Bir nesneyi tasvir edebilmek için onun değişik açılardan nasıl göründüğünü bilmeniz gerekir. Bazan sadece görmek de yeterli değildir. Tadına bakmanız, tınısını duymanız, ellerinizle hissetmeniz, kokusunu çekmeniz de gerekebilir. Bir nesne için beş duyumuzun yardımına ihtiyaç varken neden soyut nesne, kavram ve değerler için çok kolaycı olup siyah beyaz düşünür ve algılarız? Şüphesiz insanlık tarihi boyunca bu sorunun cevabı hep aranmıştır. Cevap ise hiç bir zaman bulunamamıştır. Zira insanoğlu soyut nesne ve kavramları çoğu zaman akıl, sağduyu ve vicdanla değil, çok yanıltıcı ve zaman zaman da sağlıksız olan duygusallıkla algılar ve ona göre de duruşunu belirler.
Akıl, mantık, sağduyu, empati ve vicdanın rehber işlevi gördüğü kişilerde oluşan algılama ve yargı duygusallığın rehber olduğu kişilerden farklı olacaktır. Duygusallık kişinin salt kendi egosuna yöneliktir, onun hissedişi temeldir. Halbuki aynı olayda bir başkasının duygusallığı başka türlü tezahür edebilmektedir. Bunda da garipsenecek bir durum yoktur, ancak başkalarının bundan etkilenmesi söz konusu olunca durum değişmektedir. Bu etkilenme olumlu ya da olumsuz olabilir. Olumlu olanın en güzel örneği motivasyonu artırıcı, bir tür gaz verme dediğimiz iltifat, tezahürat ve teşviktir. Olumsuzlara ise sayısız örnek vermemiz mümkündür.
Olgu ve olaylara bakış da sadece bir açıdan değil, değişik açılardan bakıldığı zaman sağlıklı olur. Nasıl somut bir nesne için beş duyumuzun yardımına ihtiyaç duyuyorsak olgu ve olaylar için de değişik açıları kullanarak bir yargıya varmamız mümkündür. Bu yargının da mutlaka doğru olacağını düşünmek mümkün değildir. Bakılan açıların dereceleri, bakan göz, daha önceden edinilmiş tecrübeler, travmalar ve daha bir çok faktör algılamayı etkilemektedir. İşte bu durumlarda da empati gerekmektedir. Sadece bizim nasıl algıladığımız değil başkalarının da nasıl algılayabileceğini bilmek ve kendimizi bir an olsun onların yerine koyabilmek alacağımız tavrın belirlenmesinde çok olumlu bir rol üstlenecektir.
Bu algılamalar toplumsal hayatta huzur veya huzrsuzluğun sebebi olabilmektedirler. Toplumsal algılamanın önemli etkenleri olan din, dil, milliyet, coğrafya, şehir, mahalle, parti, kulüp, meslek, sınıf v.s. insanların davranışlarını etkilemektedir. Bu her toplum için sözkonusudur, ancak Doğulu toplumlarda daha da belirgindir. Eğitim sistemi ve görgü de algılamanın olumlu ya da olumsuz olmasında önemli bir rol oynamaktadırlar.
Bağnazlık olarak nitelendirebileceğimiz tek yönlü algılama fertleri sabit fikirli yaparken onların bir çok olay ve olguda siyah beyaz düşünmesine sebep olmaktadır. Toplumda kendi bildiğinin tek doğru olduğunu sanan, kavramlar arasındaki nüansları değil zıtlıkları gören, hoşgörüden yoksun, fanatik ve uzlaşmaz tiplerin olması hep bu siyah beyaz düşünmenin bir sonucudur. Bu siyasete yansıması mutlakiyetçi ve totaliter rejimlerin ortaya çıkması şeklinde olmaktadır. Ayrıca toplumsal hayatta sık sık rastladığımız ayrımcılık ve ırkçılık da bu siyah beyaz düşünmeni bir sonucudur.
Yukarıda ifade edilmeye çalışılandan hareketle günlük hayattaki tavırlarımıza çeki düzen vermek, her zaman “kendime reva görmediğimi başkasına da görmem” düsturuyla hareket etmek, başkalarının bizden farklı görüş ve algılamalarının olabileceği gerçeğini kabul etmek bir çok sorun ve çatışmanın önlenmesi anlamına gelecektir. Bu da birazcık empatiyle mümkündür.
