Haklı olmak yetmez, haklı çıkmak önemli!

Bu sayıdan itibaren yıllardır gazetemize emek veren köşe yazarlarımızın hayat hikâyelerini ve gündeme dair düşüncelerini röportajlar şeklinde sizinle paylaşacağız. Köşemizin ilk konuğu CPD adıyla faaliyet gösteren Sivil Tartışmalar Merkezi Başkanı Mehmet Emin Ateş. Kendisiyle yaklaşık 1,5 saatlik içeriği zengin bir sohbet yaptık. Bunun tamamı yayınlamak elbette mümkün değil. Ancak Mehmet Emin Ateş’i hem kısaca sizlere tanıtalım, hem de geçtiğimiz günlerde Hollanda Türkiye ilişkilerinin gerilmesine neden olan Rotterdam’daki olayları hakkındaki görüşlerini alalım istedik. Keyifle okuyacağınızı ümit ediyoruz.

1950 İzmit’te doğdum, ama ben 3 yaşındayken İstanbul’a yerleştik, çünkü babam imam idi ve tayini İstanbul’a çıktı. Bostancı’da ilkokulu bitirdikten sonra Kadıköy Koleji’ne girdim. Kadıköy koleji yatılıydı ve 7 senelik okuldu. İlk sene İngilizce okudum. Amerikan ve İngiliz öğretmenler ve Amerika’da eğitim görmüş çok iyi İngilizce bilen öğretmenler vardı. Ağır bir programı vardı okulun ama iyi yani yatılı olmamızdı, yani hayatımız hep okulda geçiyordu.

Okulunuzun hayatınızda çok önemli bir yanı olmalı?

Okulun verdiği disiplinin seneler sonra kıymetini anlıyorsun. İngiliz ve Amerikalı öğretmenlerle diyalogumuz çok farklıydı, o kültür farkını o zaman gördük. Onlar bizi devamlı olarak açık konuşmaya tartışmaya teşvik ediyorlardı. Hatta Amerikalı ya da İngiliz öğretmenler okul öğrencilerini müdürden izin alıp on kişilik guruplar halinde evlerinde yemeğe davet ederlerdi. Yemekte, ülkedeki eğitimin ve Türkiye’nin çeşitli konuları tartışılırdı çok ilginç bir gençlik geçirdik.

Açık tartışmanın kıymetini yabancı öğretmenlerden öğrendik. Daha genç yaşlarımızda değişik kültürleri sentez yapabiliyorduk; açık fikirle değerlendirme yapma yeteneğini kazandırmışlardı. Türk öğretmenlerden ise memlekete bağlılık ve vatan sevgisini öğrendik. Bu da çok önemli bir faktördü. Kadıköy Koleji’nden mezun olan herkes memleket sever. Siyasi düşünceleri ne olursa olsun bir ortak noktaları vardır, yani memleket konusunda titizdirler.

14 yaşımdan beri Time dergisine aboneydim. Amerika’da olup bitenleri devamlı okuyordum. Dergide eğitim bölümünü okurken iş idaresi eğitimi dikkatimi çekti. 1968’de okulu bitirdiğim zaman İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi kuruldu. Birinci tercih olarak bu fakülteyi yazdım ve girdim.

O zamanlar çok hareketli bir dönem yaşıyordu Türkiye yanılmıyorsam?

Ben 68 kuşağı olduğum için en fırtınalı döneme denk geldim. Üniversitenin açılış günü olaylar patladı. 1968 den 71 muhtırasına kadar çok çalkantılı günlerle geldik. 71 muhtırasıyla sıkıyönetim geldi ve bütün fakültelerin başına asker diktiler. 1973’te üniversiteyi bitirdim. Son iki senesinde akademik kariyer fikri oluştu, hocalar da teşvik ettiler, iyi öğrencilerdendim. Bütün bu işgal boykot tartışması yapılırken, fakülte yönetmeliğini değiştirmek için kolları sıvadım. Yönetim kurulu ile öğrenciler arasında çaylı sohbet toplantıları düzenleyerek fakültenin tüzüğünü değiştirme çalışması yaptık. Milletin dışarıda işgalle, boykotla zorladığını biz içerde hoş sohbetle, ikna ederek değerlendirirdik.

Okul dışında da çalışmalarınız oldu mu, o zamanlar sosyal aktiviteler nasıldı mesela?

Okulun yanı sıra AİESEC Teşkilatında çalışıyordum gönüllü olarak. AİESEC Teşkilatı iktisat ekonomi ve ticari ilimler öğrencilerinin mübadele teşkilatı, çok eskiden kurulmuş ve Türkiye de önemli üyelerinden biriydi. Her sene kendi ülkenizde staj buluyorsunuz mesela, 100 staj yeri bulursanız kendi ülkenizden 110 öğrenciyi yurt dışına staja gönderme imkanı oluyor. Öğrenci değişimi yapılıyor. Ben teşkilata girdim ve herkesi ikna ederek, öğrenci seçim imtihanını ve prosedürleri değiştirdim.

Çünkü ben öğrenciler arasında bir araştırma yaptım. AİESEC imtihanına ve yurt dışına gitmeye ilgi yok. Bunun nedeni, öğrenciler diyor ki bu bir elit kulüp, özel okullardan mezun olanlar gidiyor. Biz girsek te şansımız yok, halbuki 70’li yıllarda Türkiye’de bir üniversite öğrencisinin yurt dışında staj yapması büyük bir nimet. Ona inandığımız için imtihan sistemini değiştirdim. Bu sistemi değiştirdikten sonra 150 kişi müracaat ederken 550 kişi müracaat etti.

Yurt dışı maceranız nasıl gelişti? Hollanda’yı nasıl seçtiniz?

O zamanlar Türkiye’den yurtdışına yılda bir defa çıkabiliyorsun. 1974’te AIESEC Uluslararası Değişim Komitesi üyeliğine seçildim ki Türkiye’den ilk kez bir öğrenci uluslararası pozisyona seçilmiş oldu. O yıl yurt dışına çıkmıştım bir daha çıkamıyorum, ama bu yeni görev için toplantılara gitmek zorundaydım. Genel sekreter Brüksel’deydi, “Bana uzun vadeli staj yeri bulun” diye rica ettim. Onlar da Management Center Europe’da bir araştırma görevi buldular. Dekanımız, “Evladım sen git, biz formaliteleri hallederiz” dedi ve ben ayrıldım Brüksel’e gittim. Benim arkamdan Kıbrıs harekatı başladı. Yurtdışındaki bütün basını takip ettim ve başka bir perspektiften baktım.

Brüksel’den Hollanda’ya geçip Arthur Andersen Denetim firmasında stajyer olarak başladım ve orada 5 sene denetçilik yaptım. Stajyer iken eşime rastladım o da biraz kalma sebebi oldu Hollanda’da.

Rotterdam’da petrol piyasasına çalışan firmada 5 yıl genel koordinatör yardımcılığı yaptım. 1987’de Ricoh firmasında Avrupa yedek parça dağıtım merkezinde mali işler müdürü olarak başladım. Halen Ricoh Avrupa satışları direktörlüğünü yürütüyorum. Bugüne kadar geldik, iş hayatım öyle geçti.

Siz geçmiş yıllarda cemiyet hayatında da aktif biri olarak tanınıyorsunuz. Birçok deneyiminiz var…

1981’de cemiyet hayatına girdim. Delft Camii’nin delegesi olarak federasyon yönetiminde yerimi aldım. Erdinç abi başkan yardımcısı, İbrahim Görmez başkan, ben de genel sekreter oldum. Öyle bir ekip kurduk ve federasyon çalışması böylece başladı. O zamanlar sosyal araştırmalar enstitüsü vardı. STK’lar ve camiler üzerine sosyal alanda araştırma yaptı ve araştırma sonucunda Türk STK’lar içerisinde en yararlı işleri yapan Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu olduğu ortaya çıktı. Bu durum federasyonu birden ön plana çıkardı. 1982’de de Rotterdam’da çok büyük bir İslam sempozyumu yapıldı 9 ay sürdü.

O İslam sempozyumu aslında bir milattır. Eğitmenlere, sağlık personeline ve çalışanlara İslam’ı anlatan çok iyi bir organizasyondu. Aslında bu zamana uyarlayıp yeni bir İslam sempozyumu yapmak gerekir bence. O zamanlar federasyon azınlıklar içerisinde kendini kabul ettirmiş, otorite ve herkesin danıştığı bir kurum. Biz 1983’te HDV’yi kurduk, rahmetli Erdinç Türkcan abi ve Mehmet Kervancı ile beraber. Bu camilerin mülkiyetini sağlama almak için, para akışında düzenli ve kontrol edilir hale getirmek için böyle bir kurumun varlığına inandığımız için kurduk. Herkes saldırsa da Hollanda Türk toplumunun iftihar edeceği bir kurumdur ve topluma huzur ve denge getirmiştir.

Bu deneyimlerinizi ileride farklı biçimlerde okurlarımıza ulaştırmak isteriz. Bu aşamada Rotterdam olaylarına gelmek istiyorum. Müthiş bir gerginlik var Türkiye Hollanda ilişkilerinde. Geçtiğimiz 1 haftayı değerlendirirsek… Gerilen diplomatik ilişkilerin hemen yan kulvarında kıyasıya bir algı operasyonu var. Türkiye’deki medya işte daha çok buradaki faşist dediği insanlara yükleniyor. Buradaki medya zaten öteden beri yabancılar üzerindeki baskılı tek yanlı tutumunu devam ettiriyor. İnsanlar adeta cephelere bölünmüş ve ateş vaziyetinde bir gidişat söz konusu. Olayların sebep sonuç ilişkisini pek hesaba katan yok gibi. Diplomatik yollar şu an tıkanmış vaziyette. Tayyip Erdoğan ve Mark Rutte bu süreci nasıl yönettiklerini düşünüyorsunuz? 2 ülke arasında bir akıl tutulmasından söz edenler dahi var.

Tam olarak akıl tutulması demeyelim de bazen bu tür olaylar üst üste gelir istenmedik sonuca gider. Hollanda’da çok hararetli çok gergin bir seçim havası vardı. Sebebi bir yanda Başbakan Rutte’nin dediği iyi olmayan popülizme karşı biz mücadele ediyoruz. Öbür taraftakiler popülizm diyor, yani popülizmi tam tarif eden de yok. Fakat esas mesele liberal parti Rutte ile ırkçı Wilders’ın ‘en büyük kim olacak?’ kavgası vardı. Bu, gazetecilerin pompalaması ile işi daha çok alevlendirdi.

İngiltere’deki Brexit olayı, Amerika’da Trump’ın seçilmesi yani hep beklentilerin aksine sonuçların çıkması Fransa’da başını kaldıran ve yükselen bir ırkçı sağcı akım. Hollanda bir test olacak gibi görünüyordu.

Eğer aşırı sağcılar kazanırsa trend Avrupa’da aşırı sağ büyük yükselişte önünde durulmaz. Böyle bir beklentisi olan aşırı sağ var. Parti başkanları kıyasıya yarışıyorlar. Tam bunun üstüne bir fırsat doğdu Türk Dışişleri Bakanı Hollanda’ya gelip referandumla ilgili toplantı yapıp tabi partinin evet propagandasını yapmak istiyor.

Siyasilerle iletişimde yazılı olmayan, şöyle bir kural vardır. Eğer siyasiler herhangi bir konuyu çok şiddetle reddediyorlarsa bilin ki aksi kuvvetle muhtemeldir. İtiraf etmek yakışık almaz. Ben eminim ki Rutte’nin kendi danışmanları bunu bir fırsata çevirmek istediler. Normal olarak bu içişleri bakanının portföyüdür; yani bir ülkeye kimin gidip geleceği başbakanın işi değildir. Çünkü resmi ziyaret değil. Benim anladığım kadarıyla rejisörlük tamamen Rutte’de idi. Aboutaleb sadece Rotterdam’la ilgili asayişten sorumlu. Pazarlığın bazı bölümleri Aboutaleb’i aşıyor. Rutte’nin ofisinden geliyor talimatlar. Şimdi böyle müthiş bir fırsat düştü Hollanda bundan yararlanacak. İşin Türkiye tarafına bakarsanız aynı şey Türkiye’deki durumlar için de geçerli. Çünkü Türkiye’de maalesef siyasette gerilimle puan toplanıyor. Böyle sakinleştirici ve uzlaştırıcı, kibarca söylemlere hasret kaldık.

Ben Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu’nun mülakatını CNN Türk’te izledim. “İsterseniz 15 Mart’tan sonra gelelim diyor. Buranın dışişleri bakanı diyor ki ‘o zaman için de garanti veremem’. O da buna kızıyor.
Toplum için uzun yıllardır temsil mücadelesi yaparken ben şunu öğrendim. Bazı işleri halletmek istiyorsanız kesinlikle dışarı vurmadan halledeceksiniz. Basın falan yok, onu yaptığınız an zaten oyun sahanız ve şansınız çok daralıyor.
Hollanda’nın meşhur bir lafı var. Haklı olmak yetmez, haklı çıkmak önemli! Şimdi burada öyle bir pozisyona geldik ki kimsenin haklı çıkma şansı kalmadı. Hollanda da, Türkiye de haklı çıkamaz duruma geldi.

Bunun kısa ya da uzun vadede Hollanda Türk Toplumuna yansımaları nasıl olur?

İşin en kötü tarafı da şu. Bunun zararını buradaki Türk toplumu çekecek. Bizim toplumumuzun pozitif yanları birden bire gözden kayboldu. Aslında olayı diğer etrafındaki olaylardan soyutlayıp da bakarsanız önemli bir şey değil. Şimdiye kadar bu olaydan önce hiç Türk siyasi gelmedi mi konuşma için, geldi. Gitti konuşma yaptı salonlarda, hiç bir problem olmadı.

Biz Hollanda tarihinde 80 bin kişiden fazla adamı yürütmüşüz Den Haag’daki sözde Kürt parlamentosunu protesto için, olay çıkmamış! Yani bunlar bizim kendi nezih geçmişimizde var. Ama bu sırada kavga ortamı yaratıldı. Konu seçimlerle ve referandumla bağlantılı olduğu için kontrolümüzün dışında. Şimdi tabi referandum bittikten sonra oturacağız, zararları tamir etmesi bize düşecek yine. Ancak, sokaktaki Hollandalı, karşısına çıkan Türkleri bu iktidar taraftarı, bu muhalefet taraftarı diye telakki etmeyecek.

Kötü bir şey yok, ama başka ülkedesiniz bundan rahatsız olabilecek insanları kabul etmeniz lazım. Bakın şimdi bu neye benzer? Türkiye’de yaşayan yabancıları alın, turistleri demiyorum. Çünkü orada yaşayan bir sürü yabancı var. Ermenistan bayrağı, PKK bayrağı falan alıp yürüseler, ya da Yunanistan bayrağı alıp yürüseler veya şu anda Hollanda veya Almanya bayrağını alıp yürüseler halkın tepkisini düşünün. Bazı şeyleri çok fazla zorlamamak lazım. Şimdi geldik aklıselimle hareket etmeye. Seçimler bitti, dikkat ederseniz seçimler geçer geçmez söylenenler değişti. Eninde sonunda oturup konuşmak zorundasınız. Hatayı da konuşmak zorundasınız sevabı da, orta bir yol bulma zorundasınız. Bu üst seviyede toplum karıştırılmadan görüşülmesi lazım.

Polisin müdahalesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Polisin dağılmayan halkın davranışını şöyle değerlendirmek lazım. Benzer olaylar var, aynı şekilde mi davranılmış daha sert mi davranılmış? Çünkü şimdi Hollanda açısından bakarsanız bir izinsiz gösteri deniyor. Yani dikkat edin o akşam biz videosunu seyrettik bir kısmını. Ama dört saat boyunca bir kalabalık var ve izin yok. Yani birisi izin almış değil ‘biz burada toplanacağız’ diye.

O kalabalığın orada durmasına müsamaha gösteriliyor. Neden? Taktik olarak. Çünkü yani o sırada gerginleştirmek daha kötü! Sonucu sonunda gördük bu bir. İkincisi şu anda polisin araştırması var. Dikkatle takip etmek lazım. Çünkü polise kimler taş attı o araştırma içerisinde bazen ifadeler duyuyoruz. Oraya gelenlerin daha hiç hayatlarında görmedikleri provokatörlerin dolaştığı söyleniyor ki; bu provokatörler için bulunmaz fırsattır.

Şimdi polisler her şeyi videoya aldığına göre, esasında bizim toplum olarak siyaseti de harekete geçirerek ısrarla ve çok iyi araştırmalara göre baskı yapmamız lazım. Dememiz lazım ya bu bizim toplumuza haksız leke getiriyor lütfen bunu araştırın! Sonucuna da katlansınlar.

Bunun bürokratik altyapısı yapılmamış mıdır? Bu işler nasıl işliyor?

İş yaptığınız firmaya işte deseniz ki gelecek ayın ilk haftasında sizinle toplantı yapmak istiyorum, uygun mu filan. Bu tamam, ama ülkenin devlet bakanları böyle yapmaz. Yani kendi elemanları, bürokratlar görüşmeler yapar, gündem hazırlanır, buna ihtiyaç var mı ne zaman olacak derken. Sonrasında karşılıklı teyit alınır. Sonra yola çıkar ve o zaman da adamı alıp binanın dışında bilmem nerede bekletemezsiniz. Ha şunu yapabilirsiniz, gelmek istiyor, buyrun! Çok net ve ince detayına kadar belirlenmiş bir program koyarsınız, bu programın dışına çıkılması istenmiyor dersiniz ve çıkamaz. Çıkarsa da istediğinizi yaparsınız. Yani bazen oluyor. Öyle şeyler geçmişte bizim ülkemizde yaşandı.

Şimdiye kadar Avrupa’dan gelen geçen Ankara’ya uğramadan Diyarbakır’a geçen ard niyetliler var. Bunlara şimdiye kadar ses çıkarılmıyordu şimdi mi uyandık? Yani şimdi onlara da dikkat etmek lazım. Ondan sonra yardım kuruluşu adı altında bir sürü vakıf dernek açan var. Bunlar ne olacak? Yani iş o kadar kolay değil. Şimdi yeni yeni sesler duyuyoruz, işte ‘ajanları göndereceğim’ falan. İşte biz de senelerdir bekliyoruz ajanları göndersinler diye ama gönderdikleri yok. Yani o kadar çok olay var ki çevremizde. Şimdi Türkiye’nin dik durması lazım. Dik duracak ama dik dururken pozisyonunu zayıflatacak noktaları da ortadan kaldırmak gerek.

Ticari açıdan Hollanda Türkiye arasında müthiş bir hacim söz konusu…

Ticari açıdan çok önemli olmadığı ifade ettiler. Ama yatırım açısından bakarsanız…Hollanda’nın Türkiye’de 20 milyar euro’luk bir yatırımı var. Bu yatırımlardan her sene ne kadar transfer ediliyor, bu önemli. Reel politik denen bir şey var. Bir de öncelik sırasına koyarsak en önemli şeyler nelerdir ona bakalım. En önemlisi bu mudur yoksa başka görünmeyen mi var?
Şu sırada algı operasyonunun dışında bir komplo operasyonuyla karşı karşıya Türkiye. Ama bunu herkes idrak edemiyor.

Yani bu yüzeysel bahaneleri gösteriyorlar, ama esas amaç başka. Aslında Türkiye’ye zarar veren tehditler basına yansımayanlardır. Yansıyanlarda çoğu zaman göz boyamak için, onlardan büyük zarar gelmez kanaatindeyim. Ben eminim ki çeşitli planlar yapılıyor. Yani şimdi olayları iyi analiz etmek lazım. Alman istihbarat başkanının birdenbire tam bu olayların üstüne “Bizde darbe teşebbüsünü FETO’nun yaptığı konusunda kanaat uyanmadı, bizi ikna edemediler” demesi, damdan düşer gibi bunu söylemesi neye delalet ediyor? Bunu kimse sorgulamıyor. Sadece bir gazete yazmış diyor ki “istihbarat başkanı bunu diyor, Merkel’in bilgisi olmadan bunu söyleyemez”. Bunun tercümesi ne biliyor musun? Merkel’in talimatıyla söyledi bana sorarsanız.

Ben Hollanda’da 41 senelik hayatımda gördüm ki bazen birdenbire ortaya atılan şeyler aslında birdenbire değildir, planlanmış hazırlanmıştır. Her şey zamanını bekliyor. Mesela Türkiye’de bir şey bulur bulmaz yarım yamalak ortaya atıyorlar. Bekle kardeşim etrafını. Geçenlerdeki olay mesela; bu Aboutaleb’in konsolos mektubu meselesi. Biraz üstüne üstüne gittiğiniz zaman bambaşka bir şey çıkıyor altından. Araştırmacı gazetecilik bu işte. Olayları sadece göründüğü şekliyle değil, onda yatan derin manaları çözebilmek.

İşin kuralı şudur: Kamuoyu oluşturmak. Gelecek nesiller için de toplumsal bir hafızaya ihtiyacımız var. Buranın basınından haberler alarak, uluslar arası haberleri takip ederek. Biz çünkü çok çabuk unutuyoruz, balık hafızalıyız. Olayların nasıl tezgahlandığını görmek için bu şart.

 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *