Zeynel Abidin Kılıç

Zeynel Abidin Kılıç yazdı: “Otuz beş yılın hikâyesi…”

Vuslattan hüzne…

Mart ayı, ayrılık ve kavuşmaların, sevinç ve hüzünlerin harman olup karıştırıldığı, sağanak olup yüreğime yağdığı bir ay benim için…

29 Mart 1980’de hasret rüzgârının önünde Hollanda’ya savruldum. Yaşadığım ilk ve en zorlu ayrılığın bugün, 35’inci yıldönümü…

Yüreğim koparcasına ayrılmıştık, ağabeyim, yengem, yeğenlerim ve bacılarımdan… Onlara duyduğum sevgiyi, bağlılığı ve düşkünlüğü tarif etmek mümkün değil. Canım ağabeyim etrafına, “Bu oğlan oralarda kalamaz. Tez zamanda geriye döner! Bakın görün!…” dermiş.

İlk zamanlar 3 ay, 5 ay izin yaparak gönlümüzdeki özlem ayaklanmasını bastırmaya çalışsak da, bugün Hollanda’da 35 yılımızı doldurmuş bulunmaktayız. Burada kalışımızı rahmetli ağabeyimin tespit ve teşhisiyle açıklamaya çalışayım: “Onu oraya bağlayan öyle yüce bir duygu var ki, onun geri dönüşünü engelliyor… Hollanda’yı ona vatan eden duygunun ve o sırrın ne olduğunu buldum, çözdüm!…” dermiş.. Yani Hollanda’da; insanlık için verdiğimiz“karşılıksız hizmet”in bizi geriye döndüremeyeceğini anlamış; vatana ve kendisine dönüşümüzden umudunu kesmişti…

Can ağabeyim bir mart ayında ölümsüzlüğe, yeniden dirilişe “merhaba” dedi. Rahmetli dedem Abidin Çavuş’u da yine bir mart ayında ebediyete uğurladık.

Gurbetin en zorlu yanı da bu olsa gerek; sevdiklerinin soğuk yüzlerini bile göremeden onlardan ayrılıyorsun, gel de buna can dayansın.
Küçük kardeşim ise, yine bir mart ayında hayatı selamladı.
Evet, istemeyerek geldiğim, zorla getirildiğim ülkede bugün 35’inci yıldönümünü kutluyorum…

Bu süreçte, unutulmayacak nice dostluklar yeşerttik yüreğimizde, unutulmaz hatıralarla süsledik ömür tablomuzu. Hepsi de, bizim buradan kaçışımızı biraz daha zorlaştırdılar.

Bir papazla gazete için söyleşi yapmıştım, Müslümanların Avrupa’ya geliş sebebini aynen şu sözlerle dile getirmişti: “Siz buralara, bizim tam da Allah’ı unuttuğumuz günlerde geldiniz. İyi ki de geldiniz. Bize yeniden Allah’ı ve O’na olan görevlerimizi hatırlattınız”

Belki de papaz haklıydı, bizim geliş sebebimiz sadece bir lokma ekmeğe katık arayışı değildi… Öyleyse bizim burada yapmamız gerekenler vardı, görev ve sorumluluklarımız vardı…

Bu yıl kesin dönüş yapmak için müracaat yapmış ve işlemleri tamamlamıştık; onu da beceremedik, bu sefer de küçük evlâdımız Zümrü ayak bağı oldu.

Kısa bir muhasebe ve geriye bakışla 35 yılı değerlendireyim istedim…

zeynelabidinkilic-dayi

Misafir – göçmen – vatandaş…

Avrupa’ya başlatılan göçü üç zaman diliminde değerlendirmek gerek. İlki ve en önemlisi, tahta bavullarla Sirkeci garından bilinmezliğe çıkılan 80’e kadar olan “MİSAFİR İŞÇİLİK” dönemi… İkincisi ise, bizim kuşağın terör dalgasıyla kıyıya vuruluşu olan “GÖÇMENLİK” dönemi, yani 80 sonrası…
Ve üçüncüsü, ithal damat/gelinlerin düğünleriyle şenlenen “VATANDAŞLIK” dönemi, yani 90 sonrası…

Baba ve dedelerimizin bütün imkânsızlıklara rağmen bizlere hazırladıkları bu eşsiz ortamı hep şükranla anmamız ve o zorlu dönemi ebedileştirmek için kolları sıvamamız gerektiğine inanıyorum.

80 öncesi yaşananlara tanıklık edemedim, bu dönemi, sıkıntılarını, acılarını; o zorlu dönemi yaşayanlardan dinlemek gerek. Ben geldiğim dönemin kısa bir hikâyesini sizle paylaşmak istiyorum. Nereden nereye geldiğimizin kısa bir mukayese ve muhasebesini yapmak adına zaman tünelinde kısa bir yolculuğa çıkalım istedim.

“Gurbet o kadar acı ki…”

Yağmurlu ve soğuk bir mart ayının 29’uncu Cuma gecesi KLM uçağıyla Amsterdam Schiphol havalimanına indik. Gökyüzü sanki uçakla birlikte yereinmişti, her yer griye boyanmıştı. Uçaktan inince bana öyle geldi sandım, ama şu satırları yazarken bile 35 yıl öncesinin görüntüsü var dışarıda… (29 Mart 2015, saat 10.30) Yağışlı, siyaha yakın gri bir ton ve gökyüzü yere çok yakın…

Hollanda’ya gelince, 2 hafta boyunca eş, dost, akraba ziyaretlerinin yoğunluğu ile eve kilitlendik. Ziyaretimize gelenler, en ince ayrıntılarına kadar köyümüzde, memleketimizde olan biteni öğrenmek için durup dinlenmeden soruyorlardı. Duydukları her söz, aldıkları her haber yürek yangınlarına atılan bir kova su gibi ferahlatıyordu dinleyenlerisanki.

babam-(1)

Babamla çevreyi tanımak ve alışveriş yapmayı öğrenmek için bir cumartesi günü evden ayrıldık. Mahallemizde yıllardır alış veriş yaptıkları Jan adlı Hollandalı bir manavla tanıştırıldım. Babam, haftalık olarak ne alınması gerektiğini tatbiki olarak bana öğretti.

 

Ardından süpermarkete girdik ve yine aynı yöntemle alışverişimizi yaptık. Daha sonra köylümüz rahmetli Mustafa Albayrak’ın sahibi olduğu kasaptan ihtiyacımızı karşıladık. Üç kişiyle eve zor taşıdığımız bu kadar erzak için babamın ödediği sadece 65 Hollanda Florini’ydi. Türkiye’de binliklerle, on binliklere uğraştığımızdan bu rakam hayli komik gelmişti bana…

Aylık gelir 2200, gider 750…

Haftalık mutfak giderimiz üç aşağı beş yukarı 50-60 gulden arasında değişiyordu. Babamın aylığı 2200 Florin civarındaydı. Fazla giderimiz yoktu. Ev kirası olarak 130, gaz-elektrik için de 65 Florin öderdik. Bu iki ödeme faturasının haricinde evimize fazladan bir çek gelmezdi.
O günlerde, ev eşyaları ve hatta bazen giysiler bile ikinci el pazarlarından temin edilirdi. En kötü arabalara binilir, en kullanışsız evlerde oturulur en eski eşyalar kullanılırdı. Çünkü kafalarda hep “geri dönüş” düşüncesi vardı. Ve böyle bir sefilce yaşayışın ardından epeyce para biriktirildi. Babam, her izine cebinde en az 25 bin Florin’le giderdi.

foto-zeynel3

Banyosuz evler…

Pek çok evde banyo yapılabilecek bir ortam yoktu. Kaldığımız evi, Gemerekli rahmetli Ömer Sarıdağ amcadan almıştık. Sağ olsun, çatı katında yıkanılabilecek bir banyo inşa etmişti. Ama rahmetli dayım ve pek çok tanıdık, hâlâ büyük bir leğen içerisinde ilkel şartlarda yıkanmaya devam ediyorlardı.
Şimdi ise, en konforlu evlere, en lüks eşyalara, en pahalı arabalara sahip olarak ayı zor getiren insanlar hâline geldik…

Holding virüsü…

Bu çileli, meşakkatli, zorlu yaşamın ardından alın teri, el emeği ile biriktirilen üç-beş kuruşa göz diken sahtekârlar, bir virüs gibi insanlarımızın kanına girip onları perişan etti. İnsanlarımızın 30-40 yıllık birikintilerine musallat olan sülükler, onlara öyle bir darbe vurdular ki, 40 yıllık gurbetin acısını bile unutturdular.
En ağır pis işlerde, en bakımsız evlerde, en eski eşyaların içerisinde ömür tüketen insanlarımızın birikintileri bir anda toz olup uçmuştu. Bu durum pek çok insanımızın hayatına, ailesinin dağılmasına sebep oldu…

Pek çok muhtaç yakınlarımızdan esirgediğimiz 500-1000 Florin’in, 50-100 katı fazlasını tanımadığımız insanların avuçlarına teslim edişimizi, Hollanda bankalarından yüzde 5 oranıyla faizle çok büyük meblağlarla para çekip Holdinglere yüzde 20-30 kâr payı adı altında para yatırmayı hangi anlayışla, hangi mantıkla açıklamak gerek bilemiyorum… İlahî bir tokat mıydı yediğimiz yoksa?!..

Aile ziyaretleri

Tanıdığım herkes çalışıyordu, yani hemen hemen herkesin bir işi vardı. Bu yoğunluktan sonra hafta sonları aile ziyaretlerine ayrılırdı. Hafta sonları iple çekilirdi. cumartesi ve pazar günleri alışveriş ve kahvaltı sonrası çok erken vakitlerde bir evde toplanılır, oraya birkaç aile birikir ve gece 24’lere kadar oturulur, yenilir, içilir sohbet edilir ve gurbetin sıkıntısından, hasret acısından kurtulmaya kapı aralanırdı.
Şimdi ise, benim çocuklarım bile kendi akrabalarının büyüklerini ve onların çocuklarını tanımaktan, anlamaktan, konuşup arkadaş-dost olmaktan uzak bir yaşam sürüyorlar. Yazık, hem de çok yazık!…

Mektup, radyo, gazete…

Herkes Türkiye ile iç içeydi. Ulaşım sadece mektupla sağlansa da… Her gün kardeş kavgalarının acı bilançolarını gazetelerden öğrenerek kahroluyorduk. O yaşta günlük olarak iki gazete alıyor ve satır satır okuyordum. Zaten bayilerde toplam üç gazete vardı. Hâlâ o günün gazetelerinden oluşan bir arşivim var.
Mektuplar ne kadar önemli ne kadar anlamlıydı…
Her hafta posta kutuma 7-8 adet mektup düşer ve hepsini aynı hafta sayfalar dolusu yazarak cevaplardım.

Sonra rahmetli dayımın (Ahmet Turan) radyodan dinlediği ajanslara tercümanlığa başladım. Türkiye’nin Sesi radyosundan dinlediğimiz parazitli yayınların haberlerinden sonra, dayım radyoyu kapattırır, “Hadi bakalım yeğen, haberlerde neler konuşuldu anlat” derdi. Her dinlediğimde aynı soruyla muhatap olacağım için haberleri can kulağıyla dinler ve tek tek anlatırdım.
Dayım bundan son derece mutlu olurdu. Aslında bu radyo dinlememin, günde iki gazete okumamın ve dostlara sayfalar dolusu mektup yazmamın benim ilerde yapacağım radyoculuk, gazetecilik gibi hizmetlere zemin hazırlayacağını nereden bilebilirdim ki?

Türkiye’ye has ne varsa hasretle kucaklanır, özlemle bağırlara basılırdı. Alman ZDF televizyonu pazar günleri yarım saatlik “Türkiye Mektubu” diye bir program yapardı. Her bölgede olamayan bu yayını izlemek için insanlarımız kalkıp bu programı seyretmeye giderlerdi. Sonra Hollanda televizyonunda “Paspoort” isimli program ve ardından Hilversum radyosunda Türkçe yayınlar, daha sonra ise korsan radyoculuk akımı başladı.

foto-zeynel2
Yusuf ve Ali arkadaşlarımla beraber Radyo Şafak’ı kurduk. Korsan radyoculuğun “yüz akı” dedirttiğimiz bir yayıncılık geçmişimiz oldu. Daha sonra kablolu yayında “Radyo Mesaj”la insanlarımıza hizmet etmenin hazzını yaşadık.

Türk filmleri…

Pazar günleri insanlarımızın buluşma mekânlarından biri de Türk filmleri oynatan sinema salonlarıydı. Nedim Şenyürek Bey’in girişimleriyle, değişik salonlarda 3-4 guldene haftada iki Türk filmi seyretme imkânı bulurduk. Bu da bizim o zamanlarda tek eğlencemizdi. Daha sonra video furyası başladı ve ilk zamanlarda tek bir film kaseti 25 Florin’e kiralanırdı.

İzinden gelen yağ-bulgur…

İzine arabayla gidenler, eş-dost akrabalarına aldıkları hediyelerle arabalarını tıka basa doldururlardı. Uçak, otobüs yolculuğu yapanlarda, bir daha dönmeyecekmiş gibi onlarca bavulla yola çıkarlardı. Memlekette kendilerini karşılayanların yüzlerine yerleştirecekleri bir tutam tebessümün hayaliyle bavullar dolusu hediyelikler taşınırdı. Ben, Hollanda’dan Türkiye’ye bir kez otobüs yolculuğu yaparken canı sağ olasıca anam tam 17 parça bavul ve valizle göndermişti. Ankara ve Kayseri Terminali’nde o kadar eşyayı bırakıp da bilet almaya gidememiştim.

Dönüşte yine araba ve bavullar dolu dolu olarak geriye gelinirdi. Yağdan bulgura, peynirden pastırmaya varıncaya kadar pek çok mamul, bavullar içerisinde yerini çoktan alırlardı…

Uzun yaz günlerinde gelen Ramazan

Temmuz ayında başlayan Ramazan, çalışan insanlarımız için hayli zorlu geçiyordu. İftar vakti 22:20 civarında olurken, imsak 01:45’te bitiyordu, yani günün 21 saati oruçlu geçiyordu. Rotterdam’da “5 Numara” diye adlandırılan camide teravih kılar, koşarak eve gelir, bir şeyler atıştırır yatardık. Bazen imam vaazı ve namazı uzattığında, sadece dişlerimizi fırçalayabilirdik. Caminin, çok şey öğrendiğim ve hiç unutamadığım; hoş sohbet, tatlı dilli, samimi, hayli bilgili Karadenizli bir imamı vardı.
Erzincanlı, Alevi olan okul arkadaşım Sevgili Ali’yle okul sonrası gezmeye çıkardık. O sıcak yaz günlerinde hiçbir şey yediremez içiremezdim. “Sen oruçluyken ben senin yanında bu saygısızlığı yapamam, senin bu sabrına, bu anlayışına saygı duymazsam kendime saygım kalmaz” der ve benimle akşama kadar aç susuz dolaşırdı. Onun bu hâlini asla unutmam ve hep bu tavrı örnek olarak gösteririm.

foto-zeynel4

Örgütlenmeye doğru

İnsanlarımız bu arada Türkiye’deki dağınık yapıyı burada tesis etmenin uğraşı içerisinde hızla örgütlenme gayretindeydiler. Etnik, fikrî, siyasî, dinî, bölgesel ve mezhepsel ayrılıklara zemin hazırlayan örgütlenmeler, dağınıklığı da beraberinde getiriyordu.

Daha önce bir pansiyonda beraberce pek çok şeyi paylaşan, Türk-Kürd, Alevi-Sünni, şu veya bu siyasî partiden, şu veya bu görüşten, şu veya bu düşünceden olan insanlarımız, daha sıkı bir birlikteliğin zeminini hazırlamaları gerekirken maalesef böyle bir dağınıklığın temelini atmanın uğraşı içerisindeydiler… Ne yazık ki bu konuda da hayli başarılı olundu…

Geçen yıl, göçün 50’inci yılını doldurduk. 50 yılda geldiğimiz nokta bizi umutlandırsa da, hâlen kat etmemiz gereken epey yol var.

Yolcu yolunda gerek, yolcuya yoldaş gerek, daha çok emek gerek, çile çekmek, gözyaşı dökmek, kafa yormak, yük altına girmek, eli taşın altına koymak gerek… Papazı haklı çıkarmak gerek. Unutulan Allah’ı sadece onlara değil, kendimize de hatırlatarak yol almak gerek…

“Bana seni gerek seni…”

.…




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *