Üretmeden tüketmenin dayanılmaz hafifliği…

“Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’in beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup ‘Burada işini çok iyi yapan bir çöpçü yaşıyormuş’ desin.” (Martin Luther King)

15 günlük kısa bir izin çerçevesinde Türkiye’deydim. Seçim atmosferine girmiş memleketim. Gürültü ve görüntü kirliliği birbiriyle yarışıyor. Liderler en ağır ve kirli bir dille birbirlerini ağırlıyorlar; vatandaş bu durumu alkışla destekliyor.

Seçim meydanlarında en ağır hakaretler, en ağır küfürler dalga dalga ülkemin üzerine yayılıyor ve bu nefret söylemi ülke insanının bölünmesine, parçalanmasına, birbirine kin gütmesine zemin hazırlıyor. Ettikleri bunca küfür, iftiradan sonra birbirlerinin yüzüne nasıl bakacaklar ve ülkemin menfaatini için bir araya nasıl gelecekler, ülke bütünlüğünü nasıl savunacaklar, merak ediyorum. Zaten öyle bir kaygı ve dertleri de yok, alimallah…

Zihinler bulanık, zemin kaygan, kimin eli kimin cebinde belli değil. Dine küfreden dinsiz biri muhafazakar bir partiden aday gösterilirken, din ile savaşmayı taahhüt eden ya da Zerdüştlüğü savunan bir partiden dindar biri aday olabiliyor. Bu tezadı açıklamak ve anlamak çok zor.

Yüzlerce kişiye oyunun rengini sordum. İktidar partisinden memnun olan bir Allah’ın kuluna rastlamadım. İyi de kardeşim, sen vermiyorsun, öbürü memnun değil kim seçiyor bu adamları? Cevap yok. Kimileri ‘kötünün iyisi’ diye oy veriyormuş iktidar partisine. Kimileri başka bir alternatif olmadığı için, kimileri esaslı bir muhalefetin bulunmadığı için, kimileri de bu iktidarın gerçekten ülkeye bir şeyler yapacağına inandıkları içinmiş. Bu anlayış, ülkemizi 100 yıl geriye götürdü, koyun bile güdemeyecek olan Evrenlere, Demirellere ülke yönettirdi… Yeter artık yahu, özünüze dönün, kendiniz olun, kendiniz gibi hareket edin!.. Ölürseniz de dik durun, dik ölün…

Ortama göre şekillenenler…

“İnsanlar, önderlerinin/liderlerinin dini üzeredir” diye buyuran Efendimiz, liderin, bir maya gibi topluma şekil verebileceğinin altınız çiziyor. Eğer lider, hak ve hakikat üzere adaletle hükmederse, toplum ona göre şekil alabilir. Aksi hâlde toplumda kokuşmuşluk, haksızlık, zulüm, ahlaksızlık, hayasızlık pirim yapar, zirveye tırmanır. Siz eğer böyle bir toplumun tebaası olarak yaşamak zorundaysanız, önderinizin yaptıkları sizin için bir yol haritası hükmündedir. Onların yaptıklarına göre şekillenirsiniz. Ya ona duyduğunuz muhabbet gözünüzü karartır ya da ondan beklenen dünyevi menfaat sizi aldatır. Üretimi teşvik eden bir müessese, üretimi artıran bir yapılanma görmedim. Her şey vahşi kapitalizmin kurguladığı eksende, hoyratça tüketilerek yürütülüyor.

Sadece yeme-içme, giyim-kuşam, eşya anlamında değil, bütün gönül zenginliklerimiz, değerlerimiz, insani vasıflarımız, sevgimiz, dostluklarımız, bilgimiz, birikimimiz bile tüketim raflarında pazarlanıyor. Harcıyor, harcanıyoruz. Sadece ülkemde değil, vahşi kapitalizm her yeri esir almış durumda.

En akıl almaz soygun, talan, dolandırıcılık, yalan, kandırma ve çarpmak için plan yapan, proje üreten, emek veren, bin bir türlü fikir ortaya koyan kişi, en basitinden, kapısının önündeki bahçeye iki fidan dikmeyi, bir-iki sebze fidesi ekip onun ürününü yemeyi kendine zül sayıyor.

Kin, nefret, hased, bozgunculuk, fitne gibi gayriinsani duyguların yüreklerde üremesi için azami çaba sarf edilirken, bir düşkünün elinden tutmayı, bir yetim başı okşamayı, bir ihtiyaç sahibine kol-kanat germeyi, sevmeyi, saymayı, adaletle davranmayı, ahlaklı, erdemli olmayı sırtımızda bir yük olarak görüyoruz.

Dünyevi kaygılarla nefes alıp veriyor, ahiretin varlığını, hesabın, kitabın, mizanın, sıratın varlığını unutuyoruz. Sadece madde değil tükettiğimiz, maneviyatımız da törpüleniyor bu sistemin dişlileri arasında. Sadece beden değil tükenen, ruhumuz da o acımasız çarkın dişlileri arasında can veriyor.

Siz birileri tarafından sürekli iyi, güzel, doğru olan her şeyin tüketilmeye zorlandığı bir düzende faydalı bir şey üretmeyi aklınızdan geçirebilir misiniz? Böyle bir topluma katkı sunmayı ister misiniz? Plan, proje yapmayı, vatandaşın istifade edebileceği bir ürünü üretmeyi düşünebilir misiniz? “Hayır!” dediğinizi duyar gibiyim.

Bence düşünmeliyiz, akletmeliyiz, bu sisteme, bu düzene inat üretmeli, plan-projelerle tüketilen değerlerimize yeniden hayat vermeli, bizi saran bütün netameli birikintileri de yanımızdan, yanı başımızdan, içimizden, yüreğimizden kovmalıyız. Yaşanılabilir bir dünyayı ancak böyle inşa edebiliriz. Başkalarının kurguladığı bir dünyada figüran olmaktansa, kendi dünyamızın efendisi olmalıyız. Ferdiyetçi anlayışın bizi kuşatmasına, esir alıp önünde diz çöktürmesine müsaade etmeyelim ve “ben” olarak çıktığımız yolda “biz”e ulaşmanın gayreti içerisinde olalım.

Madem devletin bu manada bir teşviki, bir yönlendirmesi yok, o hâlde biz yükleneceğiz bu yükü omuzlarımıza. STK’lar, işadamları elini taşın altına koyup bu kutlu yolculuğu başlatmalılar. En iyi şarkı söyleyenin, en iyi yemek yapanın, en iyi inek sağanın ödüllendirildiği bir ülkede bizlerde, insanlığın hizmetine sunulacak en iyi projeyi ödüllendireceğimiz yarışmalar düzenlemeli, gençliği bu alanda teşvik etmeliyiz. Üstün ahlaklı, üstün meziyetli neslin yetişmesi için kolları sıvamalıyız. Yatırım, yeni bir dünyayı kuracak olan geleceğin nesline yapılmalıdır. Gerisi laf-ı güzaftır…

Çocuklarımız zehirleniyor!

7 yaşındaki torunum Rotterdam’da kamu okullarından birine gidiyor ve henüz üçüncü sınıfta. Her ay farklı bir temanın işlendiği söylenen okulda ‘İlkbahar’ın gelişiyle yaşanan değişikliklere değinilmiş. “İnsanların aşık olması, güneşle birlikte cinsel arzularının artması ve buna bağlı olarak birlikte olmak, evlenmek” konuları işlenmiş.

İlk ders sonrasında torunum annesine şunları soruyor: “Anne, seks yapmak ne demek? Kızlar evlenmek isterse illa da erkeklerle evlenmesi gerekmiyormuş; oğlanların da illa kızlarla evlenmesi gerekmiyormuş… Ben evlenmek istersem bir kızla evlenebiliyormuşum…”

Şimdi bir devlet ilkokulunda ilkbahar teması adı altına 10 yaşın altındaki çocuklara bu tür bir mikrop ve zehir enjekte edilirse, bunun toplumsal dönüşümü elbette koskoca bir yıkım ve çöküş olacak, daha pek çok Özgecanlar hadisesi yaşanacaktır. İlkokul çocukları böyle bir rezalet ile karşı karşıyaysa, varın siz orta ve lise dengi okulların hâlini düşünün.

Kaldı ki, bu okulda okuyan talebelerin yüzde 80’ini Müslümanlar oluşturuyor. Mahallemizde salyangoz satanlara veliler mutlaka cevap verecektir ama bizim bundan önce yapmamız gereken bir şey var; o da, yanı başımızdaki İslam okullarına destek vermek, okul yoksa, açılması için harekete geçmek ve çocuklarımızı oralara kaydettirmektir.

Elbette torunumun duydukları tabu olarak kalacak değil ama, o tür bilgileri öğreneceği yaşa geldiğinde mutlaka öğrenecektir; yoksa daha okumayı bile sökememiş bir çocuğa böyle bir zehri yutturmak, hazmedilir cinsten olmasa gerek.

Hollanda Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim veren İslam okulları, çocuğun müspet ilimleri öğrenmesinin yanında İslami bir donanıma sahip olarak yetişmesine de zemin hazırlıyor.

Çocuğunuz o okulda kimlik ve kişilik kazanıyor, değerlerine sahip çıkıyor, o değerleri yaşıyor ve yaşatma çabası içerisine giriyor. Kendine olan güveni, toplumsal katılımı artıyor. Çalmıyor, haramdan sakınıyor, helal ve yasal olanı arıyor. Bu ülke ve insanına hizmet etmek için âdeta yarışıyor. Sevgi, saygı, sadakat ve üstün ahlâk duygularıyla yetişiyor.

İşte böyle bir neslin yetişmesi için İslam okullarının yöneticileri ve öğretmenleri gece gündüz uğraşıyor. Siz hâlâ böyle bir tercih yapmadıysanız hemen kararınızı verin… Tercih sizin, ya çocuklarınız Freud ve Darvinist düşünce akımıyla zehirlenecekler ya da İslam’ın bütün insanlığa sunduğu o güzelliklerden beslenecekler.

İşte sırf bu yüzden İslami okullara sahip çıkılmalıdır.

Taziye…

Aynı yaşlardaydık(50) Sevgili Hatice Onat ve İlhami Ocak’la. İki eski dostu mayıs ayının ilk günlerinde ebediyete uğurladık. Hastaydılar, ölümleri bekleniyordu ama duyduğumda hissettiğim iç yanması hâlen sürüyor. Sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Güle güle güzel insanlar, nur içinde uyuyun, Rabbim rahmetiyle yargılasın.  




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *