Türkler 1946’da çok partili sisteme geçilmesiyle birlikte siyasete yoğun ilgi göstermişlerdir. 1946 öncesi de seçimler olmaktaydı, ancak bu seçimlerde halkın fazla bir seçeneği yoktu. Önlerine sunulanı onaylamaktan ibaretti aslında bu. Çok partili hayata geçilmesiyle yapılan ilk seçimler oldukça şaibeliydi ve sonucu aslında önceden belirlenmiş seçimlerdi. Bu ‘önceden belirlenmiş sonucu’ sağlama alabilmek için de “açık oy gizli sayım” gibi bir garabet bile düşünülmüştü. 1950’den itibaren seçimler hem olabildiğince meşru hem de bol seçenekli olmuştur. Halk da seçimlere oldukça büyük ilgi göstermiştir.
İşte bu ilginin bir yansımasını da yaşadığımız ülke Hollanda’da gözlemlemekteyiz. Göçmenlere seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle birlikte 1986 yılından bu yana Türkler hem seçme, hem de seçilme hakkından büyük ölçüde faydalanmaktadırlar. Türk kökenli siyasetçiler Hollanda için önemli pozisyonlar olan bakanlık, senatörlük, milletvekilliği, il genel meclisi üyeliği, daimi encümen üyeliği ve belediye meclisi üyeliği yapmaktadırlar. Bugün yerel düzeyde temsilcilerimizin sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. Bu da siyasi temsilin hiç de küçümsenemeyecek bir durumda olduğunu göstermektedir.
Siyasetin geldiğimiz ülkedeki icrasıyla yaşadığımız ülkedeki icrası arasında kıyaslanamayacak kadar farklılıklar vardır. Türkiye’de temsilciler daha ziyade kendi seçmeninin çıkarlarını gözeten bir siyaset izlerken, Hollanda’da bu üç boyutta olmaktadır. Birincisi yürütmenin kontrolü, bir başka deyişle meclisin almış olduğu karaların icra edilip edilmediğinin kontrol edilmesidir. İkincisi izlenecek politikaların ana hatlarıyla belirlenmesi ve üçüncüsü ise halk temsilciliğidir. Türkiye’de ağırlık bu üçüncü boyuttadır ve daha çok partizanlık olarak kendini göstermektedir. Hal böyle olunca hem Türk seçmenin seçilmişlerden beklentisi hem de seçilenlerin bu beklentiye cevap vermesi hep şikayet konusu olmaktadır. Seçmen kendisine önem verilmediğini söylerken, seçilen de kendisinin anlaşılamadığını söylemektedirler. Bu da her iki tarafın da hayal kırıklığı yaşamasına sebep olmakatdır.
Bir siyasetçinin işini iyi yapabilmesi için öncelikle siyasetin ne içerdiğini, inceliklerini ve taktiklerini iyi bilmesi gerekir. Hollanda gibi bir ülkede siyaset yapmak ise sadece bunlara vakıf olmakla da olmuyor. Aynı zamanda iyi bir pazarlık ve ikna kabiliyetinizin de olması gerekir. Zira Hollanda’da hiç bir parti hangi düzeyde olursa olsun tek başına iktidara gelememektedir. Bu da başka partilerle koalisyon anlamına gelir. Koalisyonlarda bir kaç partinin programı sözkonusu olduğu için de oldukça çetin pazarlıklar yapılmaktadır. Bu konuda iyi olanlar da her zaman karlı çıkmakadırlar.
Türk kökenli siyasetçilerin hepsinin yukarıda belirtilen özelliklere sahip oldukları söylenemez. Ancak bu konuda oldukça büyük mesafe aldığımızı söyleyebiliriz. Siyasette çok önemli pozisyonlarda Türk kökenlileri görmemiz bunun bir belirtisidir. Bu şartlara haiz olmayan siyasetçilerin siyasi ömrü de pek fazla olmamaktadır. Bir dönem sonra ya gönüllü olarak siyaset bırakılmakta ya da partileri tarafından yeniden aday gösterilmemektedirler. Bu tabii eleme için söylenecek bir söz yoktur, ancak iyi bir siyasetçide olması gereken şartlara haiz olup da siyaseti terkedenler ve terkettirilenler de söz konusudur. Başarılı çalışmalarını bildiğimiz bir çok siyasetçi arkadaş 3 Mart 2010’da yapılacak yerel seçimlerde aday değildirler. Bazıların bunu kendileri isterken bazıları da siyasetin cilvesi oyunlarla liste dışında kalmışlardır.
Hollanda Türk kamuoyunun yakından tanıdığı Ayhan Tonca, Osman Elmacı, Kaya Turan Koçak, Ahmet Taşkan, Erdinç Saçan, Yücel Aydemir, Deniz Özkanlı, Göksel Soyugüzel, Ayhan Yalım, Derya Kaplan gibi başarılı arkadaşlar siyaseti bıraktılar ya da bırakmak üzereler. Onlarla birlikte yılların emeğiyle elde edilmiş bilgi ve tecrübe de heder olacaktır. Gönül bu arkadaşların siyasetin başka alanlarında değerlendirilmesidir. Zira tecrübe ve bilgi kolay elde edilmemektedir. Bunları hoyratça israf etmek hem Holanda’nın hem deTürk toplumunun kaybı demektir. 3 Mart’tan sonra oluşacak yönetimlerde bu arkadaşların daimi encümen üyesi olarak değerlendirilmeleri neden olmasın! Moda deyimle bu bir “kazan kazan” durumu olacaktır.

