Değerlerimiz ve kimliğimiz baki kalmalı!

Gittikçe küreselleşen dünyamızda insanların bir ülkeden diğerine gidip yerleşmeleri artık olağan bir hale geldi. Ekonomik veya diğer sebepler yalnız kişileri değil aileleri dahi başka bir toplumun içine, yurduna taşınmaya zorluyor ve istiyor.

Eskiden ülkemizin insanları daha çok genç yaşlarda eğitimi amacı ile eğitim ve bilimde ileri ülkelere gider, eğitimlerini tamamlayınca da çoğunluk olarak anavatana dönerlerdi. Dönmeyenler için kullanılan “beyin göçü” deyimi de pek olumlu bir ifade olarak görülmezdi. İkinci Dünya harbinden sonra toplumların göçü yeni şekiller aldı. Çatışmalar dolayısı ile göçler, ilticalar, kendilerini toparlamak isteyen ülkelerin işçi ihtiyacının getirdiği ve önce geçici zannedilen emek göçü ve emekçilerin aile birleşimi diasporada yaşayan toplumlar ortaya çıkardı. Ne kabul eden ülkeler, ne de işçi gönderen ülkeler bu göçlerin kalıcı olacağını göremediler (veya görmek istemediler). Böylece vatandaşlarını yurt dışına çalışmak için gönderen ülkeler kendi vatandaşlarının kimliklerini ve kültürlerini korumaları konusunda ciddi ve de plan ve programa dayanan bir çalışma yapmadılar uzun zaman. Böylece kendi kaderlerine terk edilmiş göçmen işçiler kendi kültürlerini ve değerlerini koruyabilmek için kendi çaplarında amatör çalışmalar yapmak zorunda kaldılar. Şimdi kendi toplumumuzu ele alırsak, tüm eksikliklere rağmen yine toplumumuzun birinci nesli kendi değerlerini ve kültürleri koruyabilmek için büyük fedakarlıklar yaptılar, özverilerde bulundular.

Yörelerinin, köylerinin gelenek ve göreneklerini yaşattılar ve içinde bulundukları şartlara uydurdular. Bu gelenekler ve değerler zaman zaman yerleştikleri toplumla çelişkilere yol açsa da insanımız kolay kolay kendi değerlerinden vazgeçmiyor. Örneğin bizim hem dini terbiyemizden, hem geleneklerimizden gelen hasta ziyareti, Hollanda’da hastanede yatan hastayı görmeye gelen birkaç aile ferdinden başka ziyaretçi görmeyen sağlık personelini ve de diğer hastaları şaşırtmakta ve her zaman olumlu olağan tepkilere yol açmaktadır. Ancak biraz daha derin düşünüp sosyal gelişmeleri irdelerseniz şu anda Hollanda toplumunun en büyük sosyal problemlerinden biri yalnızlıktır. Bilhassa yaşlı kimselerin kapısını çalan insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştır. Bizim öz geleneğimiz olan muhtaç insanlara – akraba olsun olmasın, yardım eli uzatmak, hal hatır sormak, ara sıra kendi pişirdiğimizden yedirmek, Hollanda’da kurumlara havale edilmiş bir görev addedilmektedir. İnsancıl davranışlar böylece görev çerçevesi içine alınmakta, birer kültürel değer olmaktan çıkartılmaktadır. Yetişen ikinci , üçüncü nesillerimize vermemiz gereken en önemli mesaj kendi değerlerimizin korunması, içinde bulunduğumuz toplumun etkisiyle aşınmasını önlemektir. Yardımseverlik, insanları sevme ve zayıf ve muhtaç olanları koruma bizim en has değerlerimizdendir. Ve bütün bunlar herhangi bir karşılık bekleme duygusu olmaksızın yapılır. O yüzden yardım ve iyiliklerin gizlice yapılması büyüklerimizden öğrendiğimiz bir gelenektir. Şimdi her şeyden fazla bu değerleri Hollanda’da yaşayan toplumumuzun koruması için çalışmamız gerekiyor.

Yazımı bir hatıramı naklederek bitirmek istiyorum:

Rotterdam’da çalıştığım zamanlar, cumaları işyerime yakın olduğu için Gültepe Camii’ne giderdim. Bir Cuma günü namaz öncesi çay ocağında oturan bir Hollandalıyı gördüm. O da namazı bekler gibiydi. Bana, onun bizim arkadaşlardan birinin demiryollarından mesai arkadaşı olduğunu, Müslüman olduğunu ve her Cuma onunla beraber camiye geldiğini söylediler. Neden olduğunu o Hollandalı arkadaşa sorunca şu cevabı aldım:

“M. benim iş arkadaşım ve de ayrıca senelerdir aynı apartmanda komşuyuz. Ben evimde nerdeyse her gün eşimle geçimsizlik çekerken. M.’lerin evinde hiç kavga veya münakaşaya şahit olmadım. Eşi ve çocukları daima güler yüzlü. Bir şey pişirseler daima bize ikram ederler. Çocuklar bana ve eşime yardım ederler. Bu nedenle onların yaşam tarzlarını merakla inceledim ve başka neler yaptıklarına baktım. M. cumaları camiye gidiyordu ben de katılmak istedim. Camiye gelince gördüm ki insanlar önce temizlik yapıyorlar ibadet için, sonra birbirleri ile çok sıcak bir havada sohbet ediyorlar. Bütün bunların bu insanların kültüründen ve inançlarından geldiğine kanaat getirdim ve ben de Müslüman oldum. Biliyor musun Müslüman olduktan sonra evime huzur geldi, eşimle çok iyi geçiniyoruz, hiç huzursuz günümüz olmuyor”.

Mübarek Ramazanınızı bu vesile ile kutlar, toplumumuzun bu güzel değerlerinin tüm gelecek nesillerde de devam etmesini Allah’tan dilerim.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *