşünüyorum..

Büyük bir salonda gün boyu organize edilecek olan kutlamalara vatandaş da katılsa, kendini o coşkunun içersinde bulsa, maksat hasıl olmaz mı?
Ha bir de bu işin gönüllüleri var; bırakın onlar her davette bulunsunlar ve hazirunla bol bol görüntü versinler.

Ama biz, geleceğimizi inşa ederken o geleceği emanet edeceğimiz nesle sırt dönmemeliyiz. Onları da bir ses bir nefes olarak toplumla buluşturmalıyız. Evet, evet, şu geleceği emanet edeceğimiz genç nesilden bahsediyorum…

(Not: Sevgili Yayın Yönetmenimizin manşete taşıdığı iki konuyla alakalı görüşlerim bir sonraki sayıya kaldı; yazılanların bu sayıda paylaşılması gerekiyordu, lütfen mazur görünüz…).




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *