Ben masumum hakim bey!

Paris’te Charlie Hebdo adlı  mizah dergisinin teröristler tarafından basılıp 12 kişinin öldürülmesi sadece infial yaratmakla kalmayıp kafalarda bir sürü soru işaretinin de oluşmasına sebep oldu. İlk bakışta üç gencin ‘Müslümanlar adına’ terör eylemi gerçekleştirdiği algısı oluşmuştu. Ancak gerek eylemin kamuoyuna televizyonlar kanalıyla servis edilişindeki bazı ayrıntılar gerekse olay sonrası bir kaç günlük süredeki gelişmeler ister istemez zihinlerde bir takım bulanmalara sebep oldu. Hatta bunlar, benim gibi komplo teorilerine pek itibar göstermeyen birisini bile düşünmeye sevk edecek nitelikteydi.

Paris katliamına, katliam diyorum çünkü yapılan katliamdan başka bir şey değildir, farklı açılardan bakarak bir analiz yapmaya çalışırsak bundan en zararlı çıkanın İslam ve Müslümanlar olduğunu tespit ederiz. O halde neden kendilerini Müslüman olarak gösteren bu gençler böyle bir katliam yaparlar? İnsan savunmak istediği bir dine zarar vermek ister mi? Yoksa maksatları zarar vermek miydi? Bu soruların cevaplarını hiçbir zaman kendilerinden alamayacağız, zira üçü de öldürüldüler. Belki onlarla birlikte bu soruların cevapları da toprağa gömüldü, ama bunlar er ya da geç mutlaka bir gün, gün yüzüne çıkacaktır.

Bu ve bunun gibi terör eylemleri mikro ve makro ölçeklerde toplumlarda ayrışma ve kamplaşmalara sebep olmaktadır. Terörü bir metot olarak benimseyenlerin oranını genelle kıyasladığımızda ortaya çıkan tablonun aslında hiç de kötü olmadığı görülecektir. Bu oran % 1 bile değildir. Üstelik bu % 1’in içinde başkalarının maşası olan yapay gruplar da vardır. Ancak bu küçücük oran % 99’dan daha dominanttır. En azından öyle algılanması için çaba sarf edilmektedir. Her eylem sonrası gözler ve parmaklar masum Müslümanlara yöneltilmektedir. Bazıları onları teröristlerle aynı kefeye koyup yargılamakta, bazıları da onları bir pozisyon almaya zorlamaktadırlar. Her halükarda kollektif bir yaklaşım söz konusudur. Sanki Müslümanlar homojen bir grupmuş da hepsi aynı inanıp aynı düşünüyormuş gibi bir görüntü oluşturulmaya çalışılıyor. Keşke öyle olsaydı da Müslümanlığın neyi ihtiva ettiği anlaşılsaydı, ama maalesef öyle değil. Müslümanlar da binbir surete girmiş, birini bir diğeriyle kıyaslamak bile zaman zaman mümkün olmamaktadır.

Peki ne için yapıldığı bile belli olmayan, hem de benim hiçbir gerekçeyle tasvip etmediğim bir eylem yüzünden salt Müslüman kimliğimden dolayı yargılanmam veya onunla ilgili alenen tavır almamı beklemenin meşruiyeti var mıdır? Bana göre göre yoktur, zira bu ferdi bir tercihtir ve ben istersem olur. Buna beni kategoryal olarak kimse zorlayamaz. Zorlarsa bunun adı ayrımcılık olur. Hem herkesin bir konudaki tavrını illa da alenen ilan etmesi gerekmez. Kimisi sessiz kalarak tavır koyar, kimisi bağırıp çağırarak, kimisi de başka başka yollarla. Bu herkesin kendisinin bileceği bir şeydir. Bu en temel insani değer maalesef günümüzde Müslümanlar söz konusu olunca göz ardı edilmektedir.

Bir çok politikacı ve toplumsal sorumluluğu olan başka kimseler bu yaratılan algıdan yola çıkarak popülist söylemlerle ortalıkta cirit atmaktadırlar. Meselenin sosyo-ekonomik boyutu tamamen göz ardı edilirken hep dini boyut öne çıkarılmaktadır. Bu da hem görüntünün bulanmasına hem de toplumlarda kutuplaşmaya sebep olmaktadır. Mesela çok saygı duyup takdir ettiğim Rotterdam Belediye Başkanı AhmedAboutaleb çıkıp, toplumun geneliyle sorunu olanlara hitaben “beğenmiyorsanız defolun gidin” diyebiliyor. Sanki defolup gidince mesele hallolacak! Bu ifadeler popülizmden başka bir şey değildir ve meseleyi halletmekten çok başka yere nakletmeyi içerir. Hem de bu ifadeler bazılarının kulağına hoş gelir. Nitekim bunun mükafatını da bugün “en iyi lokal yönetici” seçilerek aldı! Daha düne kadar pusuda yatıp hata yapmasını bekleyenlerin bir anda kahramanı oluverdi. Aboutaleb’in bunu ince hesaplarla yaptığına kesinlikle inanmıyorum. Olumsuz atmosferin baskısı ve yapılan eylemin vahşiliği onu böyle bir tavır almaya itti diyebiliriz. Nitekim her aklı selim o vahşeti görünce zıvanadan çıkar. Bir Müslüman hele daha fazla çıkar, çünkü kendisi de buna bir şekilde bulaştırılmak istenmektedir.

Aboutaleb’in bu çıkışına ilave olarak da CDA lideri Buma tüm Müslümanları tavır almaya davet ediyor. Davet etmekle kalmayıp, meselenin sosyo-ekonomik boyutunu da irdeleyerek aşırılığa sapan gençlerin durumunu analiz etmeyi terörü yüceltme girişimi olarak görüp yasaklanmasını istiyor. Buma’ya göre bu gençler salt dini motiflerle bunu yapıyorlar, başka her hangi bir motif söz konusu değildir, haliyle başka motifler arayanlar teröristlerle empati yapıp terörü yüceltiyorlar ve bu da cezalandırmayı gerektirir demeye getiriyor. Kusuruma bakmasın ama buna ben popülizm bile demem. Mükemmel bir deve kuşu politikası örneğidir Buma’nın tavrı. Kendisine Karen Armstrong’un “In naam van God. Religie en geweld” adlı kitabını okumasını tavsiye ederim. Sadece ona değil, Wilders dahil tüm siyasetçilere. O zaman görecekler meselenin bir din meselesi olmadığını. Hem de kendi sorumluluklarının da idrakine varacaklardır.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *