Hollanda seçimleri üzerine

Bir seçimi daha geride bıraktık.

150 sandalyeli İkinci Meclis (Temsilciler Meclisi) üyeleri bugün itibariyle yemin edip 5 yıllık görevlerine başladılar. Buna göre Mecliste en küçüğü 2 en büyüğü 33 üyeli olmak üzere 13 grup Hollanda halkını temsil edecekler. Tabii bu beş yıllık dönemde partilerden kopmalar sebebiyle yeni gruplar da oluşabilir, ancak başlangıç itibariyle 13 grup diyelim şimdilik. Seçim sonuçlarıyla ilgili istatistiki bilgiler artık herkesin malumu. İlgilenenler çoktan haberdar oldular. Haliyle tekrar etmenin gereği yok diyerek bir tahlil yapmaya çalışacağım.

Amerika’da Trump da dahil hiç kimsenin ihtimal dahilinde görmediği bir sonuçla Trump’un başkan seçilmesi gözleri Avrupa’ya çevirmişti. Kimisi kaygıyla kimisi heyecanla kimisi de merakla Amerika’da esen rüzgarın Avrupa’ya da sıçrayıp sıçramayacağını beklemekteydi. Hollanda bunun ilk denemesi olacaktı. Irkçılar ve aşırı sağcılar ellerini ovuşturmaya başlamışlardı bile.

Nitekim Trump seçildikten sonra Wilders neden seçilmesindi. Kamuoyu yoklamaları ırkçıların iştahını günden güne kabartırken sağduyulu Avrupalılar da kaygılanmaktaydılar. Hatta durum öyle bir hal almıştı ki, Wilders hoyratça kendisine sunulan propaganda imkanlarını saçma gerekçelerle reddediyordu. Nefesler tutulmuştu 15 Marta giden süreçte. İktidardaki VVD ve PvdA’nın oy kaybedecekleri artık herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir tahmindi. Kafalardaki soru bu kaybın ne kadar olacağı yönündeydi.

Derken bir Cumartesi günü Hollanda’da pek alışık olmadığımız bir gelişme oldu. Tabii bu kendiliğinden ortaya çıkan spontane bir gelişme değildi. Adeta ben geliyorum dedi, ama dedim ya Hollanda’da olması pek alışık olmadığımız bir durumdu. Zaten ortada Hollanda’yı doğrudan ilgilendiren bir durum da yoktu. Nihayetinde T.C. Dışişleri Bakanı kendi siyasi tabanına moral amaçlı bir toplantıya gelecekti o kadar! Hollanda gelme dedi, Çavuşoğlu geleceğim dedi ve sonunda Hollanda ev sahibi olarak uçağına iniş izini vermedi.

Böylece iki ülke arasında bir diplomatik kriz ortaya çıktı. Tam da seçimlere bir kaç gün kala! Seçimlerde hezimet ihtimali olan VVD’ye altın tepside sunulan bir fırsattı bu kriz. Başbakan Rutte bu fırsatı çok iyi değerlendirdi. Rüzgar birden yön değiştirdi ve VVD bir kaç gün içinde inanılmaz bir şekilde yükselişe geçti ve 15 Martta da 33 sandalye ile açık ara birinci parti oldu.

VVD’nin krizin de yardımıyla birinci parti, haliyle muhtemel koalisyonun başbakanını verecek olması seçimlerin bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu boyut önemli olmakla birlikte başka boyutların da önemine vurgu yapmak gerekir. Bunlardan birisi Hollanda halkının sağduyulu hareket edip, pragmatist bir tercih yapması, diğeri de her türlü olumsuzluğa ve imkansızlığa rağmen ilk defa girdiği seçimlerde 3 sandalye birden kazanan bir partinin ortaya çıkışıdır.

Hollandalı seçmenler bu sefer de sağduyunun sesini dinlemişlerdir, ancak bu şöyle okkalı bir dinleme olmamıştır. Gelgitler içinde, zaman zaman aşırı sağ sınırı geçilerek yaşanan bir tercih süreci söz konusudur. VVD’ye ırkçı veya aşırı sağcı demek belki insafsızlık olur, ama ülkedeki yeni Hollandalılar üzerinden popülistlik yaptığı da bir gerçek. Nitekim parti lideri Rutte de seçim gecesi bunu itiraf etti.

Ona göre Hollandalı seçmenler ‘kötü popülistlere’ prim vermediler. Bu da demek oluyor ki kendisi gibi ‘iyi popülist’ler tercih edildi! Hollanda için kaygı duyulması gereken bir gelişmedir bu. Kral WillemAlexander’ın da ifade ettiği gibi anormalin normalleşmesi söz konusu olan. Bir başka altı çizilmesi gereken olgu da programlarındaki bazı noktaların hukuk devleti için tehlike teşkil ettiği Barolar Birliği tarafından tespit edilen partiler VVD, PVV, CDA ve SGP’nin birlikte 75 sandalyeye sahip olduklarıdır. Bu olgunun hem kısa hem de uzun vadede başımızı ağrıtacağı kesindir. Üstelik bu partilerden ikisi muhtemel koalisyonun birinci ve ikinci büyük ortağı olacaklardır. Başbakan ve Başbakan Yardımcısı verecek partiler!

Son olarak da özellikle Türk ve Fas asıllı seçmenlerden oy alan DENK Hareketinin ilk defa girdiği seçimlerde 3 sandalye birden kazanmasını tahlil edecek olursak önümüze şöyle bir tablo çıkacaktır: Türk ve Faslı seçmenler ana akım partilere olan güvenlerini kaybetmişlerdir. Yıllarca sadakatle oy verdikleri özellikle PvdA olmak üzere sağlı sollu partilere ciddi bir uyarı yapmışlardır.

Bu uyarıyı nasıl okuyacaklarını zamanla göreceğiz, ancak biz bundan çok DENK’in bu desteği nasıl muhafaza edeceği, hatta artıracağı ile ilgilenmeliyiz. DENK her türlü olumsuzluğa rağmen büyük bir başarı elde etmiştir. Bu başarının rehavetine kapılıp arkaya yaslanmanın faturası ağır olur. Bundan sonra hem seçmenlerin onlardan beklediği çalışmayı yapmak hem de kurumlaşma ve profesyonelleşme yönünde ciddi adımlar atmak durumundadırlar.

Bu yüzden parti genel başkanlığının meclis üyeliği ile kombine edilmesinin zor olduğunun bir an önce idrak edilip tüm mesaisini partiye harcayacak yetkin birisinin görevi devralması gerekir. Mecliste ise daha yapıcı bir üslupla hareket edip ortak harekete zemin hazırlanmalıdır. Nitekim yalnızlaştırılmış bir DENK’in başarılı olması oldukça zor olacaktır. Bunlar dikkate alınırsa seneye yapılacak belediye meclisi seçimleri DENK’in konsolidasyonu için iyi bir fırsat olacaktır.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *