Zeynel Abidin Kılıç

Devletin din ile savaşı sürecektir!..

“İnsan ne fakirlikten, ne sürülmeden, ne hapisten, ne de ölümden korkmamalı, yalnız korkak olmaktan korkmalıdır” (Epictetos)
Siyaset ve siyasetçinin birçok tanımı var ama bana göre ‘insan idare etme sanatı’ en uygun tariftir. Pek çok zaman dilimlerinde bu tarif, ‘toplumu adam etme, ıslah etme sanatı’na da dönüşmüş, dönüştürülmeye çalışılmıştır. Şu son günlerde Bakan Asscher’ın aşırılıklarıyla başlayan süreçte siyaseti, ikinci şık daha iyi tarif ediyor olsa gerek.

Hollanda’da iç barış tehlikede!
Geçen sayıda, seçmenin diliyle seçilenlere seslendiğim ““Düşmansız ideoloji yaşamaz!” başlıklı makalemde, bizi adam etmek için uğraşan Asscher ve taifesine karşı, parlamentodaki temsilcilerimizin toplu hareket etmesini istemiştim. Bu makalemden rahatsız olan iki siyasetçimiz, kısa ama incitici bir tepkiyle bize seslerini duyurdular. Tepki mailini aldığım gün kendilerine göndermek üzere iki sayfalık bir mektup yazdım. Ancak, nefsi ve hissi olarak algılanacağı endişesiyle, yazdıklarım ‘gönderilmemiş mektuplar’ olarak arşivde yerlerini aldılar. Tahmin edeceğiniz üzere bu iki siyasetçimiz, partilerinin karşılarında dik duruş sergileyen, toplumun yanında olduklarını beyan eden ve bu sebeple de partilerinden ihraç edilen Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk idi. Yazdığım mektubun ellerine geçmemesinden dolayı mutluyum.

Bu iki siyasetçimizi ortaya koydukları bu erdemli tavırlarından dolayı tebrik ediyorum. Bu hassasiyetle yola devam ettikleri sürece bundan sonraki çalışmalarında yanlarında olacağımızı bilmelerini isterim. Gönderilmemiş mektubun son paragrafı da benzer bir cümle ile bitiyordu…

İslamiyet geleceği tehdit ediyor!
Özellikle son 20 yıldır, dünyayı yeniden şekillendirmek için insanlar, tezlerle, makalelerle, ısmarlama raporlarla yönlendiriliyorlar.
‘90’lı yılların başında, Japon asıllı Amerikalı Sosyal Bilimci Francis Fukuyama, ‘Tarihin Sonu’ teziyle, Liberalizm adı altında Batı kültürünü ve değerlerini tüm dünyaya kabul ettirme, yerleştirme uğraşı vermişti. Fukuyama’nın tezi, gelişmekte olan ülkelerin içerisinde yakılan tefrika ateşiyle doğrulanma mücadelesi vermekte.

Bir başka Amerikalı Siyaset Bilimcisi, Samuel P. Huntington ‘Medeniyetler Çatışması’ adlı tezinde, uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini iddia ediyordu. Bu tez de, Ortadoğu’da kendisini ifade eder durumdadır.
‘90’lı yılların sonunda ise, içerisinde yaşadığımız ülkenin bilim ve siyaset adamları, araştırma kurumları kolları sıvadılar ve ‘çok kültürlü yaşamın bir hayal olduğunu ve bir drama hâline dönüşeceğini’ bildiren makaleler, raporlar yayımlamaya başladılar.

Multiculturele drama…
1999 yılının sonlarında Sosyal Kültürel Planlama Bürosu(SCP)’nun ülkede ikamet eden yabancılarla ilgili hazırladığı rapor kaynak gösterilerek başlatılan tartışmaya, siyasetçiler, bilim adamları, eğitimciler, yazarlar neredeyse tam kadro katıldılar. Rapor ekseninde sürdürülen tartışmalarda, yakın bir gelecekte Hollanda’da sosyal barışın tehlikeye girebileceği yorumları yapıldı.
Ardından, NRC Handelsblad Gazetesi’nin 29 Ocak 2000 tarihli nüshasında bu araştırmaya atfen Paul Scheffer bir makale yayımladı ve yer yerinden oynadı. ‘Multiculturele Drama’ başlıklı makalesinde Paul Scheffer, ‘ülkede yaşayan yabancıların ekonomik, sosyal ve kültürel geri kalmışlığının altını çizerek, hükûmetin göçmenlerle ilgili politikasını ağır bir dille eleştiriyor, 2015 yılında Hollanda’daki yabancı nüfusun 2 milyona ulaşacağını ve bu gidişatın ülkede iç barışı tehdit eder hâle gelebileceği iddiasında’ bulunuyordu.

Bu iddiasını da şu temele dayandırıyordu: Güya hükûmet, göçmenlerin sosyal ve ekonomik geri kalmışlıklarını ortadan kaldırmak yerine, onların kültürlerini yaşamalarına geniş yer ve fırsat vererek göçmenleri çıkmaza sokuyormuş…

Dönemin PvdA milletvekillerinden Wouter Gortzak ise bu ısmarlama rapor ve makalelerden aldığı gazla (tıpkı parti arkadaşı Asscher gibi) Trouw Gazetesi’ne yazdığı bir makalede, ‘Hollanda’daki çok kültürlü yaşamın önündeki tek engelin İslamiyet olduğunu’ saçmalıyordu. Gortzak, ‘Çok Kültürlü Yaşam Modeli’ni tartışırken, ‘İslami kesimin faaliyet ve hayat tarzlarının gözden kaçırılmaması gerektiğine vurgu yaparak, Müslümanların gelecekte büyük sorunlara neden olabileceğini ve onları kendilerine benzetmedikleri müddetçe bunun faturasının ağır olacağını’ iddia ediyordu.
Yine aynı dönemlerde, özellikle VVD’li Frits Bolkestein, “Buraya gelen yabancıları kendi hâllerine bırakmamalıyız. Onlara sınırlar çizmeliyiz. Ve, ‘arkadaş sen eğer burada yaşamak istiyorsan, bunun sonucu şudur, şunlara dikkat etmen, şöyle bir kimlik geliştirmen lazım, şuralar bizim kırmızı çizgimizdir, buralarda fazla dolaşmayın’ gibi bir yol haritası çizersek ve bunları söylersek, o cahil topluma yardımcı olmuş oluruz. Onların bu toplumda başarılı ve rahat bir şekilde yaşamalarının da yolunu açmış oluruz.” diyecek kadar ileri gitmiş ancak bu, o aşamada sadece bir politikacının söylemi olarak kalmış, bir tartışmaya dönmeden kapanmıştı.

Bir sahtekârlık örneği…
Bu bilinçli dezenformasyon ısrarla sürdürülürken, biz hep tartışmaların dışında kalmayı yeğledik. Hâlbuki adamlar bizi konuşuyor, bizi tartışıyor, bizi adam etmeye uğraşıyorlardı.
Acizane bendeniz o günlerde yazılarımla, toplum önderlerini, siyasetçileri karşıma alma pahasına bu noktada yapılması gerekenleri yapmaya, onları harekete geçirmeye uğraşıyordum.

Maalesef, bu süreçte hiçbir şey yapılamadı ve yazılanlar, çizilenler, günü, zamanı geldiğinde alınmak üzere raflara kaldırıldı.
Ne zamanki 11 Eylül oldu, Theo van Gogh öldürüldü, toplumsal gerilimler belirginleşti, kutuplaşmalar oluştu, Ortadoğu’daki olaylar başladı, Bolkestein ve avanesinin 90’lı yıllarda dillendirdiği ‘toplumu adam etme teorisi’ son beş yıldır hâkim düşünceye dönüştü ve artık adamlar açık açık, bağıra bağıra bizi adam edeceklerini dillendiriyorlar.
Ne diyorlar? “Eğer geri kalmışlık konumunuzdan kurtulmak istiyorsanız, kendi dilinizi, dininizi, kültürünüzü unutun! Eğer bizlere benzerseniz bizlerle eşit konuma gelebilirsiniz” Bu iğrenç isteği seslendirenler, bunu bizim hayrımızı düşünerek yaptıklarını da söylemeden geçemiyorlar.

“Arap Sonbaharı” raporu
Hâkim bir kültürün azınlık bir kesimden bu denli korkmasını gerektirecek olağan bir durum var mı? Hayır, yok… O hâlde egemen kültürün göçmenler üzerindeki bu baskısının sebebi nedir? Sebep tek şeydir: İslam…
Seküler Devletin, din ile savaşı hele ki İslam’la mücadelesi ebediyete dek sürecektir.
Pek çok azınlık grup yaşıyor Hollanda’da. Mesela Çinliler…

Araştırma raportörü Nico Landman bile Asscher’ı yalanlıyor. Asscher’ın iddialarını çürüten raporda öne çıkan ‘kapalı toplum, şeffaf olmama hâli’ Çinlileri daha çok anlatmıyor mu? Çinliler, dışa daha kapalılar ve kendi kültürlerini olması gerektiği gibi özgürce yaşıyorlar.
Biz sizin bu alanda verdiğiniz mücadeleyi ne için verdiğinizi anlıyoruz, ama asla haklı bulmuyoruz. Siz kendi kafanızdaki din anlayışından korkuyorsunuz. İslam’ı bilmiyor, tanımıyorsunuz. Bu suç bizim. Bunun hesabını vermekte de zorlanacağız.

Hiçbir dayanağı olmayan hazırlattığınız o ısmarlama raporunuzdan çıkan, Türk gençlerinin IŞİD yanlısı olduğu iddiası ise hepten yalandır. Araştırma, kafanıza koyduğunuz dört kuruluşu töhmet altında bırakmak, haksızlığınıza meşruiyet kazandırmak için hazırlanan bir paçavradan başka bir şey değildir.
Ey Asscher, benim sülalemde Hollanda’da yaşayan 20 tane pırıl pırıl genç var. Hepsi de, Batı ve ABD destekli olduğuna inandığı ve asla İslam’ı temsil etmediğini bildiği IŞİD belasının karşısında. Ve onlar gibi on binlerce genç var. Bunların görüşlerini raporda hangi kefeye koyacaksınız?
Ey kanaat önderleri, bunca yaşanandan sonra sizler hâlâ koltuklarınızda mısınız? Ta buralara kadar duyulan vicdanınızın sesini nasıl susturacaksınız? Her şeyden önce bir araya gelmeye, birlikte hareket etmeye ve sizi anlamayanlara kendinizi anlatmaya çalışmalısınız… Şimdilik çözüm bu!..




One thought on “Devletin din ile savaşı sürecektir!..

  1. N.Yasak

    Sayin Zeynel Abidin Kilic bey,Bir Arada Yaşama Ahlâkı
    Farklılık dinamizmdir. Daha iyiyi üretmek, iyide yarışmak için bir fırsattır. İslâm tarihinin en parlak başarıları, farklılıkların olduğu şehirlerde, kültür havzalarında elde edildi. Üstelik biz farklılıklarla yaşamayı, onlarla zenginleşmeyi bilen bir medeniyetin vârisleriyiz.Çağımız “çoğulculuk” çağı. Her şeyin farklılaştığı, sayısının arttığı bir devran. Kadim bilgeler farklılıkları azaltmak, insanı tevhide ulaştırmak için çaba sarfederken, biz her şeyi farklı kılmaya çalışıyoruz. Sayısı artan her şeyin özgürlüğümüzü arttıracağını düşünüyoruz. Öyle ya, özgürlük, “seçme hakkı” demek değil mi? Seçme hakkınız ne kadar çoğalırsa, özgürlük alanınız da o kadar artar!
    Tüketim alışkanlıklarımız da bu zihniyete göre şekilleniyor. Kapitalizm daha iyi ürün vermek için değil, daha fazla çeşit üretmek için çalışıyor. Bunun da sebebi insanları özgür kılmak değil, onlara daha fazla seçme hakkı sunmak değil. Sebep tek ve basit: Daha fazla para kazanmak. Oysa bir “adam zengin olmaz” çünkü bütün maddi istekler gibi zenginliğin de sınırı yoktur. Adam “zengin” olmaz, çünkü insan hep daha
    fazlasını ister. Zengin olmanın bir doygunluk noktası yoktur.İhtiyaçlarıyla arzularını birbirine karıştıran modern birey, hep daha fazlasına talip. Aslında bunda bizatihi kötü bir şey yok. Çünkü insan, dua edebildiği için isteyen bir varlıktır. Talep etmek, aslında fakr’ın yani Cenab-ı Hak karşısındaki fakirliğimizin, ona olan ihtiyacımızın bir sonucu. Talep etmek, kula mahsus. Dua da bir talepte bulunmaktır.Sorun istemekten, hatta daha fazlası nı istemekten değil, istediğimiz şeylerden kaynaklanıyor. Neyi istememiz gerektiğini bilmediğimiz için, her şeyin daha fazlasını istemenin erdem olduğunu zannediyoruz. Oysa insan sadece hayrın daha fazlasını istemeli. Her istediğinde hayır, yani “mutlak iyi” referans noktamız olmalı. İnsan uzun ömür isterken bile bunu hayır için istemeli. Mal, mülk, makam, ilim, saadet, huzur isterken de hep bu mutlak iyiyi referans alarak istemeli.İSLÂM VE ÇOĞULCULUK.Bu manada İslâm çokluğa karşı değildir. Zira yaradılış alemi çokluk ilkesi üzerine kuruludur. Dünya, tanımı gereği çoğuldur. Cenab-ı Hakk’ın mutlak birliği karşısında bu alemde her şey mutlak tevhidin dışındadır. Mutlak birlik, biriciklik sadece O’na mahsustur. Kendi kendine yeter olan, her şeyi var ederken kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan tek bir O’dur. O’nun dışındaki her şeyin bir başka şeye ihtiyacı vardır. Yani çokluk içindedir. Çokluk olmadan yaşayamaz.
    Fakat çokluğun amacı kaos üretmek değil, aslına rücu etmek yani tevhidde yeniden birleşmektir. Çokluğu anlamlı kılan, bütün varlıkların aynı kökten gelip, aynı yere döneceği gerçeğidir. Bu yüzden İslâm, alemdeki çokluk ile tevhid ilkesi arasında bir çelişki görmez. Çokluğa bakarak kaosu onaylamaz. Çokluğu gerekçe gösterip tevhidi, yani mutlak merkezi gereksiz ya da anlamsız bulan rölativizme şiddetle karşı çıkar.
    Modern çoğulculuğun temel sorunu burada çıkıyor karşımıza. İslâm çokluk içinde bir temel referans noktası olması gerektiğini söylerken, çağdaş plüralizm çokluğun kendisinin bir ilke olduğunu ileri sürüyor. İslâm çokluk içinde kaybolma tehlikesine karşı bizi tevhide, yani birliğe ve birlemeye davet ederken, modern çoğulculuk her şeyin aynı düzlemde, eşit olduğunu söylüyor. İslâm iyi ile kötü, doğru ile yanlış, adalet ile zulüm, aydınlık ile karanlık arasında kategorik bir ayrım yaparken, günümüz çoğulculuğu eşitlik ve hümanizm adı- na her tür hiyerarşiyi reddediyor. “Değerler hiyerarşisi”ni bir baskı sistemi olarak görüyor ve yerine alt üst edilmiş, dengesini ve merkezini yitirmiş bir değer sistemi koyuyor.ÇOĞULCULUK VE KAOS.Oysa bir referans çatısı, bir merkezi, dayanak noktası olmayan bir çoğulculuk bizi “çokluk içinde birliğe” değil, ancak zihin karışıklığına ve bir değerler kaosuna götürür. Bu yüzden pek çok kişi Hz. Mevlâna’nın “ne olursan ol, yine de gel” çağrısını ilkesiz, temelsiz, omurgasız bir hoşgörü mesajı olarak anlıyor. Oysa Hz. Mevlâna “gel” derken “gel ve nasılsan öyle kal” demiyor. Tam tersine “gel ve bu dergâhta yan, piş, olgunlaş” diyor. Yani bu hoşgörü dergâhına insan olmak için gel. Kendini ve başkalarını dönüştürmek, adalet ve hakkın şahidi olmak için gel.Farklılıkları kucaklayarak bir arada yaşamak ancak böyle bir referans çatısı, bir dayanak olduğu zaman mümkün olabilir. Ucu açık, sınırı olmayan, ilkesiz bir çoğulculuk bizi ahlâkî kaosa sürüklemenin yanı sıra sosyal düzeni de bozar.İslâm, bu dünyanın bir çokluk alemi olduğunu, insanların farklı özellik ve ihtiyaçlarla yaratıldığını bir veri olarak kabul eder. Kur’an-ı Kerim’de kabile ve toplulukların farklı şekillerde yaratıldığı, bundan amacın da “iyilikte yarış” olduğu ifade edilir. Bu yüzden klasik İslâm medeniyeti, kültürel, sanatsal ve sosyal manada muazzam bir renklilik ve çeşitlilik arz eder. Fakat bu zenginliğin altında derin bir birlik yatar: tek bir ideal ve hedef doğrultusunda yarışmak… Yani inançlı ve erdemli bir hayat inşa etmek için çaba göstermek…Farklılıkları bir çatışma ve kavga sebebi haline getirmemek için böyle bir ilkeye ve referans çatısına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Farklılıkları bir zenginlik olarak görmemiz gerekiyor. Ve bunu tesis edebilmek için muazzam bir insanî çabaya, dikkate, özene ihtiyacımız var.Fakat bu, bütün farklılıkları olduğu gibi kabul edip, “iyilikte yarış” idealinden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Farklılıkları kabul edeceğiz diye doğruyu emredip, yanlıştan men etme misyonumuzdan vaz geçemeyiz. Aksi halde çokluğun ve çoğulculuğun bütün ahlâkî ilkeleri rölativize ettiğini, yani anlamsızlaştırdığını zımnen kabul etmiş oluruz.Hem Türkiye’deki hem de Batı’daki çoğulculuk tartışmalarında bu hassas nokta genellikle gözden kaçırılıyor. Batı’da çoğulculuk genellikle “batı-içi çoğulculuk” olarak tanımlanıyor. Yani çoğulculuk ve hoşgörünün sınırları Batı dışı din, kültür ve toplumlarda bitiyor. Örneğin dinler arası ilişkiler toplantılarında genellikle yahudi-hıristiyan diyalogu öne çıkarken Avrupa’daki sayıları 20 milyonu aşan müslümanlar genellikle bu sürecin dışında görülüyor.Türkiye’de de bir müddettir çoğulculuk tartışmaları devam ediyor. “Farklı yaşam tarzlarına saygı”, “siyasi merkeze oturma”, “cumhuriyetin temel değerlerine sahip çıkma”, vs. adına adeta ilkesi, hedefi, çerçevesi, helal ve haramı olmayan bir çoğulculuk felsefesi üretiliyor. Herkesi ve her şeyi kucaklayacağız diye temel ilkeler tartışma ve pazarlık konusu yapılıyor. Saygı duymak, kavga etmemek ve eleştiri hakkını kullanmak birbirine giriyor. Birini yapınca diğerinden feragat etmek zorundaymışsınız gibi bir durum ortaya çıkıyor.FARKLILIKLARI KUCAKLARKEN…Farklılıkları kucaklamak adına iki şeyde ısrar etmek zorundayız. Birincisi bütün farklılıkları aşan, onların üstünde ve ötesinde bir referans çatısının olması gerektiği yönünde ortak bir iradeye ihtiyacımız var. Böyle bir ortak çatı olmadığında toplumsal kaosun, ahlâkî çözülmenin kaçınılmaz olduğunu görmemiz gerekiyor.Bu temel referans çerçevesini belirlemek, güçlendirmek ve yaygınlaştırmak için hepimizin büyük bir özveriyle gayret sarfetmesi gerekiyor. İkinci olarak bu çerçeveyi belirlerken kendi tezlerimizde, tabir yerindeyse kendi inanç ve değerlerimizin “biricikliğinde” ısrarcı olmamız gerekiyor. Aksi halde birilerinin ilkesiz ve amaçsız bir şekilde belirlediği bir çerçeveye taraf olmak, bizi etken değil, edilgen yapar. Senaryo yazıcısı değil, bir figüran yapar. Böyle bir ahlâkî çerçevede İslâm’ın, Kur’an’ın ve Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in örnek yaşamının yol gösterici olması kaçınılmazdır.Bu, toplumsal farklılıklarımıza despotça ve baskıcı bir şekilde yaklaşmak demek değildir. Biz yıllardır bu korkuyla en temel ve açık seçik doğ- ruları bile ifade etmekten kaçındık. Gerek Türkiye’deki gerekse Türkiye dışındaki tartışmalarda ürkek, utangaç, çekingen, ezik bir edayla “acaba ne derler” kaygısını taşıdık. Bu kaygıyı bugün bile pek çok yerde ve platformda görmek mümkün.Çoğulculuk despotizmine karşı direnmenin yolu, yüksek bir ahlâkî referans çatısında buluşmak, farklılıkları bu referans çatısına göre hoşgörmektir. Yoksa ne İslâm ne de akıl, “ne olsa gider” türünden bir çoğulculuğa ve hoşgörüye tahammül edebilir.Farklılık dinamizmdir. Daha iyiyi üretmek, iyide yarışmak için bir fırsattır. İslâm tarihinin en parlak başarıları, farklılıkların olduğu şehirlerde, kültür havzalarında elde edildi. Üstelik biz farklılıklarla yaşamayı, onlarla zenginleşmeyi bilen bir medeniyetin vârisleriyiz.Bugün bu mirasa günümüz şartlarında yeniden hayatiyet kazandırmak zorundayız. Bunu yaparken aşırılıklardan kaçınmak ve orta yolu bulmak bize düşüyor. Farklılıkları kucaklamaya, herkesi saygı ve hoşgörüyle kucaklamaya evet. Farklılıkları bir zenginlik olarak görmeye de evet. Ama aynı zamanda ortak bir referans çatısına da evet. Temel ahlâkî değerlerin hayatımıza yön vermesine de evet.Bir Arada Yaşayabilmek Ama Nasıl?

    Çoğulculuk, ister İslâm ve Batı toplumlarını kapsasın, ister müslüman dünyasını, belli ilkelere dayanmak zorunda. Bu ilkelerin başında hakikatin mutlak ve evrensel oluşu geliyor. Ötekine saygı, farklılıkları kucaklamak, ancak bu ilke kabul edildiğinde anlamlı hale gelebilir.Çoğulculuk, çok kültürlülük ve bir arada yaşama tartışmaları giderek yaygınlık kazanıyor. Doğulu ve Batılı pek çok kişi, farklı din ve kültürlerin bir arada yaşamasının modern dünyanın en büyük sorunu olduğunu söylüyor. Tartışmaya, devlet makamlarından üniversitelere, köşe yazılarından filmlere kadar her alanda rastlamak mümkün. Peki önemi bu kadar vurgulanan bu bir arada yaşama modeli tam olarak nedir? Hangi ilkelere dayanıyor? Farklı toplumlar, mesela Avrupalılar ve Türkler, bu kavramla aynı şeyleri mi kastediyorlar? Yoksa aynı kelimelere farklı anlamlar mı yüklüyorlar?Batı toplumlarında hakim olan söyleme göre çoğulculuk, farklı kültür, din, inanç ve görüşlerin bir arada yaşaması fikrini ifade ediyor. İnsanlar arasındaki farklılıklar, doğal ve hatta kaçınılmaz bir gerçek olarak görülüyor. Toplumsal ve küresel barış, bu farklılıkları kabul etmekten geçiyor. Fakat sorun sadece bu farklılıkları görme ve tanıma meselesinden ibaret değil. Farklılıkları tanımak, aynı zamanda siyasi ve toplumsal düzeni ve hukuk sistemini buna göre tanzim etmeyi gerektiriyor. Batının çoğulculuk anlayışı.Batılı çoğulculuk, “hakikat”i insanların yapıp-ettiği ve tanımladığı bir şey olarak görüyor. Buna göre tarihi ve toplumsal şartların üstünde “mutlak hakikat” diye bir şey yok. Her hakikat iddiası, belli şartların ürünü olarak ortaya çıkıyor. Bu yüzden kimsenin kendi özgül şartlarını mutlaklaştırmaya hakkı yok. Yine bu sebepten, toplumsal barış için herkesin kendi hakikatini tarihi ve izafi bir durum olarak tanımlaması gerekiyor.Bu ön kabulün arkasında yatan felsefi görüş, hakikatin izafi olduğu fikridir. Bu anlayışa göre iyilik, doğruluk, erdemlilik, hak ve batıl gibi değer yüklü kavramlar, ancak belli tarihi ve toplumsal şartlarda anlamı olan kavramlardır. Yani şartlara bağlı olarak anlam kazanırlar. Bu yüzden de farklı tarihi ve sosyal şartlarda farklı doğrular ortaya çıkar.Şüphesiz hakikatin farklı tarihi ve sosyal şartlarda tatbik edilmesi ve ete-kemiğe bürünmesi, farklı biçim ve renklerde olur. İslâm, bu gerçeği en başından beri tanıdığı için, insanlar arasındaki farklılıkları Yaratıcı’nın bir rahmet ve nimeti olarak tanımlamıştır. Nitekim, İslâm tarihine baktığımızda bu farklılıkların çeşitli biçimlerde ortaya çıktığını ve muazzam bir müslüman mozaiğine dönüştüğünü görüyoruz. Endonezya’dan Fas’a uzanan İslâm dünyası, bugün bu zenginliği bütün ihtişamıyla sergiliyor. Mimar Sinan’ın camilerinden Tac Mahal’e, Malezyalı balıkçılardan Mısırlı taş ustalarına, Türk hattatlardan Afrikalı müslüman denizcilere kadar çok geniş bir yelpazeye yayılan İslâm toplumu ve kültürü, rengârenk çiçeklerden oluşan bir bahçeyi andırıyor.
    Kısacası kültürel, etnik, coğrafi farklılıkları kucaklamak, bizim tarihimizin önemli başarılarından biridir. İslâm geleneğindeki farklılıkları kucaklamak ile bugün gündemde olan çoğulculuk arasındaki fark, temel bir felsefi kabulden kaynaklanıyor. O da hakikatin tezahür biçimlerinin değil, bizatihi hakikatin kendisinin görece, tarihi ve değişken bir şey olduğu inancıdır.Çoğulculuk ve rölativizm tehlikesi.Bu iki görüş arasındaki derin farkı görmek zor değil. Hakikatin bir ve mutlak olduğunu söylemek, onun ortaya çıkış biçimlerinin yeknesak ve monoton olduğu anlamına gelmez. Doğruyu söylemek, mutlak bir hakikattir. Zaman ve mekâna göre değişmez. Ama farklı şartlar, aynı doğrunun farklı biçimlerde ifade edilmesini gerektirebilir. Nitekim düşünce ve kültür tarihinin zenginliği, bu farklı tezahür biçimlerinin bir sahnesi gibidir. Bu, “doğruyu söylemek” ilkesinin, belli tarihi ve sosyal şartlarda ortaya çıkmış bir inanç olduğu anlamına gelmez.
    Aynı ilkeyi, bütün ahlâkî ilkelere, temel inanç konularına ve davranış kurallarına uygulayabiliriz. Örneğin Allah inancı evrensel bir olgudur, çünkü fıtrîdir, yani insanın var olma şartlarından birisidir. İnsanlar Allah’a olan inançlarını şiir, felsefe, tasavvuf, kelâm gibi değişik diller kullanarak ifade edebilirler. Allah’ı güzel isimleriyle anabilir, O’nunla farklı ubudiyet, kurbiyet ve dostluk ilişkileri kurabilirler.Bütün bunların altında yatan temel ilke, tek tanrı inancıdır. Yani tevhiddir . Buradaki mutlak hakikat, Cenab-ı Hakk’ın bir ve tek olmasıdır. Sadece O’na kulluk edilmesidir. Çoğulculuk adına, tevhid dışındaki inanç biçimlerini doğru kabul ettiğimizde, farklılıkları kucaklamış olmaz, çok temel bir hata yapmış oluruz. Nasıl çoğulculuk adına “iki kere iki beş eder diyen de haklıdır” demiyorsak, aynı şekilde temel doğrular konusundaki hatalara da göz yumamayız. Çünkü böylesine temel bir hata üzerine ise ne tutarlı bir düşünce sistemi geliştirebilir, ne de toplumsal huzur ve barışı temin edebiliriz.Demek ki sorun, farklılıkların tanınması değil, hangi ilkelere göre kabul veya red edileceği üzerinde odaklanıyor. İslâm geleneğiyle Batı düşüncesinin ayrıldığı ana noktalardan birisi budur. Bunun somut göstergelerini bugün pek çok alanda müşahede ediyoruz. Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bu konular daha da önem kazanacak. Eğer biz yeteri kadar hazırlıklı olmazsak, çoğulculuk ve çok kültürlülük adına en temel doğrularımızdan vazgeçmek durumunda kalabiliriz. Açık-seçik bir doğrudan vazgeçmek, farklılıkları kucaklamak olur mu? Öyle olursa, bizim bu ‘çoğul’ yapı içindeki yerimiz ne olacak?Demek ki çoğulculuk dediğimiz şeyin de belli ilkelere bağlı olması gerekiyor. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler” türü liberal bir çoğulculuk, orta ve uzun vadede ahlâkî ve toplumsal değerlerin aşınmasına yol açacaktır. Batılı toplumlar bu acı tecrübeyi farklı biçimlerde yaşadılar. Bugünkü çoğulculuk arayışları bu tecrübelerden ders çıkarmayı hedefliyor. Ama baştaki ilkeler küresel kapitalizmin dayatmalarına boyun eğdiği için bu projenin başarılı olma şansı neredeyse yok. Söylem ile gerçeklik arasındaki fark.Burada bir hususa daha temas edelim. Batı toplumlarının yaşadığı fiilî gerçeklik ile geliştirdikleri söylemler arasında derin bir mesafe var. Batılı olmayan toplumlar söz konusu olduğunda Batı’daki çoğulculuk söylemleri farklı bir niteliğe bürünüyor. Evrensel kardeşlik ve çoğulculuk fikri, yerini Batı ile mesela İslâm arasındaki temel değer ayrılıklarına bırakıyor. Farklılık, bir anda çatışmaya dönüşüyor. Medeniyetler çatışması ve tarihin sonu tezleri, dahası var: Küresel kapitalizm çoğulculuğu yeni pazar alanlarının üretilmesi olarak görüyor. Kapitalizmin temel kaygısı, malını herkese satmak. Kapitalist sistem bunun önündeki muhtemel engelleri ortadan kaldırmak için her şeyi yapabilir. Bunun için gerekirse çoğulculuğu destekleyebilir ya da ona karşı çıkabilir. Örneğin Amerika’nın “Çin’de çoğulculuk yaygınlaşmalı” çağrısının arkasında, Amerikan mallarının Çin pazarına daha rahat girebilmesi var.Burada çoğulculuk, geleneksel Çin kültürünün canlandırılmasını değil, daha fazla Amerikan ürünlerin tüketilmesini ifade ediyor. Madonna’nın kasetleri ve Barbi bebekleri Çin pazarına girince, Çin çoğulcu, ılımlı, vs. bir ülke oluyor. Bunların yerine Çinliler kendi bebeklerini, vs. ürettiklerinde, Çin kapalı bir toplum oluyor! Çoğulculuk söyleminin bu ‘maddi’ tarafını göz ardı ettiğimizde büyük bir hata yapmış oluruz.Çoğulculuk ister İslâm ve Batı toplumlarını kapsasın, ister müslüman dünyasını, belli ilkelere dayanmak zorunda. Bu ilkelerin başında hakikatin mutlak ve evrensel oluşu geliyor. Ötekine saygı, farklılıkları kucaklamak, ancak bu ilke kabul edildiğinde anlamlı hale gelebilir. Kur’an’ın , yaradılış alemindeki ve insanlar topluluğundaki muazzam çeşitliliği vurgularken tevhid inancı üzerinde ısrar etmesi, bu temel ilkenin öneminden kaynaklanıyor.‘Çokluk içinde birlik’ (vahdet fî kesret), ancak bir(lik)in ne olduğu açıklık kazandığında bir anlam ifade edebilir. İlkesi, sınırı, ölçüsü olmayan bir çoğulculuk bizi ancak rölativizme ve değerlerin aşınmasına, bu ise toplumsal çöküşe Bu Güvensizlikle Nereye?

    Sebebi ne olursa olsun, bir toplumun içinde imanın keyfiyeti kalplerde azalır; bir tarafta fakirlik ve ihtiyaç, diğer tarafta sefahat ve ihtişam çoğalırsa, toplumda güven bunalımı ortaya çıkar.

    Bizler geçmişte rüzgâr ektik. Din, ahlâk ve maneviyat adına ne varsa aşındırdık. Şimdi ise, fırtına biçiyoruz.

    Doğruluk, güven ve itimat büyük ölçüde ortadan kalktı. Hile, sahtecilik, döneklik, iffetsizlik normal faaliyetlerden sayılmaya başlandı. Bu toz-duman içinde tilkiler insan postuna büründü.

    Aslında fırtına henüz başlamadı. Bu toplum manevi bir atılım yapmadıkça, asıl felaketi önümüzdeki 5-10 yıl içinde beklemek kehanet sayılmamalı.

    İnsanların malları, canları, ırzları belki bugünkünden yüz kat daha fazla tehdit altında kalacak. Belki bazı sokaklarda gündüz dolaşabilmek cesaret isteyecek. Ne yazık ki bu akıbetin ipuçları gözden kaçmayacak kadar açık.

    Emanetin tamamen kaybolacağını, dürüst insanların, “falanca kabilede/toplulukta dürüst insanlar varmış” diye parmakla gösterileceği günleri haber veren hadis-i şerif, çok yakın zamanları anlatıyor gibi…

    Bugünün dünyasında her yerde, her konuda eksikliğini hissettiren güven eksikliği, en büyük ahlâk sorunlarından biri olarak hayatımızı derinden etkiliyor. İnsanları “emin” kılan, güvenilir yapan değerlerden kopmanın meş’um bedeli, aslında çok daha önce kapımızı çalabilirdi.

    Fakat bunca tahribata rağmen, taklidî de olsa sinelerdeki pırıltıları tamamen yok olmayan imanın hayatımızdaki tezahürleri, kötü akıbeti geciktirebildi. İslâm’ın geleneklerimize yansıyan güzellikleri, az da olsa zekât ve yardımlaşmanın sıcak atmosferi, toplumu derinden sarsabilecek fırtınayı bir süreliğine erteledi. Güveni yeniden inşa etmek

    Oysa insanlar “kimseye güvenmeyeceksin” dediklerinde, kendilerinin güvenlik alanını da daralttığının farkında değil. “Safdillik” olarak alaya alınan güven duygusu, insan oluşumuzun kurucu unsurlarından biridir. Çünkü insan her şeyden önce Allah’a inanmak ve güvenmek zorunda. Hz. Peygamber Efendimiz bir hadisinde “Allah hakkında hüsn-ü zan sahibi olun” diyor. Bu hüsn-ü zan tavrını bütün varlık alemine karşı göstermeden itminan bulmamız mümkün mü?

    Bizim bu güvensizlik aşılayan tavıra karşı, inadına güvenmemiz ve güvenden yana olmamız gerekiyor. İnsan birisine güvenip karşılığını bulamadığında sadece kendisi adına zarar görmüş olur. Ve bu tür hadiselerin hergün vuku bulduğunu inkâr etmek mümkün değil. Fakat “safdillik” yapmak adına güven ilkesini ayakta tuttuğumuzda, varoluşa ilişkin çok daha derin ve ahlâklı bir tavra sahip çıkmış oluyoruz. Bizi birey ve toplum olarak ayakta tutan şey aslında budur. Çünkü “saf-dil” olmak, temiz kalpli olmak demektir. Bu ise hiç de yabana atılamayacak bir haslettir!

    Güven, toplumu bir arada tutan en önemli sermayedir. Ekonomik istikrar, toplumsal huzur, sosyal dayanışma ancak güven ile mümkün. Türkiyeli-Hollandali bir toplum olarak kendi sesini bulacaksa, bu ancak kendine güvenmesiyle olacak. İman, emniyet, emanet ve bütün bunların hasılası olan itminan için, gelin güven binasını yeniden inşa edelim. En şüpheci ve karamsar olanlarımıza bile, güvenmenin mümkün, dahası güzel bir şey olduğunu gösterelim ve dua ile

    Reply

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *