Zeynel Abidin Kılıç

Durumdan vazife çıkarmak ya da Paris’e Fransız kalmak…

Avrupa’da duyulmaya başlanan bu karın gürültülerinin bir sağanağa dönüşeceğini bekliyordum. Biz bu filme benzer onlarca film seyrettik. İnsan ilk çektiği ya da oynadığı filmle son çekip oynadığı film arasında biraz mesafe kat eder, tecrübe kazanır, değil mi? Ama her sahneye koydukları oyun bir öncekinden daha acemice… Edep ya Hu!

Adam, daha önce üç kez izlediği filme bir de arkadaşıyla gider. Filmin ortasında “Tüh” der adam, “Tren yine aynı saatte geçti” Arkadaşı şaşırır ve sorar: “Sen daha önce seyrettin mi bu filmi?” “Evet, hem de üç kere” der. Arkadaşı sebebini sorar, gelen cevap düşündürücüdür:

“Yahu, filmin başrol oyuncusu tam soyunmaya başlarken pencerenin önünden tren geçiyor. Her seferinde acaba tren biraz tehirli kalkar da kadını görebilir miyim diye geliyorum, ama maalesef hep aynı saate geçiyor”

Batı’da olan her olay ve Batı’nın sahnelediği her oyun sonrası insanlar, filmdeki o sahneye, o ayrıntıya takılıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, oyun ve film kendi aleyhlerine sona ermiş…

Dergi baskınında öldürüldüğü iddia edilenlerin öldüğünden bile şüpheliyim; sadece Müslüman olduğu söylenen bir polis memurunun öldürülme görüntüsü var. O kadar çok yalan söylendi ki, doğru olabilenlere bile artık mesafeli yaklaşıyorum…

Saldırı sonrası, akılları kurcalayan onlarca ciddi soru soruldu, hiçbirine makul cevap alınamadı; ben de hafiyecilik yapmayacağım ama sahnelenen bu ‘büyük oyun!’ hakkında bir-iki kelam sarf edeceğim.

Raşit Bal ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Sevgili Raşit, oyunun büyük olduğunu kabul etmiyor. ‘Batı’nın karşısında, büyük oyun oynayacak muhatabın olmamasını’ gerekçe olarak gösteriyor.

Hayır, bence çok büyük bir oyun ve bu oyun, masum ve mazlum coğrafyalara yönelecek saldırı, işgal, sömürü, zulüm, ölüm, sürgün ve zindanlara kapı aralayacak kadar büyük.

Muhatap ciddiye alınmayacak kadar güçsüz olabilir, dağınık olabilir, emperyalizmin kuklası olabilir ama o muhatabın beslendiği kaynak olan İslam öyle büyük ve güçlü ki, Batı bunun çok iyi farkında. Batı’nın oynadığı büyük oyun, o kaynağın kurutulmasına yöneliktir. Yani, kapitalist emperyalizm ile ırkçı Siyonizm’in tek bir düşmanı var o da İslam’dır… Tek korkuları da, Müslümanların yeniden iman ederek İslam’a sarılmalarıdır. Sahnelenen bütün oyunlar bunu önlemeye yöneliktir.

Saldırının daha ilk saatlerinde Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, bu saldırının altında yatan, daha doğrusu gönüllerinde yatanı şu şekilde ifade ediyordu: “Libya’nın güneyindeki silahlı gruplara müdahaleye hazırız” Ne bu şimdi?

Hollande’yi dinlerken 11 Eylül saldırısının hemen sonrasında katil Bush’un açıklaması geldi aklıma… “Bu, Batı’ya ve Batı değerlerine yapılan bir saldırıdır. Haç’la Hilal’in savaşıdır, Haçlı Seferleri başlatılacak” mealinde bir açıklama yapmıştı. Haçlı Seferleri’nin ilk askeri olacağını da zamanın Hollanda Başbakanı Wim Kok ilan etmişti.

Bir ülkeyi işgal etmek, yapacağı vahşete, soykırıma, zulme kılıf uydurmak, meşruiyet kazandırmak için  kendi halkını bile gözü kapalı olarak katleden bir zihniyetten her melanet beklenir.

Geçen sene Gazze’de iki binin üzerinde masum insan öldürülürken, on binlercesi ağır yaralanırken, yüz binlercesi evlerinden atılırken sesi soluğu çıkmayan lider müsveddeleri, “İslam coğrafyalarına yapacağın saldırılarda bizler de senin yanındayız” demek için Paris’e, Hollande’nin şefkatli kollarına bırakıverdiler kendilerini.

T.C. Cumhurbaşkanı, Gazze’deki katliamın sorumlusu olan eli kanlı Netanyahu denilen adama ‘oraya hangi yüzle gittin?’ diye sormasını ben, o herifin şahsında diğer liderler için de kullandığını sanıyorum. Özellikle T.C. Başbakanı Davutoğlu için… Yanılıyor muyum? Sahi ne işiniz vardı orada?

Hollanda Başbakanı Rutte’nin, “Özgürlüklerin elimizden alınmasına müsaade etmeyeceğiz” mealindeki sözünü de şöyle anlıyorum ben: “İslam’a yönelik yapılan saldırı özgürlüğümüzü kimse elimizden alamaz”

Neden böyle anlıyorum; bir niyet okuması filan değil… Ama her şey ortada değil mi? Özgürlüklerin sınırsız olduğu bir alan tanıyor musunuz siz? Hiçbir tahrik bir başkasının canına kıymayı meşrulaştırmadığı gibi, hiçbir özgürlük de, bir kimsenin kutsalına hakaret etme hakkı tanımaz. Eğer İslam dinine hakaret etmeyi ifade özgürlüğü sanıyorsanız, yanılıyorsunuz, bunun adı sadece akıl tutulmasıdır.

Öte yandan “Bu terör eyleminin İslam ve Müslümanlarla alakası yoktur” diye pek çok devlet liderinden gelen açıklama ise, bundan sonraki yapacakları katliamlara yine meşruiyet kazandırmak adına Müslümanların önüne atılan tuzaklardan sadece biridir.

Bizim saf Müslüman bu sözün tesiri ve efsunuyla, ‘Bak gördün mü, Batı’nın işi ve mücadelesi bizimle değil, bu din adına bu dine zarar verenlerleymiş. Demek ki, bunların şimdiki yuvaları Libya ve Yemen’miş, haydi uğurlar olsun, yolunuz açık olsun, Müslüman coğrafyaya ölüm yağdırdıktan, oraları sömürdükten sonra sağ salim gelmeniz için dua edeceğiz” diyor, demeye başladılar. Vah Müslüman’ım vah! Kurtulsan artık şu efsunlu hâlinden….

Canımızdan bile aziz bildiğimiz muazzez Peygamberimize salya sümük saldıranların paçavralarına sahip çıktığın kadar Allah’ın kitabına, Rasulullah’ın sünnetine sahip çıksaydın, dünya yaşanılır hâle gelirdi. Niye sen düzeltmiyorsun Müslümanları da, Batı’nın hizaya getirmesini bekliyorsun…

Kulak vermiyorsun ki o aziz Peygambere… “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” buyuruyor, sense eli kanlılardan medet umuyorsun… İşte, bunun için de sana vadedilenler gerçekleşmiyor.

Gelelim saldırganların kimliğine…

Eğer insanı sadece dinî kimliği ile tanımlarsanız, yanlış değerlendirmiş olursunuz. Her insanın bir de etnik ve toplumsal yaşamdan elde ettiği sosyo-kültürel bir kimliği vardır. Eğer siz, Cezayir asıllı oldukları için bu saldırıyı İslam’a mâl ederseniz, bende 2011 yılında Norveç’te 77 kişiyi öldüren Breivik’i Hıristiyan; Sharon’u, Netanyahu’yu işlediği cinayetler nedeniyle Yahudi olarak tanımlarım ki, bu hiç de hoşunuza gitmez sanırım. Oysa size doğrultulan silahları o ellere siz verdiniz; verdiğiniz silahlar size geri çevrildi.

Verilen haberler yine kendi kaynaklarınızdan…

“Saldırıyı düzenleyen Cezayir kökenli Fransız vatandaşı Kouachi kardeşler, Paris’te doğdu. Anne ve babalarını kaybeden kardeşler, yetimhanede büyüdü. Avukatı, o dönemde 22 yaşında olan Cherif’in ‘alkol ve esrar içtiğini, kadınlarla beraber olduğunu’ savunarak dindar olmadığını söylemişti.”

Yani bu çocuklar sizin, sizin eseriniz. Siz yetiştirdiniz onları. Onların gönül dünyalarına İslam’ın berrak kaynağından, ısısından ve ışığından girmesine müsaade etmiş olsaydınız, bu acılar yaşanmıyor olacaktı. Ama sizin derdiniz başka…O ışığı söndürmek, o kaynağı kurutmak… Dedeleriniz de çok uğraştılar. Firavunlar, Nemrutlar, Ebu Cehiller ömürlerini bu ışığı söndürmeye adadılar ama Allah’ın, şu meydan okumasına kulak tıkadılar: “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Kısacası, size doğrulan bir silah varsa bunu kendi içinizde arayın! Karanlıkta para yitirip, oranın karanlık olduğu gerekçesiyle 3-5 metre ilerdeki ışıkta yitiğini arayanların düştüğü duruma benziyor hâliniz… Keşke sizlerde ışığa koşsanız, yer altındaki karanlığınızdan kurtulsanız. O ışık sizin üzerinize farklı sebeplerle doğdu ve doğmaya devam ediyor ama siz onun kıymetini bilmiyorsunuz.

Her sayıda farklı şeyler yazmayı düşlüyorum amma gel gör ki, mahallenin zibidileri kendi hâlimize bırakmıyor…

 

Son söz: “Ben Charlie değilim!”




One thought on “Durumdan vazife çıkarmak ya da Paris’e Fransız kalmak…

  1. nezahat

    Amerika 11 eylul saldirisindan sonra a
    Afganistana elini kolunu sallayarak girdi , bakalim Fransanin hedefi neresi… cok merak ediyorum! Acaba Kobaniye rahat girebilmek icinmi yapildi bu senaryolar??!!

    Reply

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *