Zeynel Abidin Kılıç

Bir tatlı huzur(!) almaya gidiyoruz…

“Çevrelerine uymak için kendilerini yontanlar, tükenip giderler” (R.HULL)

Devlet işidir, olur bunlar!..
Bir Alman, bir Fransız, bir İngiliz ve bir Türk´e, “Öbür dünyaya giderken yanınızda ne götürmek istersiniz?” diye sormuşlar. Alman ‘Bira’ istemiş, Fransız ‘Şampanyasız gitmem’ demiş, İngiliz ise ‘İskoç viskisi’ istemiş. Türk ise, “Bana öyle şeyler lüks gelir, ben 6 adet vesikalık fotoğraf, ikametgâh ilmühaberi, nüfus cüzdan örneği ve Adli Sicil Belgesi götürürüm, muhakkak orada da isterler” demiş.
2 yıl önce Türkiye’de kaldığımız süre içerisinde, bürokrasi ile olan ilişkilerimiz sırasında, maalesef böyle bir durumla karşılaştık. Devletin yanlış uygulamaları, hantal yapısı vatandaşın üzerinde hâlâ taşınması zor bir yük gibi duruyor. Kaldırın bu yükü artık; vatandaş rahat bir soluk alsın. En iyisi olmak varken, “eskisinden iyiyiz” demek yetmez. Vatana doğru yola çıkarken, kıssadaki hisseden payınıza düşecek olanı almaya hazırlıklı olun!..

Yine yol göründü…
Yollara düşme telaşı ve hazırlığındayız. Anayurdu, baba yurdu hatta ebe-dede yurduna doğru özlemle, heyecanla, coşkuyla, büyük bir sevinç ve arzuyla çıkılan yolculukların arifesindeyiz. Cennet vatanın havasını teneffüs etmek, ekmeğini-aşını yiyip, suyundan içmek ve sevdiklerimizin gül cemallerini temaşaya durmak, hayatımızın vazgeçilemez ihtiyaçlar hanesinde hep üst sıralardaki yerini muhafaza etti ve etmeye de devam ediyor.
“Devam edecek mi?” sorusuna verilecek cevap beni biraz tedirgin ediyor ve korkutuyor… Zira, bizim çocuklarımızın başka öncelikleri var. Ve onlar, Hollanda’yı ana-baba, ebe-dede yurdu olarak gördüler, kabul ettiler. Yani bizim duyduğumuz heyecanı, sevinci, coşkuyu ve arzuyu onlar asla duyamayacaklar… Yazık! Hem de çok yazık!.. Bu bağın koparılmasında bizim de payımız çok büyük… ‘Böylesi daha iyi’ dediğinizi duyar gibiyim. Kim bilir, belki de.

Cumhur, reisini seçecek (!)
Türkiye’de halk ilk defa cumhurbaşkanını seçecek(!) ve ilk kez yurtdışında oy kullanılacak. Meclis adına, halk adına ve bizim adımıza cumhur reisimizi başkalarının seçmesine alıştırdılar ya, hâlâ aynı sistemin savunuculuğunu yapanlar var.
Birilerinin anlayışına göre, cumhur reisi dediğin, cumhuruyla kavgalı olmalı, onların değerleriyle savaşmalı, onları adam yerin koymamalıdır… “Ne olacak canım, alt tarafı ‘halk’ değil mi?” diyebilmeli, kararlarını bu anlayış üzerine bina etmelidir. Bu seçim hem Türkiye açısından hem de yurtdışında yaşayan Avrupalı Türkler açısından hayli önem taşımakta. Avrupalı Türklerin, yaşadıkları ülkelerdeki siyasi katılım oranları her geçen gün düşmekte; bakalım, Türkiye seçimlerine ne kadar ilgililer, bunu anlayacağız.
Bir de, her ne kadar seçimle halkın tercihinin sandığa yansıyacağı söylense de, 3 adayı halkın önüne koyup “seçin bunlardan birini” demekle, demokrasinin nasıl kusursuz(!) bir sistem olduğunu bir kez daha görmüş olacağız.

Adaylarımızı tanıyalım…
İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreterliği yapan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bu görevi sırasında İslam dünyasının emperyal güçler tarafından işgal edilişi, sömürülüşü,; kan ve vahşete boğuluşu karşısındaki çırpınışını(!), hassasiyetini(!) hep birlikte gördük. Bir yanda yaptıkları yapacaklarının garantisi olarak karşımızda duruyor. Diğer tarafta ise iki farklı kutbun ‘çatı adayı’(!) olarak halka yutturulmaya çalışılması başka bir garabeti, tezadı gözler önüne seriyor.

İkinci aday ise İmralı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki temsilcisi ve sözcüsüdür.

Üçüncü aday ise, ‘millî’ gömleği üzerinden çıkarttığını, değiştiğini söyleyen ve 12 yıldır ülkenin idaresini elinde(!) bulunduran Sayın Başbakandır.
Demokrasi ne güzel şey… Önümüze konulan bu adaylardan birini güya halk olarak bizler seçmiş olacağız. Seçim sonrası demokrasinin zaferini coşkuyla kutlayacağız. Oysa bu 3 aday, vatandaşa tepsi içerisinde sunulmuş ve üçten birini seçmeleri için dayatılmıştır. Umarım sessiz yığın bu sefer sesini çıkarır da, ülkemiz üzerinde dolaşan emperyal ve bölücü bulutları dağıtıverirler. Nasıl mı? Onu da artık, halk belirleyecek!?.

Merhum Erbakan Hoca’mızın siyaset literatürüne kattığı zenginliklerden biri olan ‘kerhen’ sözünü dilime dolayıp oyumu kullanmaya çalışacağım. Şimdiden vatana, millete hayırlı, uğurlu olsun!.
Yaptırım gücü ve 50 yıl sonrasının hedefleri…
Ağır ve acı bedeller ödüyoruz toplum olarak. Her alanda bizleri temsil edecek koca koca adamlarımız/kadınlarımız var. Politikacılarımız, Sivil Toplum Örgütlerimiz var. Medyamız, sayıları 500’e yakın cami-cemiyetimiz var.

Ve hâlâ her gün; hizmet etmek ve bir boşluğu doldurmak amacıyla yerden mantar gibi biten yepyeni oluşumlarımız var. İyi de; “un var, yağ var, şeker var, neden helva yapıp yiyemiyoruz?” ve neden hep bizler bedel ödemek zorunda bırakılıyoruz…
Herhâlde bu soruya verilecek cevap şu olsa gerek: “Var olanların bazılarında olmayan ‘ruh’ ve yine var olanların bazılarında fazlasıyla bulunan ‘taassup’tandır…
Plan, program ve projemiz olmadan 50 yıl sonra bu noktaya geldiysek, bundan sonraki 50 yılın planı, programı, projesi, hedefi çıkartılmalı ve ona göre hareket edilmeli, yol alınmalıdır.
STK’lar, her yıl bir sorunu ve gündem başlığını yılın çalışma teması olarak ele almalılar ve bütün yıl o sorunun çözümüne dönük fikirler üretmeliler, çalışmalar yapmalıdırlar.
Mesela, Hollanda’da yaşayan 400 bin insanımızın ortak noktalarda buluşmasını ve birlikte hareket etmesini sağlayacak bir zemin hazırlanması için 2015 yılını ‘toplumsal kucaklaşma yılı’ ilan etmeliyiz.
Acilen bir ‘Bilgi ve Dokümantasyon Merkezi’ kurulmalı ve 50 yıllık göç serüvenimiz ve gelecek yıllarımız itinayla arşivlenmelidir… vs. vs…
Büyüklerimizden bu noktada adım atılmasını bekliyoruz. Haklı ve hakkımız olarak…

Kör, sağır, dilsiz ve kalpsiz dünya…
Geçenlerde ebediyete uğurladığımız bir yakınımızın cenazesinde idik. Yakınları, büyük bir üzüntü içerisinde, annelerinin hayatta kalması için her türlü imkânı seferber ettiklerini söylüyorlardı.
İnsanları öldürmek için planlar kurmanıza, masraflar edip silahlar, bombalar, füzeler imal etmenize gerek yok ki; vakti gelen zaten gidiyor. Ölüm gibi bir hakikat karşımızda duruyorken, birbirimizi kırmanın, incitmenin ve hatta öldürmeye yeltenmenin anlamını kavramakta, anlamakta zorlanıyorum. Bir tarafta hayatlar kurtarmak için neredeyse tüm dünya feda ediliyor, diğer yanda ise yaşamları bitirmek için her kirli yol deneniyor…
ABD ve İsrail destekli IŞİD bölgeyi kana buluyor, ülkelerin bölünmesine zemin hazırlıyor, ses yok. Son bir haftadır Doğu Kudüs’ü, Gazze’yi bombalar altında bırakan Siyonist işgal güçleri yüzlerce masum ve mazlumu katletti, tık yok!.. Kaçırıldıktan sonra aynı gün cesedine ulaşılan 16 yaşındaki Muhammed Hasan Ebu Hudayr’ın, canlı canlı yakıldığı ortaya çıktı., çıt yok!
Bu canavarlığı, bu vahşeti, bu zulmü ve bu barbarlığı tel’in ediyor; eli kanlı bu teröristlerden iğrendiğimi ve bir gün döktükleri o kanlarda boğulacaklarını yineliyorum. Masum ve mazlum coğrafyalardan yükselen feryatlara kulak tıkayan sağır dünya, vahşeti göremeyen kör dünya, tel’in bile edemeyen sağır dünya; katledilenlerin acısını hissedemeyen kalpsiz dünyanın mukimleri, insan olduğunuzu ne vakit anlayacak, ne zaman fark edeceksiniz?!.

Dua silahına sarılalım. Zira o, çok büyük bir güçtür…
Şehid Şeyh Ahmed Yasin’in günümüz Müslümanlarına çağrısıyla sözlerimize bir ‘virgül’ koyuyorum… (,)
“Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler! Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başınıza gelen bu acı felâketler karşısında?”




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *