Neyin Seçimi?


Ahmet Suat Arı

ahmetsuatari

Yerel seçimlerin üzerinden daha bir kaç gün geçmiş olmasına rağmen kamuoyu yeni bir seçimle karşı karşıya. Hatta bu yazı kaleme alınırken Rotterdam’da Leefbaar Rotterdam’ın itirazı üzerine oylar tekrar sayılmaktaydı. Partiler bir yandan 3 Martta aldıkları sonucun değerlendirmesiyle meşgulken, bir taraftan da baskın seçimin hazırlıklarını yapmaktalar.  Aday listeleri, seçim programları, kampanya ve daha bir sürü işin çok kısa bir zamanda yapılması lazım. Benim kanaatime göre 9 Haziran genel seçimleri Hollanda için her açıdan hayati önem taşımakta. Hatta “bir hayat memat meselesi”  bile diyebiliriz.
Genel seçimlere doğru yol alırken, yerel seçimlerden çıkan sonuçları göz ardı edemeyiz. Zira yerel seçimler genel seçimlerin bir çeşit provası olarak görülebilir. Hal böyle olunca da yerel sonuçların genele uyarlanması durumunda İkinci Mecliste sağlıklı yürüyecek bir hükümetin kurulmasının imkansız olduğu görülmekte. Bırakın iki partili bir kolasyonu, beş-altı partili koalisyonlar bile hemen hemen hiç mümkün görünmemekte. Bu durum bana Türkiye’de uzun yıllar tecrübe ettiğimiz ‘yönetemeyen demokrasi’yi hatırlatmaktadır. Umarız bu konuda yanılmış olurum!
Hollanda için bu genel seçimlerin önemi bugüne kadar yapılagelenlere kıyasla çok daha fazladır. Bu seçimlerle Hollanda’yı hangi siyasi oluşumların yöneteceği değil, Hollanda’nın imajının nasıl değişeceği belirlenecektir. Bolkestein’in VVD lideri olduğu zaman başlayan kültürel ırkçılık, günümüzde PVV, daha doğrusu onun akla ziyan diktatörünün şahsında kiteleselleşmektedir. Bunu hem kamuoyu yoklamalarında hem de yerel seçimlere katıldıkları Den Haag ve Almere’de gözlemlemekteyiz. Böyle giderse 9 Haziran seçimleri hem Hollanda için hem de Hollanda’da yaşayan Müslümanlar için bir kabusa dönüşecektir.
Varoluş sebebi Türk düşmanlığı olan, daha sonra bu düşmanlığı genişleterek Müslümanlığı da dahil eden, bugüne kadar her fırsatta 1 milyona yakın Hollandalıyı kaba, seviyesiz ve alçakça ifadelerle  rencide eden, ülke yönetimi ile ilgili hiç bir planı programı olmayan, kendisine yöneltilen her soruya aynı cevabı veren, ikili tartışmalardan şiddetle kaçınan, hiç bir argümanı olmadığı gibi olgu ve olayları çarpıtan, verileri kendi işine geldiği gibi okuyan, hatta bilimsel verileri aşağılayıp reddeden, her türlü diplomatik nezaketten bihaber olan birisinin bu denli destek görmesi kabus değil de nedir diye sormak lazım.
Eğer bu kabus gerçekleşirse nelerin olabileceğini düşünmek bile insanın tüylerini diken diken etmektedir. Toplumda kamplaşmanın devlet eliyle yapıldığını bir düşünün. Bu durum bize Nazi Almanya’sını hatırlatıyor. O zaman da her şeyin sorumlusu olarak Yahudiler görülmekteydi. Toplum öyle kamplara ayrılmıştı ki Alman halkı Yahudilerin gördükleri muameleyi hak ettiklerini düşünmeye başladılar. Sonucunu da hepimiz biliyoruz. Adını anmaktan imtina ettiğim PVV’nin ırkçı diktatörünün yaptığı da bu değil mi?
Düşünün bir kere. İnancı gereği örtünen kişiler bir çok resmi ve gayri resmi kuruma alınmayacak, personel olarak değil, müşteri, ziyaretçi gibi ne amaçla olursa olsun. İbadethane açmanız mümkün olmayacak, var olanlar da bir bahaneyle kapatılacak, her türlü dini ve kültürel kimlik ifadesi cezalandırılacak. Böyle bir ülkede yaşamak ister mi bir insan? Böyle bir kabusun gerçekleşmesi durumunda Hollanda mülteci alan değil veren ülke konumuna gelecektir. Bu sadece Müslümanlar için değil, aynı zamanda Hollanda Anayasasının 1. Maddesine inananlar için de geçerlidir. Onlar da böyle bir ülkede yaşamak istemeyeceklerdir.
Yukarıda söylenenleri abartılı bulanlar olabilir. Onlara tavsiyem gözlerini ve kulaklarını açık etrafa bir bakıp söylenenleri bir dinlemeleridir. O zaman abartmadığımı anlayacaklardır. İşte bu yüzden 9 Haziran seçimleri sadece bir seçim olmayacak, aynı zamanda ülkenin geleceği ve imajının da belirleneceği hayati bir imtihan olacaktır. Hal böyle olunca hiç bir aklı selimin, hele hele Türk ve Müslümanın ‘bana ne seçimden’ deme lüksü yoktur ve olamaz. Böyle diyen birisinin aklını peynir ekmekle yemiş olması lazım.

Not: Makalemi bitirip yazı işlerine gönderdikten hemen sonra olağanüstü gelişmeler oldu. Hollanda siyaseti için çok önemli iki aktör siyaseti beklenmedik bir şekilde siyaseti bıraktıklarını açıkladılar. İlk önce Ulaştırma Bakanı Camiel Eurlings kararını kamuoyuna duyurdu. Gerekçe olarak da henüz vakit geç olmadan özel hayatına bir yön verip çoluk çocuğa karışmak istediğini açıkladı. Eurlings’in adı Balkenende sonrası CDA liderliği için gündemdeyken böyle bir karar alması bir çok kişide şaşkınlığa yol açtı. Acaba açıkladığı gerekçesi asıl gerekçe miydi? Bu sorunun cevabını şimdilik Eurlings’ten başka kimse bilmemektedir.
Sanki Eurlings’e misilleme yapar gibi bir kaç saat sonra da PvdA lideri Wouter Bos aynı gerekçelerle siyaseti bıraktığını açıkladı. Wouter Bos’un ailesine bağlılığı parlameterliği zamanından da bilindiği için gerekçe kimseyi şaşırtmadı, ancak seçimlere üç aydan az bir zaman kala parti liderliğinden istifa etmesi cesur bir davranış olarak yorumlandı. Bana göre bu cesaretten ziyade stratejik bir karardı. Bos zaten hükümetten çekilerek partisinin düşüşüne bir son vermişti. Bu kararıyla da yükselişin startını vermiş oldu. Zira kendisinin devam etmesi durumunda ancak mevcut durumun korunacağını biliyordu ve bunun hem kendisi açısından hem de partisi açısından iyi sonuçlar doğurmayacağının farkındaydı. Bu bağlamda da çok iyi bir zamanlamayla hem kararını açıkladı hem de kendisinden sonra kimin lider olacağını ilan etti. Bana göre de bu tercihle mükemmel bir hamle yaptı. Wouter Bos’u hem fedakarca aldığı karar hem de Job Cohen’i parti liderliğine ikna etmesi dolayısıyle takdir etmek lazım. Bence ırkçı PVV’ye karşı iyi bir siyasetçi meydanlara iniyor. Bunun yanı sıra Cohen’in PvdA’nın başına geçmesiyle D66, SP ve Groen Links’in seçimlerden bekledikleri sonucu alamayacaklarını düşünüyorum.