Zeynel Abidin Kılıç

“Fark ettim gücümün belleğimde saklı olduğunu”

“Fark ettim gücümün belleğimde saklı olduğunu”

“Çocuklarımızı kuzu gibi büyütmeyelim ki, ilerde koyun gibi güdülmesinler.”
Sadi Şirazî

Kimlik çıkmazı ve âidiyetimiz…
Merhum Erbakan Hoca’dan dinlemiştim.
Şehirliden aldığı “el feneri”ni sigarasına tutuyor köylü… Üç dakika, beş dakika, on, on beş dakika, yarım saat…
Şehirli “alaycı” edayla… “Be adam; bu elindeki fenerdir, sadece ışık verir. Ne çıradır, ne kibrittir ne de çakmak. Bununla sigara yanmaz ki!.. Akılsızlık etme de ver şu feneri!..” diyor.
Köylü bakıyor, adama… Ve diyor ki; “Asıl akılsız sensin, sen!.. El feneriyle sigaranın yanmayacağını biliyorum da… Benim derdim başka!.. Ben senin pilini tüketiyorum, piliniiii!…”

Kurtarıcı(!) rolüne soyunanların ellerindeki fenerin dünyayı aydınlatmadığını hatta kararttığını ve bu karartmanın insanlığın pilini bitirdiğini, önünü göremez hâle getirdiğini ve yönünü şaşırdığını bizler çok iyi biliyoruz amma, o fenerin hâlâ etrafı aydınlattığını sananlar, inananlar var. İnsanlığın selameti için o fener kurtarıcıların elinden alınmalı ve pili bitene kadar açık tutulmalıdır.

Zira o kurtarıcı zümre bizim, yolumuzu aydınlatan kutlu rehberimiz Kur’an’la olan ilişkimizin kesilmesi ve onun elimizden alınması için and içmişler ve o uğurda ellerinden gelen her şeyi ifa etmişlerdir.

Uyu yavrum uyu! Uyu da büyüme!..
Dünyayı topun etrafında döndürenler de, insanlığın pilini tüketmeye devam ediyorlar.

Tam bir ay boyunca insanlar, yüz binlik beşiklerde sallanarak uyutulmaya başlandı. Bu uyku hâlinden istifade eden dünya güdücüleri ise, yeni vahşet, savaş, sömürü planlarını devreye soktular. Beyni, vicdanı ve yüreği iğdiş edilmiş olan insan yığınları ise, kurtarıcıların yaptıkları vahşet ve zulümlerden hesap soramayacak hâle getirildiler.

Günlerce top-pop dedikodu ve yorumlarıyla uyutulan insanlık; Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta vahşice öldürülen insanların dertleriyle ne zaman hemhâl olacaklar?

Duyarsız, tepkisiz, nemelazımcı bir toplum oluşturma yolunda oynanan kirli oyunların lekeleri, izleri kalıyor hayatımızın karelerinde.

Gözlerimiz futbol sahalarına, kulaklarımız ise müzik ve kahkahalara çevirili olduğundan; bu kadar hengame ve gürültülü yaşamdan sonra yüreğimizin sesini duyamaz olduk artık.

Belleğimiz ve direncimiz…
Şu anki yaşadıklarımız ve içinde bulunduğumuz durum, Uruguaylı Tupamaroların tutsaklık yıllarındaki anılarıyla bir hâyli benzeşiyor.

Amerika işbirlikçileri Uruguaylı devrimcileri bir kobay olarak kullanmışlardı. Yaşadıkları, tüm Latin Amerika, Türkiye ve benzeri ülkelerde yaşanacak olanların bir provasıydı. Yıllar boyu işkence görmüş, tecrit edilmiş ve hiçleştirilmek istenmişlerdi. Kuru bir kalabalık, kimliksiz bir rakam ve sayı olmak dayatılmıştı onlara. Ve onlar, her şeyi akıllarında tutarak direnmişlerdi. Sonra şöyle yazmışlardı deneylerini anlatan kitabın başına: “Fark ettim gücümün belleğimde saklı olduğunu”.

İnsana karşı yürütülen o irade kırma savaşını etkisiz kılmanın yollarından birinin, anımsamak ve belleksizleştirmeye karşı çıkmak olduğunu bilerek hareket etmeliyiz. Çözülmenin neleri kaybettireceği bilinciyle ve insan kalma çabasıyla neleri kazanacağımızın mücadelesiyle donatılmalıyız. Ve bizlere yapılan bütün kötülükleri “O hep aklımızda” diyerek geleceğe yön vermeliyiz.

Aynı oyun kesintisiz sürüyor. O gün orada Uruguay’da, bugün burada Hollanda’da… Yani yeryüzünün her karesinde hiçleştirme, kimliksizleştirme harekatı hız kesmeden devam ediyor.

Ruhsuzlaşmanın dayanılmaz hafifliği…
Et ve kemik yığını olan insanı değerli kılan onun ruhudur. Ruhlar âleminde Rabbine verdiği sözdür insanı insan yapan. O ruha değer katan da o sözün gereğini yerine getirmektir.

Annelik içgüdüsüyle o değerlere sahip çıkmak, korumak ve yaşatmak da insanın asli görevidir. İnsanlığın ortak mirası olan değerlere yönelik saldırılar hız kesmeden sürüyor. İnsanlığın ortak mirası olan bu değerlere sahip çıkmak, onları kollamak ve yaşatmak elde köz tutmak gibi oldu. O köz elimizi yaksa da, canımızı acıtsa da, elde tutmaya devam edeceğiz. Birer birer alınıyor, çalınıyor elimizden değerlerimiz. Sesimiz çıkmıyor. Gittikçe yabancılaşıyoruz o değerlere.

Ana-babaya hizmetkâr olmak, bir yaşlı eli tutmak, bir yetim başı okşamak, bir komşunun hatırını sormak, akrabayı kollamak, sofranı ihtiyaç sahiplerine açmak, çocuklar arasında adil davranmak, dertlilerin devası olmak gibi insani davranışlara sahip çıkmalı ve bu değerleri yaşatmalıyız.

Adab-ı muaşeret ve tehlike çanları…
Sevgili Mustafa abi, işe gelmek için her gün toplu taşıma araçlarından birkaçını kullanıyor. Şahit olduğu çirkinlikleri içi yanarak, esef ve üzüntü duyarak benimle paylaşıyor.

“Metrodayım, yüksek sesle konuşarak, kahkahayla gülerek etrafındakileri rahatsız edenlerin, sakızı şapırdatarak çiğneyenlerin, yerlere çöp atanların, tükürenlerin, oturdukları koltuktan ayaklarını karşı koltuğa uzatanların kim olduklarına baktığımda bizim insanımızın olduğunu görmek beni kahrediyor, içimi acıtıyor” diye dert yanıyor Mustafa abi…

Ben de geçenlerde daha acı bir olaya şahitlik ettim. Komşu evi soymaya kalkışan 15-16 yaşlarındaki 3 Türk çocuğu, soygunu beceremeyince yan komşuyu soymak için ziyaret etmişler. Oradan da aradıklarını bulamazlar. Onları gören ve peşinden giden diğer bir komşu kadın mahallemizin çocuklarını bir daha böyle bir çirkinlik yapmamaları hususunda uyarır. Verilen cevap çocuklarımızın geldiği noktayı göstermesi açısından hâyli manidar: “Ne yapalım, paramız yok!.” Bunları duyup, görünce, “Edep Ya Hu!” demekten kendimi alamıyorum…

Vatan nere, sıla nere?
İzin hazırlığı içerisinde pek çok insanımız. Bendeniz, izinde olduğum süre içerisinde köyümden ayrı geçen zamanı kayıp gün olarak saymaktayım. Eş-dost, akrabaların gül yüzünü görmek ruhuma dinginlik, yüreğime huzur katıyor.

Köyümün tozlu-çamurlu yollarını, 5 yıldızlı tatil beldelerine, denize, kuma, güneşe ve beton yığınlarına tercih ediyorum. Köyümde gördüğüm bir insan yüzünün sıcaklığı, Akdeniz güneşinden daha çok ısıtıyor beni. Bir yoksula uzatılan dost ve yardım eli, beş yıldızlı otellere verilenlerden daha mutlu ediyor beni. Dostların sarmalayışı, kumsallardan daha insani. Eş-dost, akrabaların bağırlara basışları, denizin kucaklayışından daha tesirli, daha etkili. İşte bu sebeplerden dolayı ben, köyümde akrabalarımla ve köyümün güzel insanlarıyla beraber olmayı daha çok istiyorum. Benim izin anlayışım buydu ve hiç değişmedi. Sıla yolcularına şimdiden uğurlar olsun diyorum…

Festivallerin ‘FOSSS’tivale dönüşü…
Değerlerimize, birikimlerimize, insanımıza sahip çıkamıyoruz, çok kolay harcıyoruz. Para, makam ve şöhret eğer insanın önüne nihai hedef ve tek amaç olarak konduysa, insan oralara ulaşmak için gidilecek her yolu mübah sayıyor. O yolda önüne çıkan her şeyi ve herkesi ezip geçiyor. Festival enflasyonu yaşandı bu yıl Hollanda’da. Sağanak oldu indi üzerimzie festivallerin şişirilmiş balonları.

Festivallere katılan herkes konuştu. Hiçbirinden olumlu bir söz duymadım. Konuşma sırası, bölünerek güçlenme peşinde olan organizatörlerde… Bu yaşananların ardından var mı bir diyeceğiniz? Seneye hangi şehirde, hangi salondayız? Onca emek verildi, onca vakit harcandı, onca masraf yapıldı; kim verecek bunun hesabını?!

Yazık etmeyin, aklınızı başınıza alın ve güçlerinizi birleştirerek hareket edin. Bu güzelliği topluma mâl edin.

İnsan harcama makinasıyız sanki; öğütüp duruyoruz. Toplum bu maskaralığı hak etmiyor. Bir şeyi de elimize, yüzümüze bulaştırmadan yapalım yahu!.. Hamdık, piştik, elhamdüllilah!




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *