Hollanda devlet geleneği ve müzmin Nisan gündemine dair

Çok garip bir ülkede yaşıyoruz vesselam. Ülkede seçimler yapılıyor ve koalisyon ortakları sandıklara gömülüyorlar ve hayat hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Ne kazananlar zafer sarhoşluğunda ne de kaybedenler yas tutuyorlar. Üstelik seçim sonuçları teorik olarak hükümeti çalışamaz hale getirdiği halde bu böyle. Kimse hükümeti istifaya davet etmediği gibi Meclis de çalışmalarına seçim öncesindeki gibi rutin bir şekilde devam ediyor.

İşte Hollanda’yı Hollanda yapan da budur. Hislerle değil akılla hareket den bir devlet geleneğidir bu. Nitekim parlamentodaki partiler 4 yıllık bir süre için halktan icazet almışlardır ve bu süre henüz sona ermemiştir. Haliyle yerel, il genel meclisleri ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinde alınan sonuçlardan hareketle hükümetlerin istifasını istemek Hollanda devlet geleneğinde yoktur. Ancak son yapılan İl Genel Meclisleri seçimlerinin sonuçları Senatodaki temsile yansıyacağı için iktidarı doğrudan ilgilendirmektedir. Zira mevcut sonuçlara göre iktidar partilerinin Senato’da zaten yeterli olmayan desteği iyiden iyiye azaldı ve bu durum Temsilciler Meclisinden geçen kararların Senato tarafından da onaylanmasını imkansız kılmaktadır. Koalisyon ortakları her karar için muhalefet partilerinden destek almak mecburiyetindedir ve bu desteğin verilip verilmeyeceği ise şüphelidir. Şayet önümüzdeki dönemde birkaç karar Senatodan geçmezse hükümetin istifa etmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu durumda da tabii olarak hükümet çalışamaz hale gelmesinden dolayı istifa etmek zorunda kalacaktır. Benim öngörüm 2015 sonunda erken genel seçimler olacağı yönündedir. Ancak seçimlerin farklı bir tablo ortaya koyup koymayacağı konusunda pek de iyimser olmadığımı söyleyebilirim. Ümidim ırkçı parti PVV’nin düşüş trendini devam ettirmesidir.

Hollanda böyle bir ülke ve benim kanaatime göre de siyasetin işleyişi açısından dünyaya örnek teşkil eden bir geleneğe sahip. Halbuki dünyanın bir çok ülkesinde durum böyle mi? Oralarda siyaset hayat memat meselesidir. Rakipler siyasi rakip değil ‘hain’, haliyle onları yok etmek bir ‘vatani görev’dir. Tabii vatani görevin de ihmal edilmesi mümkün değil, gereği yapılmalıdır. Seçimleri kazananlar zafer çığlıkları atarken mağluplar mağlubiyete kendileri dışında sebepler aramakla meşgul olurlar. Kazananı kutlamayı hiç mi hiç akıllarına getirmezler. Zaten kazanan ‘hakkıyla’ kazanmamıştır onların gözünde ne de olsa. Kazananların kibrini söylemeye bile gerek yok. Kim ne derse desin çok sıkıcı gibi gelse de ben Hollanda usulü siyaseti seviyorum.

Hollanda siyasetini kendi haline bırakıp bizleri çok yakından ilgilendiren, çoğu zaman da olumsuz etkileyen bir başka siyasete bakalım. Bu siyasetin önümüzdeki günlerde yine başımızı ağrıtacağı kuşkusuz. Malum Nisan ayı geldi. Nisan ayı Ermeni Meselesinin dünya gündemini meşgul ettiği bir ay. Bu yıl 100. Yıl olması dolayısıyla bir başka önem arz etmektedir. Özellikle Ermeni diasporası bu yılı kendilerince iyi değerlendirmek isteyecektir. Tabii ki Türkler de boş duracak değil, onların da bir takım hamleleri olacaktır.

Bu meselenin çözüme kavuşması için çözüm odaklı çalışılması gerekir. Ancak gerek Ermeni diasporası gerekse Türk tezinin savunucularının stratejileri çözüme gitmekten ziyade çözümsüzlük içermektedir. Ermeniler mağdur rolünü azami şekilde kullanırken, bizimkiler de savunma ağırlıklı bir strateji takip etmektedirler. Ermeni Meselesi diaspora Ermenileri tarafından bir varoluş olgusu olarak görüldüğü için tutumları uzlaşmazdır. Hatta Türkler bütün isteklerini kabul etse bile tatmin olmayacak bir ruh haline sahiptirler. Merhum Hrant Dink de buna işaret edip diasporaya gölge etmeyin diye çağrıda bulunmuştu, ama nafile. Yine geçtiğimiz yıl o zamanki Başbakanımız şimdiki Cumhurbaşkanımız Erdoğan da çok anlamlı bir mesajla meseleyi çözme yönünde ciddi bir adım atmıştı, ama onun uzattığı zeytin dalı da hemen ateşe atıldı.

Diaspora bildiğini yapmaya devam edecektir. Onlardan nemalanmak isteyen siyasetçiler de yine gönüllü olarak tetikçiliği sürdüreceklerdir. Biz ise geçen yıl Erdoğan’ın başlattığı yapıcı yaklaşımı muhafaza edip meselenin sadece siyasi boyutuyla değil insani boyutuyla da ilgilenmeliyiz. Artık başlarına geleni hak ettiler mantığıyla devam etmenin bir anlamı yoktur. Tam aksine herkesin acısına saygı duyarak kendi tezimizi dillendirmeliyiz.

Bunu yaparken de ırkçı terminolojiyi terk etmemiz şarttır. Zira insani ve evrensel değerler üzerine inşa edilmemiş hiç bir dava sağlıklı bir sonuca götürmez. Bunun örnekleri hem tarihte hem de günümüzde sayılamayacak kadar çoktur.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *