Enseyi Karartmayalım


Ahmet Suat Arı

ahmetsuatari

Bazan üzerinize bir karamsarlık çöker. İçinizden bir şey söylemek gelmez. Zaten bu durumda kelimeler yüreğinizde hissettiğiniz çalkantıyı anlatmakta kifayetsiz kalacaklardır. En iyisi inzivaya çekilip her şeyden elinizi eteğinizi çekmek dersiniz. En azından kısa bir süreliğine de olsa. Ama yapamazsınız, zira sizin fıtratınızda enseyi karartmak yoktur.

Enseyi karartmak deyimini şu bir kaç gün içinde, hem kendime hem de çevremdeki insanlara moral vermek için, farkında olmadan bir kaç defa kullandım. Bununla her ne olursa olsun yılgınlığa kapılmamayı, başı öne eğik gezmemeyi ifade etmeye çalıştım. Nitekim öyle de olmalı. Her zaman başımız dik, gelecekten umutlu olmak zorundayız. Hem kendimiz için hem de bizden sonraki nesiller için.

Lafı fazla dolaştırmadan saadete gelip 9 Haziran seçimlerini analiz etmeye çalışalım. Seçim  sonuçlarını doğru analiz etmeden ilerisi için bir strateji belirlemenin çok zor olacağından yola çıkarak, hem mensubu olduğumuz Türk toplumu hem de vatandaşı olduğumuz Hollanda toplumu  için bir takım tespitlerde bulunacağız. Dost acı söyler deyimini de hesaba katarak.

Üç ay önce Wouter Bos’un PvdA liderliğinden istifa edip yerine Job Cohen’in gelmesiyle kendimce bir öngörüde bulunmuştum. Öngörüme göre Cohen’le PvdA tırmanışa gececek, buna mukabil de CDA ona alternatif olarak fırlayacak demiştim. Ancak yanıldım. CDA değil VVD alternatif olarak görüldü. Bunda şüphesiz, kurduğu dört hükümetin sonunu getiremeyen CDA lideri Jan Peter Balkenende’nin CDA tarafından yeniden başbakan adayı olarak ilan edilmesinin payı çok büyük. Kalitesine ve kapasitesine çok güvendiğim Balkenende’nin seçmenler nezdinde bu kadar güven kaybına uğrayacağını tahmin edememiştim.

Bence seçimlerin en dikkat edilmesi gereken tarafı ne VVD’nin bir asır sonra birinci parti olmasıdır ne de CDA’nın tarihi yenilgi almasıdır. Zira bu kaymaların olması her zaman muhtemeldir ve sonucu toplumu derinden etkilemez. Ancak PVV gibi parti bile olmayan, söylemlerini islamofobi ve Türk düsmanlığı eksenine oturtan, bölücü, ayrımcı ve ırkçı bir hareketin % 16’ya yakın oy alarak Hollanda’nın Mecliste temsil edilen üçüncü büyük partisi olmasıdır. Daha da kötüsü koalisyon için adının ciddi ciddi telaffuz edilmesidir. Bundan daha kaygı verici ne olabilir?

Peki bu, toplumu kamplara bölmek isteyen, iktidar olması halinde büyük bir toplumsal huzursuzluğun ortaya çıkacağı her aklı selim tarafından bilinen harekete kimler oy verdi? Her altı seçmenden birisi diyerek başlarsak işim vehameti belki daha iyi anlaşılır.  Ciddi araştırma kuruluşlarından Synovate’in seçim günü yaptığı ankette PVV seçmenlerinin profili şöyle ortaya çıkmakta: Bu seçimlerde PVV’ye oy verenlerin geçen seçimlerde % 24’ü CDA’ya, % 23 SP’ye, % 17’si PvdA’ya ve % 12’si de VVD’ye oy vermiş. % 18’i ise ilk defa oy kullanan yeni seçmenler, yani gençler! Seçmenlerin eğitim ve gelir durumuna baktığımız zaman da bir yükseliş trendi görüyoruz. Daha önceki seçimlerde daha çok az gelirli ve düşük seviyede eğitim almış seçmenlerin protesto oylarını alan PVV, şimdi her meslek ve gelir grubundan oy alabilmektedir. Bu da bu hareketin kitleselleştiğine işarettir ki asıl kaygı duymamız gereken de budur. Komşumuz, meslekdaşımız, patronumuz, işçimiz, hocamız, kısacası nereye baksan bir PVV’li görmemiz mümkün.

İşte tam bu noktada asıl eleştiriyi sandığa gidip PVV’ye oy veren Hollandalılara (duyumlara göre Türkler de oy vermiş) değil de sandığa gitmeyerek onlara dolaylı destek veren kendi insanımıza yöneltmemiz lazım. Bu kadar hassas bir dönemde bu kadar sorumsuz olunca insanın o meşhur ‘develi’ sözü söyleyesi geliyor.

Her şeye rağmen biz enseyi karartmadan önümüze bakmalıyız. Geçmişten ders alarak, geleceğe yön vermeye çalışacağız. Daha yapacak çok iş, kat edilecek çok yol var…