Search

Rahmetli Sabri Kenan Bağcı ile yapılan eski röportajımızı yeniden yayınlıyoruz

Bu sabah Dordrecht’de tedavi görmekte olduğu hastanede vefat eden rahmetli Sabri Kenan Bağcı ile, 2015 yılında HABER Gazetesi için yaptığımız röportajı tekrar yayınlıyoruz.

“Dinî kökenli örgütler, bu ülkede kaldığımız sürece yaşayacaklardır”

Kendini yetiştiren, topluma adayan, büyük bir azim, mücadele örneği sergileyen, aydın, hoşgörü ve tevazu sahibi biri o. IOT başkanı iken, IOT’yi eleştirdiğim ve bir kıssayla “bu iki” diyerek ikaz ettiğim hâlde beni arayarak o nazik davranışıyla “Zeynel Bey, özür dilerim, asla üç olmayacak” diyecek kadar ince biri.

O geçmişinde giydiği entariden, ikisi de sağ ya da sol olan ayakkabılardan ve şeker torbasından yapılan pantolonundan asla gocunmuyor, utanmıyor. O, bugün geldiği konumdan dolayı asla gurur ve kibre kapılmıyor.

HTİB, HTSKF, DSDF, IOT, TOF kurucuları arasında görev alan ve kendini topluma adayan Sabri Kenan Bağcı ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Beğeneceğinizi ve keyif alarak okuyacağınızı umuyoruz…

Okurlarımıza biraz kendinizden bahseder misiniz, kimdir Sabri Kenan Bağcı?

1 Mart 1946 Yozgat-Boğazlıyan Yazıçekme köyünde 4 çocuklu bir ailenin ferdi olarak dünyaya geldim. 6 yaşıma kadar köyde yaşadım. İlkokula Boğazlıyan kasabasında başladım. Kasabaya geldiğimde üzerimizde pantolon filan yoktu, entarimiz vardı üzerimizde. Bir kız gibi giyiniyorduk. Rahmetli anacığım bana o günlerde şeker torbasından bir pantolon yapmıştı. Köy hayatından kent hayatına geçişimiz böyle oldu ve zor da olsa biz bu hayata alışmaya çalışıyorduk. İlk ve ortaokulu Türkiye’de bitirdim. 4 çocuk babasıyım. Ancak 42 yaşında olan bir çocuğumuzu kanser hastalığından dolayı kaybettim.

İlk göç… Köyden kasabaya…

Rahmetli dedem, babamın kasabaya taşınışıyla ödünç olarak 1500 lira vermişti. Babam, abisinin desteği ile o parayı da kullanarak kasabada ayakkabı dükkânı açmıştı. Dedem daha sonra verdiği parayı geri almıştı. Ben okul çıkışı dükkâna uğrar, ayakkabıları silerek, etrafı temizleyerek babama yardım ederdim. Çocuğun ayakkabıya olan düşkünlüğü bilinir. Buna rağmen babamdan, “istediğinden bir tane giy” dediğini duymadım. Bazen ayakkabılar çalınırdı, iki sağ iki sol kalırdı; onları giyerdim. Yani, sağ ayağa sol ayakkabı!..

1958 yılında, babam Ankara’da bir otele ortak oldu ve biz ikinci bir göçü Ankara’ya başlattık. Babam otel işletirken ben de Ankara’da Konyalı birinin ayakkabı dükkânında tezgâhtar olarak çalışmaya başladım. Beni kâr ortağı yaptı dükkânına. Daha sonra Ulus’ta barakalardan küçük bir yer aldım ve orada terlik satmaya başladım. Ancak uzun sürmedi babam iflas etti. Sen kalk Anadolu’nun bir yerinden gel, Ankara’da otel işlet; yedirmezler.

Geçim sıkıntısı omuzlara ağır bir yük bıraktı ve babam hastalandı. 1965 yılında Boğazlıyan’a geri döndük. Ben Boğazlıyan’da bir dükkân açtım. Aynı yılın sonlarında babam Almanya’ya gitti. Orada yapamayınca Hollanda’ya geçmiş. Tanıdıkları vasıtasıyla Soest kentinde fabrikada bir iş buluyor. İki yıl sonra babamdaki hastalık yeniden nüksedince Türkiye’ye geri döndü. Ben o yıl, 1967 yılında askere alındım. O yıllarda, beni kolaylıkla Hollanda’ya aldırabilirdi ama beklemedi, döndü. Bir arkadaşıyla ortaklaşa mobilya mağazası açtı. Ben 1969 yılının şubat ayında terhis oldum ve bir hafta sonra anneme, ‘dükkân bana göre değil, ben Avrupa’ya gideceğim’ dedim.

Babam, 5000 lira verdi. Anneme de “bu onun evlenme parasıydı, harcarsa ben evlenmesine karışmam” demiş. Annem de parayı ‘al oğlum, bu senin her şeyin’ diyerek verdi.

Hollanda’ya göç…

İstanbul’a geldim. Sahibi Hollandalı olan, Almanya, Avusturya ve Belçika’ya yolcu taşıyan bir otobüs şirketi vardı o dönemde. Ayakkabı dükkânımız varken İstanbul’a mal almaya geldiğimde kaldığım bir otel vardı Beyazıt’ta. Otelin çalışanlarından birine Avrupa’ya gideceğimizi söyleyince, o da, ‘otomobili olan ve Avrupa’ya yolcu götüren biri olduğunu’ söyledi. Adamı bulduk, 500 lira istedi. O zamanlar iyi para 500 lira. 5 kişi bulundu ve biz Chevrolet marka bir arabayla 1969 yılının Mart ayında yola düştük. Adam işin erbabı. Gümrüklere yaklaşınca adam cebimize 3000-5000 lira koyuyor ve bizi tüccar olarak tanıtarak kolayca geçmemizi sağlıyor. Bizi Belçika’ya getirirdi ve tanındığı gerekçesiyle Hollanda’ya giremeyeceğini söyledi.

Oradan bir Türk arkadaşla anlaştık ve bizi Brummen (Arnhem-Zuthpen arası) diye bir kasabaya getirdi. Amcaoğlum orada idi. Amcaoğlum beni Almanya’da göstererek oradan istekle Hollanda’ya aldırdı. Ve resmi olarak 1969’un Mart sonunda Hollanda’ya ayak basmış olduk. Fazla geçmeden Brummen’de bulunan metal fabrikasında temizlikçi olarak işe başladım. Elime bir süpürge ve eldiven verdiler, tuvaletleri filan temizliyorum. Bir yıl boyunca temizlikçi olarak çalıştım. Daha sonra makinalara geçtik ve 1977 yılına kadar makinist olarak aynı işyerinde çalıştım. Hollanda’da hem çalıştım hem de meslek lisesini ve Sosyal Akademi’yi bitirdim.

“Temizlikçi olarak başladım, torna tesviyeci olarak devam ettim”

İşyerinde sendikayla tanıştım. Onların düzenlediği kursları takip ettim, fabrikanın düzenlediği meslek kurslarına katıldım. Ben sendikayı, sigorta şirketi sanıyordum. Anadolu’dan gelmiş bir adamım ben; ne anlarım sendikadan. Temizlikçi olarak girdiğim fabrikadan diplomalı torna tesviyeci olarak çıktım. Fabrikada benden önce gelen ve bana tercümanlık yapan 15 kadar arkadaş vardı, bir süre sonra onların da tercümanlığını yapar hâle gelmiştim. Şu an bile Hollandacam öyle mükemmel değil, ama anlatmak istediklerimi karşımdakine anlatacak derecede iyi. O dönemde öğretilecek bir metot yoktu, sokak diliyle dertlerimizi dile getiriyorduk.

Bu sendikal çalışmalar yürütülürken sol kesimden arkadaşlarla atanıştım ve 1974 yılında İrfan İnceboz başkanlığında HTİB’in kurulma aşamasında görev aldım.

1979 yılında Spor ve Kültür Federasyonu’nu kurduk. Ardından Musa Öztürk başkanlığında DSDF’yi oluşturduk.

1983’lü yıllarda da IOT’nin kurulma çalışmalarına başladık. Şadi Tatlı, Kamuran Sümercan, İnanç Kutluer ve İlhan Karaçay’ın benim ben olmamda büyük emek ve katkıları olmuştur. 1977 yılında Dordrecht Yabancılar Merkezi’nde sosyal danışman olarak işe başladım. İşe alınmam da ilginç. Sendika ve işçilik geçmişimi bilen biriyle iş müracaatı görüşmesi yapıyoruz. Görüşme sonrası ‘işe ne zaman başlayabileceğimi’ sordu. İşe alınmama gerekçe olarak da işçi olduğum için işçinin derdini daha iyi anlayacağımı gösterdi.

Türk toplumunun yapısı…

Bu toplum kadar duyarlı, hissi, inançlı başka hiçbir toplum yoktur. Ama onları harekete geçirmek için anlayacağı dili kullanmak gerek. Bazen akranlarla oturur dertleşiriz.

Bir gün otururken nabız yoklamak adına “çocuk paralarında kesinti yapacaklarmış” diye bir laf attım ortaya. Hepsi aynı anda, “keserlerse kessinler” diye tepki verdiler. Oradakilerin hiçbirinin çocuk parasıyla işi yoktu. Birkaç gün sonra yine aynı gruba “yaşlıların ve işsizlerin aylıklarında 100 Euro kesinti yapacaklarmış” deyince hepsi birden ayaklandı ve hesap sormaya başladılar. Ben de asıl maksadımı anlatmaya çalıştım: “Siz eğer kendiniz için istediğinizi başkaları için de istediğinizde ancak kamil insan olursunuz dedim. Hakları ellerinden alınanlar için sizden destek istediğimde beni geri çevirirseniz, yarın da siz mağdur olduğunuzda elinizden tutan, destek veren bulamazsınız” deyince, hepsi birden “haklısın Sabri Bey” diye meseleyi kavradılar.

Benim vatandaşıma anlayacağı lisan ile gittiğinizde gereğini yerine getirir, affeder ve destek verir.

“Dinî kurumlar dışındakiler biterler”

Okulu bitirme tezimi hazırlayacağım. Ben, dinî kökenli örgütlerin yaşamını bu ülkede kaldığımız sürece sürdüreceklerini, onun haricindeki örgütlerin de biteceği tezini savunmuştum. Akademi yönetimi kabul etmedi. Bugün bu tezin doğruluğunu açıkça görüyoruz. Ayakta kalanlar hep dinî kuruluşlar. Diğerleri hep bittiler. İnanç apayrı bir mevzu. Kimseyi bu yoldan geri döndürmezsiniz. Bu kuruluşlar kendi bünyelerinde hizmete devam etmeliler ancak, birlikte hareket edilecek alanlarda bir ve beraber olmasını bilmeliler ve “dinî kuruluşlar toplumun uyumunu engelliyor” diyenlere de asla fırsat vermemeliler.

Hiçbir dinî kuruluşun, kendi üye ve cemaatine, “Hollanda’ya ve Hollanda toplumuna karşı şöyle olumsuzluklar yapın, şöyle ters düşün manasında bir bildiri yayımladığına, bir görüş belirttiğine” şahitlik etmedim. Hep olumlu manada çağrılarına tanıklık ettim. Hepsinin çıkış noktası iyilik üzerineydi ve hepsi de, “bulunduğunuz ülkeye hizmet edin, uyum sağlayın, komşunuzla ve çevrenizle iyi geçinin” diye tavsiyelerde bulunurlar. Dinîn öğretisi budur: Çalmayın, iyilik yapın, yalan söylemeyin, kalp kırmayın…

“Örgütlenmeler bir zenginlik ama…”

STK’ların hepsi ihtiyaca binaen kurulmuştur. Topluma hizmet noktasında hepsinin de önemli katkıları olduğuna inanıyorum. İhtiyaçtan dolayı doğan bir dernekse, yaşama şansı var. Ancak, sübvanselere göz diken oluşumlarsa ayakta kalmaları mümkün değil. 1000’i aşkın bir örgütlenmeden bahsediliyor. Ben savunduğum teze dönecek olursam, inanç eksenli oluşumlar hayatta kalmayı sürdürecekledir. Ben dernekleşmeye karşı değilim. Zaten belli bir süre sonra derneği kuranlarda o derneğin gereksiz olduğunu anladıklarında kapısına kilit vuracaklardır.

“Siyasette ve yönetimde olun!”

4 yıl belediye meclis üyeliği yaptım. Bitirene kadar da göbeğim çatladı. Erken ayrılmak da işimde gelmedi, zira benden sonra geleceklere kötü örnek olmak istemedim. Benim ayrılmamdan dolayı kimsenin zarar görmesini istemedim. Her partinin kendi programı, hükümet programı ve bir de koalisyon protokolü vardır. Partilere üye olan herkesin bunlara uyması zorunludur. Benim görev yaptığım dönemde Türkçe derslerinin kaldırılması gündemdeydi. 39 kişilik mecliste bir tek ben karşıydım. Engellemen mümkün değil. Bu ülkede kalıcıysak, ki kalıcıyız, o zaman bizlere büyük görevler düşmekte. Semt evlerinde görev almalıyız, politik partilere üye olmalıyız. Alınacak olan kararları, yapılması planlanan çalışmaları etkilemeliyiz. Bunları yapmadan, birilerinden himmet beklemek bize yakışmaz. Ve hiç kimse de senin için hiçbir şey yapmaz.

Hollanda’daki siyasi iklim ve İslamofobi…

Hollanda’da İslam’ın savunuculuğunu Faslılar yapıyor. İslam sanki onların tekelindeymiş gibi. Yahu yok mu Allah aşkına bizim insanımızdan bir babayiğit, çıksın İslam’ı anlatsın, savunsun. Bu ülkede Wilders ve onun birkaç sempatizanı dışında İslam karşıtı kimsenin olduğuna inanmıyorum. Ben ne çevremde, ne komşularımda bu manada bir yaklaşım görmedim, tepki almadım. Bu belki kişinin karşısındakiyle ilişkisiyle de alakalı bir şeydir.

Bir toplantıda Hollandalının biri, pazardan alışveriş yapmış bir Türk ailesini görüyor. Adam bir elinde sigara, diğerinde tesbih olduğu hâlde önde yürüyor, kadın 3-5 metre arkasında iki elinde çantalarla yük taşıyor. Bunun doğru olmadığını hatırlattığımda, bu durumun İslami olduğunu söyledi, bu doğru mu? diye sordu.

Ben de bunun doğru olmadığını, ne İslami, ne insani olmadığını söyledim. O adamın İslam’dan haberi olmadığını, İslam’da kadın ve erkeğin eşit olduğunu, hatta bu eşitliğin adaletli olması gerektiğini ve fiziki manada güçlü olan erkeğin o yükü taşımasını, yan yana yürümesi gerektiğini söyleyince, bakışları değişti adamın.

“Beden burada, kafa Türkiye’de olursa yol alınmaz”

Son zamanlarda çoğalan derneklerin varlığı beni asla rahatsız etmiyor. Bilakis, her oluşum kendi tabanına hizmet ettiği için bundan mutluluk duyuyorum. Ancak bu tür oluşumlar, kurumlar yönünü içerisinde yaşadığı ülkeye çevirirlerse ayakta kalabilir, yaşama şansı elde edebilirler. Bedenin Hollanda’da, kafanın Türkiye’de olması, yol almakta, hedefe ulaşmakta en büyük engeldir.

Dönüşü unutacağız, çocuklarımızı buraya göre yetiştirerek yol alacağız. Tek çıkar yol budur.

Böyle yapılırsa ancak 10 yılın, 20 hatta 50 yıl sonrasının plan ve projesi düşünülebilir, hayata geçirilebilir.

Nasıl bir çocukluk geçirildiniz?

Babamın dükkânında ayakkabıları temizler, etrafı düzenlerdim. Babam bunun karşılığında bana 10 kuruş verecek de sinemaya gidecektim. Daha sonra futbola merak sardım. Boğazlıyan’da futbol denilince akla ilk ben gelirdim. Günümüz futbolla geçer eve gitmek aklımıza gelmezdi. Takım kaptanıydım. Yozgat karmasında oynadım. Acıkınca, çemen ekmek yerdik. 7.5 kuruş yarım ekmek, 2.5 kuruş da çemen, 10 kuruşa karnımızı doyururduk. Hayalimdeki gibi, gerçek bir çocukluk dönemi yaşamadım.

Başkanlığını yürüttüğünüz Türk Yaşlılar Federayonu’nun (TOF) kuruluş amaçları nelerdir?

Biz yaşlı yurttaşlarımızın Hollanda’da kalıcı oldukları düşüncesinden yola çıkarak bundan 5 yıl önce Türk Yaşlılar Federayonu olarak örgütlenme yoluna gittik. Amacımız yaşlılarımızın sağlık, sosyal, ekonomik ve hukuksal hakları için elimizden geldiğince mücadele etmek.

Türk yaşlıların karşılaştıkları sorunlar nelerdir?

Hollanda mevzuatlarına göre emeklilik maaşı miktarı Hollanda’da ikamet yılına göre tespit edilmektedir. Tam emeklilik maaşı almak için 50 yıl Hollanda’da ikamet etme esas alınır. İleri yaşlarda buraya gelen birinci kuşak yurttaşlarımız, emeklilik yaşına geldiklerinde, burada 50 yıldan az ikamet etmiş oluyorlar. Dolayısıyla tam emeklilik maaşı almaları imkansız. Bundan dolayı emekli yurttaşlarımız geçimlerini temin etmek için belediyelerin sosyal yardım kasasına başvuruyor. Ancak bu yardımı alabilmek de ağır şartlara bağlıdır. Hollanda’da bir ev sahibiyse sosyal yardım alamıyor. Türkiye’de mülkleri olup olmadığı araştırılıyor. Uzun süreli izine gidemiyorlar.

Bilgilendirme çalışmalarına ağırlık veriyor musunuz?

Bilgilendirme çok önemli. Federasyonumuzun amaçları çerçevesinde, geçtiğimiz 5 yıllık dönem içinde 180’i aşkın toplantı yaptık. Bakanlığın desteklediği bu toplantılarda, Yaşlılık Sigortası (AOW), malulen emeklilik (WAO) ve özürlülerin hakları başta olmak üzere çeşitli konularda  yurttaşlarımızı bilgilendirdik. Sosyal İşler Bakanlığı, Hollanda Yaşlılar Sendikası ANBO ve Göçmen Yaşlı Kuruluşları Birliği NOOM ile birlikte ‘Yaşlılar emin ellerde’ projesini başlattık. Bu kuruluşların Türklere yönelik çalışmalarını TOF olarak biz yürütmekteyiz. Gelecek talep üzerine TOF olarak böyle toplantılar yapmaya her zaman hazırız.

Araştırmalara göre Türklerin yüzde 70’i yalnızlık çekiyormuş. Türk yaşlılar kendisini yalnız hissediyor mu gerçekten?

Türk yaşlıların kendilerini yalnız hissettikleri bir gerçek, yalnız ortaya konan oran konusunda kesin bir şey söyleyemem. Yaşlılarımız dertlerini, sıkıntılarını en yakınlarına bile açamıyorlar. Sosyal ilişkileri yüzeysel. Çocukları kendi işlerinde güçlerindeler. Çocuklar yaşlıların bekledikleri ilgiyi zamanları olmadığından gösteremiyorlar. Çünkü onlar da kendi çocuklarıyla ilgilenmek zorundalar. Çocukları burada yaşlı anne-babalarının bakım ve sağlık hizmetleriyle ilgilenseler bile, tatil dönemi başladığında bu konuda büyük sıkıntılar ortaya çıkıyor. Çünkü yaşlı ve genç kuşağın tatil anlayışları da farklı.

Neleri okursunuz?

(Bu soruya cevap olarak beni çatı katındaki çalışma odasına gönderiyor. Binlerce kitabın olduğu büyük bir kütüphaneyle karşılaşıyorum. Bu denli birikimin kaynağını da böylece anlamış olarak aşağıya iniyorum….)

Okumayı çok seviyorum. Okumadan uyuyan bir adam değilim. Her türlü kitabı okurum. Daha çok belgesel türü eserler okuyorum. Herkes Türkiye’den yiyecek getirirken ben kitap getirirdim. Yine böyle bir izin dönüşü arabam kitap dolu. Bulgaristan gümrüğü sorun çıkardı. O dönemde soydaşlarımızın sorunu vardı. Kitapları onlara götürebileceğime ihtimal verdiklerinden dolayı Yugoslavya sınırına kadar bagajı mühürlemişlerdi.

Neler dinlersiniz?

Halk ve sanat müziği dinlerim. Bu konuda biraz geriyim galiba. Mozart’mış filan. Bilmiyorum kardeşim, dinlemiyorum, zevk vermiyor, kafam şişiyor. Abdülhak Hâmid Tarhan’ın “Makber” adlı eserini Müzeyyen Senar’dan dinlemek beni mest ediyor.

Hayatta neyi önemsersiniz?

Yaşamı. Değersiz de olsa olan her şeyi önemserim.

İnsanda neyi ararsınız?

Dürüstlük.

Nasıl bir hayat felsefeniz var?

“Eline, diline, beline sahip ol” düsturunca yaşamak… Kahve hayatım olmadı. Bir kez gittim, tövbe ettim. Bir gün önce benden ekmek parası dilenen adamı, kumar oynarken görünce, kendi kendime “Sabri burası sana göre bir yer değil” dedim ve gerçek ihtiyaç sahibi olanları da aynı kefeye koyma, onları eli boş çevirme ve ayrımcılık yapma endişesiyle bir daha uğramadım.

Nelerden mutlu olursunuz?

Çocuklarımın mutluluğu, toplumun huzur ve refahı beni mutlu eder.

İnsanlardan neler beklersiniz?

Bazıları yaptıkları hizmet karşılığında, “yahu teşekkür etse ne olur etmese ne olur” derler. Ben bu görüşe katılmıyorum. Marifet iltifata tabiidir. Yapılanlar bilinmeli ve karşılığı teşekkürle ödüllendirilmelidir.

Sizi neler üzer?

Bir ideal, bir amaç uğruna verdiğin mücadelenin hedefe ulaşmaması beni üzer. Geldiğim ülkenin sıkıntıları beni üzer.

Hayatınızın merkezinde neler var?

Toplumun geleceğini huzur ve refah üzerine inşa etme düşüncesi…

Geriye dönüşü düşünüyor musunuz?

Asla düşünmüyorum. Dordrecht’te girişimlerimiz sonucu hizmete açılan Müslüman mezarlığı var. Vefatımızdan sonra da buraya defnedilmeyi istiyorum. Benim çocuklarım Boğazlıyan’a gidip de benim mezarımı ziyaret etmezler.

(Röportaj: Zeynel Abidin Kılıç, Eylül 2015).




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *