Zeynel Abidin Kılıç

“Düşmansız ideoloji yaşamaz!”

“Ne kervan kaldı ne at, hepsi silinip gitti, İyi İnsanlar iyi atlara binip gitti.” (Necip Fazıl KISAKÜREK)

İnsan arıyor gözlerimiz, insanlığın çarmıhta can çekiştiğini görünce… İyi olması önemli değil, “insan” olsun diyoruz, ancak gel gör ki Üstad, ‘onların iyi atlara binip gittiğini’ söylüyor. Ve sonra insan müsveddeleriyle karşılaşıyorsunuz. Onların dünyayı ne hâle getirdiğini çaresizce ve üzülerek seyrediyorsunuz. Bakın onlardan biri, yıllar önce insanlığa nasıl bir şey armağan etmiş, nasıl bir yol haritası çizmiş…
İngiltere eski Başbakanı Margaret Thatcher bir toplantıda şunları söyler: “Sovyetler Birliği yıkılmıştır, karşımızda düşman kalmamıştır. Ama düşmansız bir ideoloji yaşayamaz. Yeni bir düşman bulmamız lazım. Düşman aramaya ise gerek yok; yeni düşmanımız İslam’dır.”

Batılılara böyle bir hedef gösteren, onlara böyle bir yol haritası çizen bu anlayış, bugün yaşadığımız bütün olumsuzlukların, kötülüklerin tek sebebidir.
Kendilerini merkezde kabul eden ve dünyayı da ona göre şekillendiren, isimlendiren İngiltere ve Avrupa, sömürdüğü, kan döktüğü bölgeye Ortadoğu adını vermişti. Kime göre Ortadoğu’ysa?!.
Churchill ve daha sonra da eli kanlı Amerikalı yetkililer işin içerisinden çıkamayacaklarını anlayınca “Ortadoğu’yu olduğu gibi Türklere geri vermenin daha iyi olacağını” söylediler. Bu asrın başlarında, masa başında cetvelle belirledikleri topraklara ektikleri fitneyi, Müslümanların kanlarıyla suladılar, yeşerttiler, büyüttüler ve her dönemde o fitnenin meyvesini zıkkımlandılar.

Dünya insanlığına vereceği hiç bir şeyi kalmayan Batı, insanlığın İslam’a olan teveccühünü gördükçe onları yollarından alıkoymak için akla hayale gelmedik zulümlere kapı aralıyor. Bir taşla bir kaç kuş indirmenin planını yaparken, atacağı taşları da işbirlikçi, hain taifesine hazırlatıyor. O bölge eli kanlı katillerin inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemliydi. Ancak zalimler, oluşturdukları kukla ve işbirlikçi idareciler vasıtasıyla o bölgeyi kendi evleri gibi kullandılar. MOSSAD ve CIA ajanlarının cirit attığı bir bölgeden, ne hayır gelir ne de hoş bir seda duyulur. IŞİD ile o bölgedeki son hamlesini yapmaya hazırlanan emperyalist güruha Türkiye’nin verdiği destek ise, BOP Eşbaşkanlığını kıdemli hâle getirecek, ancak, kendi başını da, Saddam örneğinde olduğu gibi zalimlerin eliyle darağacına götürecek cinsten.  IŞİD’in, Müslümanlardan oluşan ya da İslam’dan referans alan bir taife olduğuna inanmıyorum. Kafa kesmek, kan dökmek, masum ve mazlumlara kıymak, böyle bir zulme, vahşete âlet olmak ancak haçlı ordusunun yapabileceği işlerdir. Çok değil, son çeyrek asırda yaşananlara baktığımızda bu kan dökücü çetenin Müslümanlar olmadığını, ancak onlara düşman olan zümrenin olduğu açık bir şekilde görülecektir.
Margaret Thatcher, haçlı ordusunun önüne bir yol haritası çizmiştir ve son çeyrek asırdır da yürütülen bundan başkası değildir. IŞİD’e karşı diğer kan emici vampir olan PKK’yı silahla destekleyen Amerika ve avenesinin hedefinde ise Türkiye’nin olduğu unutulmamalıdır.

Bize düşen şey, umudumuzu yitirmeden bu gerçekleri görerek hareket etmektir. Kulağımıza ‘Araplardan-Kürtlerden dost olmaz’ masalını anlatanlar, Arapların ve Kürtlerin kulağına da ‘Türklerden dost olmaz’ ninnisi okuyorlar. Bizi birbirimize bağlayacak olan en güçlü bağımızı kopartarak yol alıyorlar. O bölgenin yegane kurtuluş yolu ümmet ve İslam kardeşliğinden geçer. Bunu da bizden iyi, haçlı ruhu bilir. Onun için de, bütün gücünü bu yolu tıkamaya harcar. Biz bize bırakılan ipe sımsıkı sarılarak o yolu aşacağız ve insanlığı kurtuluş yoluyla buluşturacağız… Buna inanıyorum.

Seçilenden ne fayda gördük ki…
Adamın biri kahvede tartışma esnasında hükûmete küfür etmiş. Birkaç kişi şikâyetçi olunca mahkemeye çıkmış. Adam inkâr edecek ama bir hayli şahit var, mecburen “Efendim ben gerçekten küfrettim ama Patagonya Hükûmetine küfrettim” demiş.
Tecrübeli savcı adamın hilesini yememiş tabi ki: “Hadi lan oradan! Ben 25 yıllık savcıyım hangi hükûmete küfredileceğini iyi bilirim. Atın şunu içeri” demiş.
Şimdi ben, yazacaklarımın muhatabının Patagonya Hükûmeti olduğunu peşinen belirteyim…

Yayın yönetmenimiz Sevgili İbrahim Bey, gazete için yazı isteğini hatırlatırken, önümüzdeki yıl Türkiye’de yapılacak olan seçimlere dikkat çekmemizi ve bu vesileye ilgilileri harekete geçirmemizi salık veriyordu.
Baştan söyleyeyim; ben şahsen böyle bir şeye lüzum görmüyorum. Ve halkın diliyle seslenmek istiyorum: “Seçilenden ne fayda gördük ki, seçilecek olandan ne fayda göreceğiz”
Gazeteciliğe başladığım yıl Türk kökenli iki milletvekilimizi ilk kez parlamentoya yollamıştık. Büyük bir sevinç yaşamış ve umutlanmıştık. Ne sevincimizi yaşayabildik ne de umduğumuzu bulabildik. Zira, onlar bizi temsil etmiyorlar, sesimizi ilgili yerlere duyurmuyorlardı. Sık sık onların bu hâlini eleştiren yazılar kaleme alır, olmaları gerektiği gibi davranmaları için çağrılarda bulunurdum.

Sayıları her seçimde arttı ve şu an Türk kökenli 6 milletvekili ile temsil ediliyoruz.
Ama Asscher ve Wilders gibi bir adamların aşırılıkları karşısında hiçbirinin sesi çıkmıyor. Adam, Türk toplumunun yüzde 80’ini karşısına almış, onları kamuoyu önünde potansiyel suçlu ilan etmiş, bizimkilerin içinden biri de çıkıp, “Yahu be adam, sen ne zırvalıyorsun. Biz hem suçladığın o toplumun hem de Hollanda toplumunun bir parçasıyız. Potansiyel suçlu olarak yargıladığın, kamuoyu önünde acımasızca mahkûm ettiğin o cemaatler içerisinden geliyoruz” diyemiyor.
Ey siyasetçiler! Yahu biz sizlerin cemaziyelevvelinizi biliriz. Siz de seçilmeden önce Asscher’ın ipe götürmek istediği cemaatlerin içerisindeydiniz.
Sakın ha bizi savunmayın!. Bizden olduğunuzu da söylemeyin. İkbaliniz elden gider. Sadece bu teşkilatların, bu vakıfların bu ülke için neler yaptığını anlatın. Hangi fedakârlıklara katlandıklarını, ülkedeki huzuru, barışı, güven ortamını tesis etmek için nasıl çaba sarf ettiklerini anlatın yeter. İkinci bir ajandaları olmadığını, burayı yurt edindiklerini, bu ülkeden başka gidecekleri bir yerleri bulunmadığını söyleyin yeter.
Attıkları her adımı, yaptıkları her eylemi, ağızdan çıkan her söylemin hesabını verecekleri bir anlayışıyla hareket ettiklerini söyleyin yeter.
Bunları söyleyemiyorsanız neler söylüyorsunuz? Susmakla, onların suçlamalarını kabul ettiğinizi mi anlamlayız? Ya da, bizi olduğumuzdan farklı gösteren konuşmalarla onların bu kirli süreçlerine katkı mı yapıyorsunuz: Siyasî bir tavırla hareket ederek, cemaatleri olduğundan farklı mı anlatıyorsunuz? Sahi siz ne yapıyorsunuz?

İşte sırf bu yüzden, bizi temsilen kimsenin bir yere gitmesini istemiyorum. Zaten böyle bir kontenjan ayrılsa ve buradan birkaç seçilenimiz olsa bile, Asscher Efendiyi kimse zapt edemez. Ve “işte bakın, demedim mi, ahan da size paralel yapı” diyerek ortamı daha da gerecektir.

Tayyip Bey’in Hollanda ziyareti sırasında Yunus meselesi için söylediği sözler de Asscher’in ekmeğine yağ sürdü; hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan raporunun hazırlanmasına zemin hazırladı.
Kısacası siyasetçinin vatandaşa yapabileceği bir iyilik kalmamıştır. Gölge etmesinler başka ihsan istemez…
En zor günümde yanımda olmayacaksa, sesimi ilgili mercilere duyurmayacaksa, olduğundan farklı gözükecekse, temsil kabiliyetini kaybedecekse ben öyle siyasetçi istemiyorum.
Ha bu arada, hazırlanan raporla alakalı bütün kabahati siyasetçilere yükleme gibi bir niyetim, kastım yoktur. Elbette ki raporda adı geçen zevatın, muhatapların da bu konuda yapmaları gereken pek çok şey vardı. Bunları da sizlerle daha önce paylaştığımı hatırlıyorum.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *