Biz hangi ara birbirimize böyle düşman olduk?

“Yaşadığın dünyaya bak; Yüce Allah, hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edesin?” (Mevlânâ)

“Ben gelmedim kavga için, benim işim sevgi için… Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil yetmiş iki millet dahi elin’ yüzün’ yumaz değil… Yaratılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü…” (Yunus Emre)

Yazmak ve yanmak…
80’li yılların sonunda Den Haag’da düzenlenen bir edebiyat akşamında Aziz Nesin’i dinlemiştim.
Kitaplarındaki ustaca kurguya, akıcılığa atıfta bulunarak şöyle bir hatırasını paylaşmıştı:

“Japon bir yayınevi sahibi, kitaplarımdan bazılarını, kendi dillerine çevirmek istemiş ve beni yakından tanımak için İstanbul’a gelmişti.Yayınevi sahibi bu adam, kitaplarımı okuyunca ‘böyle usta bir yazarı yakından tanımam gerek’ düşüncesiyle bir hafta misafirim olmuştu.

Havaalanında ilk karşılaşmamızda kendi âdetleri gereği yere kadar eğilerek bir tazimde bulundu. Sonra, ‘Sayın üstad, ekselans Aziz Nesin Efendi Hazretleri’ diye uzun bir tanımlamayla bana hitap etti. İlk gün biraz İstanbul’da dolaştık. Akşam eve geldiğimizde bana hitap ve saygısında hafif bir azalma hissettim.‘Sayın’hitabını kullanmıyor, saygıdan ‘eğilme’işini azalmıştı.İkinci gün gezi ve insanlarımızı tanıma sonrasında,‘üstad’sıfatını kaldırdı.Üçüncü ve diğer günlerden sonra hitap ve saygıda azalmalar oldu, derken gideceği gün bana‘lan Aziz’demeye başladı.

Sebebini sordum, cevap hayli manidardı:‘Yahu ben seni usta bir yazar sanırdım, ama öyle olmadığını Türk insanını yakından tanıyınca anladım. Sen, düşünmüyor, kurgulamıyor, gördüklerini yazıyormuşsun; bu da yazarlık değil ki’ deyince, yazdıklarımı gözden yeniden geçirme gereği hissetim.”

Geçenlerde “Basın Günü”münasebetiyle düzenlenen toplantıda Sevgili Vecih Er Bey’de benzer bir soru sordu bana: “Yazı yazarken veya konu bulmada zorlanıyor musunuz?”
Aziz Nesin’in bu hatırasını paylaşarak soruyu cevaplamak ve “bizim insanımızın olduğu yerde konu ve malzeme boldur” demek istedim ama diğer arkadaşlara da söz hakkı verilsin diye, kıssaya değinmeden bu işin zor olmadığını kısaca anlatmaya çalıştım.

Yazmak için de yanmak için de malzeme bol ama yazmak neyi değiştirdi ki? Ne acılı bir yüreğe merhem oldu, ne bir yangına su…Ne bozuk işleyen çarkı düzeltti, ne yağan kirlere set çekti… Ne dökülen kanlara engel, ne yitirilen canlara koruyucu bir el… Ne merhamete açılan bir yol, ne de sevgiyle, şefkatle açılan bir kol… Ne savaşları bitiriveren bir söz, ne barışa nazar eden bir göz… Olmadı, olamadı yazdıklarımız…

Bir-iki masum yüreğin titremesi, bir çift gözün yaş dökmesinden başka bir şeye yaramadı galiba yazdıklarımız. Aziz Nesin gibi, yazdıklarımızı gözden geçirme gereği hâsıl olacak galiba… Ya da Nazım’ın dediği gibi, yazmak yerine yanmak lazım belki de; karanlıkları aydınlığa çıkarmak için…

Elbette yazdıklarımın öncelikli muhatabı kendi nefsimdir. Yazarken ve nefes alıp verirken, “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir” buyruğuna uymaya çalıştım hep.

Yazarken yandığımı gördüm… Yanarken de yazdığımı… Dert edindim, kaygı duydum, çözüm sundum, dik durdum, elimi taşın, omzumu yükün altına koydum…Bunları yaparken de huzur duydum… Sırf bu yüzden yazmaya değer mi; devamı gelsin mi dersiniz?

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…”
Son üç haftada, basın, siyaset ve iş dünyasından farklı düşünceye sahip üç insanı kaybettik. Bu ölümlerden sonra yaşananlar, yazılıp ve çizilenler, toplum olarak geldiğimiz yerin neresi olduğunu bizlere apaçık göstermekte.

Basın mensubu olan Hasan Karakaya Müslüman kimlikli biri idi. Buna rağmen onun ölümünden dakikalar sonra “Kara bir kaya yuvarlandı, cehennemin dibine düşüverdi” gibi yazılar yayımlanmaya başlandı.

Sonra siyasetin renkli siması, Alevi kimlikli biri olan Kamer Genç yumdu gözlerini hayata. Daha bedeni soğumadan şu çirkin ifadeler düştü fotoğrafının altına. “Ne kadar büyüktü dindara kinin. Hacıya, hocaya uzardı dilin. Konuşsana mevta! Bitti mi pilin?”

Ardından iş dünyasının önemli isimlerinden Mustafa Vehbi Koç göçtü bu âlemden. Onun da soyağacı çıkarıldı bir anda… “Yahudi, Ermeni, şarapçı” olduğu yazıldı. İslam’a olan kini belgelerle anlatılmaya çalışıldı… Kısacası bu üç ölüm, insanlık olarak nereye gittiğimizi göstermesi bakımından hayli önem arz etmekte.

Biz hangi ara böyle kindar bir toplum olduk Allah’ım… İnanın insanlığın geldiği bu durumdan korkuyorum, endişe duyuyorum. Yürekler bunca kini taşımaz; ezilir bu yükün altında. Yürekler sevgi hamalıdır; yürek sevgiyle kendisini bulur, onunla anlam kazanır.

Bu nasıl bir tahammülsüzlük, bu nasıl cinnet hâli, anlaşılır gibi değil. Siyasetin kirli isi, bir kin hâlinde yüreklere sinmiş ve o yürekleri esir almış vaziyette. “Bir partinin, bir meşrebin mensubuyuz” diye bizden başkasını hor görmek, küçük düşürmek, iftira atmak, karalamak, sövmek, hakaret etmek, hatta dövmeye ve öldürmeye yeltenmek kadar cahilce, aptalca, vahşice bir davranış var mıdır? Yoktur…

Bu ülke insanına bu denli kin beslemek, bu denli bölmek, bu denli kutuplaştırmak hangi mihrakı sevindirir, hangi fitne ve şer odaklarının ekmeğine yağ sürer bir hesap edin lütfen. Arkanızı dönmeye korkar oldunuz.

Nedir paylaşamadığınız yahu? Ölüm gibi bir ibret tablosu var önünüzde, ondan ders almadığınız gibi onun üzerinden kendi haklılığınızı ortaya koymaya çalışıyorsunuz. Ölen kişiyi de yeniden darağacında sallandırıyorsunuz. Yazıklar olsun!..

Bu ülke insanını bu hâle getiren her kim ve kimlerse hepsi de aklını başlarına devşirmeliler. Onların gittiği yol yol değilse, güttüğü dava dava değilse, millet olarak biz onları hizaya getirelim. Aramıza uçurumlar kazılan, duvarlar örülenlerle bir araya gelmenin, birlikte hareket etmenin yollarını arayalım.

Okyanusta yol alan bu geminin yolcuları biziz. Bir alabora olma hâlinde kurtarmak için bize uzatılan can yeleklerini de biz imal ediyoruz, haberiniz ola!.. Yani vay hâlimize!.. Biliyorsunuz değil mi, o canileri? Hani şu umut yolculuğuna çıkan mültecilere sattığımız ve onları sünger gibi suya çekerek batırdığımız can “KURTARMA(!)” yeleklerini… Bu nasıl bir vicdan yahu? İnsanın bu vahşet karşısında Vicdan(ı)Sızlar! Yani demem o ki, batma anında bile bize uzanan kurtarıcı el, bizi yok etmeye and içen eldir, yabandır.

70’li yılların sonlarında Orhan Gencebay o günkü ortamı “Nedir bu kin ne bu nefret / Hiç kalmamış cana kıymet / Parça parça olsan bile / Sabret gönlüm yine sabret / Dayan gönlüm dayan bu acılar biter elbet / Bir kurtaran olur elbet”dizeleriyle anlatmaya çalışmış ama yanlış kurtarıcılar çıkmıştı karşımıza. Cunta çıkmış, kurtarma yerine daha da karartmış günlerimizi.

Biz boş yere kurtarıcı beklemeyelim. Biz önce yüreğimizi işgal eden, esir alan şu“kin” ve “düşmanlık” hislerinden kurtulalım, arınalım. İnanın sevmek, kin ve nefret gütmekten, nifak ekmekten, haset etmekten daha kolaydır. Neden zor olanı, boğazımıza kara bir yılan gibi dolananı, yüreğimizi solduranı seçelim?Neden iki dünyamızı da zindana çevirelim, neden?

Biz “barış dini”olan İslam’ın müntesipleri değil miyiz? Sevgi, rahmet ve merhamet Peygamberinin ümmeti değil miyiz? O kaynaktan beslenen ve cihana sevgi, merhamet ve adalet dağıtan ecdadın nesli değil miyiz? Ne oldu bize? Biz kimiz? Rehberimizi mi yitirdik, yönümüzü mü şaşırdık? Bu yaşayan ölüler biz değiliz; biz olamayız.

Ülke cehenneme dönmüş, siyasiler, kanaat önderleri bir araya gelemiyorlar. Bölgeye ateşler yağıyor, ülke liderleri bir araya gelemiyor.Hep bu nefret dilini kullandıkları için; ekilen fitne, nifak tohumları ve egoları yüzünden birbirlerinin yüzüne bile bakamıyorlar. Bu durum “Milletler, liderlerinin dini üzeredir” düsturu gereği tepeden aşağıya doğru yansıyor. Millet de, büyük ve kör bir taassupla bağlı olduğu liderinin, hocasının diliyle, yüreğiyle karşısındakine konuşuyor. Daha doğrusu kin ve nefret kusuyor.

Bu kirli oyuna alet olan her kimse, bu kötülüğü, bu zulmü bu insanlara yapmayın!.. Edep, haya, ahlâk, nezaket, sevgi, merhamet, adalet ve saygı gibi hasletlerimizi gün yüzüne çıkaralım. Bizim ezelden ebede yol azığımız bunlardır.

Ey siyasiler! Yakın bir zamanda kaybettiğimiz bir siyaset dehasını sadece, siyasi edep ve üslup yönüyle örnek alarak hareket etmiş olsanız bile, insanlığa büyük bir hizmet etmiş olursunuz…

Mehmed Âkif’in şu dizeleriyle yazma ve yanma işini bu aylık böylece sonlandıralım…

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol, Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *