Zeynel Abidin Kılıç

Eylüllere rağmen umuda tutunmak…

“En kolayıdır kaybetmek, mesele kazanmak için uğraşmakta. Savaşmadan esir olacağına, savaşarak ölmeli insan aslında” (Che Guevara)

Emperyalist güruhun yoğun mesai ile işbaşı yaptığı ayın içerisindeyiz; Eylül’deyiz…
Aylarca, insanlar arasına ektikleri fitneleri biçtikleri aydayız; Eylül’deyiz…
Türkiye’de, kardeş kavgasının fitilini ateşleyen, ardından da o fitili söndürmek için kurtarıcılığa soyunan işbirlikçi cuntanın eliyle, Türkiye’nin onlarca yıl geriye götürüldüğü, karartıldığı aydayız; Eylül’deyiz…
Afganistan ve Irak’ı işgal etmek için kendi halkını gözünü kırpmadan öldüren, kuleleri yerle bir eden emperyalist çetenin yine çıkarları uğruna milyonlarca masum ve mazlumu katlettiği, zindanlara soktuğu, vatanlarından sürdüğü ayın içerisindeyiz; Eylül’deyiz…
Yine Eylül’deyiz ve yine emperyalist güruh işbaşında. Kana doymayan kan içici vampirlerin yeni tezgahıyla mazlum coğrafyalar yeni ölümlerin, yepyeni zulümlerin, en vahşi terörizmin, sürgün ve zindanların havasını solumaya başladılar bile.
Taliban’a karşı El Kaide’nin oluşumuna zemin hazırlayan ve onun her türlü ihtiyacını karşılayan, destekleyen emperyalist kapitalizm ve ırkçı siyonizm, şimdi de o bölgedeki hâkimiyetini sürdürmek için yine kendi ürettiği IŞİD belasından bölge halkını kurtarmaya hazırlanıyor.

El Kaide’yi bitirmek bahanesiyle yola çıkan vahşi kapitalizm, milyonlarca masum ve mazluma ölüm yağdırmıştı. Şimdi de IŞİD’i bitirmek için yola çıkmaya hazırlananlar, aynı şekilde milyonların hayatına kast etmiş durumdalar. Tezgah aynı, oyun aynı, hikâye aynı, oyuncu ve figüranlar farklı.
Dünya halkları da bu masala her zaman olduğu gibi inanıyor ve emperyalist güruha destek veriyor. En acısı da, Müslüman olduklarını iddia eden işbirlikçi aşağılık bir zümrenin bu oyuna gelmesi ve emperyalist çeteyle hareket etmesidir. Bu oyunu tersine çevirmek hiç de zor değil. Yeter ki, zalimlerin zulmüne ortak olan; yanımızdaki işbirlikçi hainleri iyi tanıyalım.
Şimdi o hainler, bölgeyi kana bulayan, oranın yer altı ve yer üstü zenginliğine göz diken emperyalist güruhtan yardım istiyorlar, işgalci taifeyi o bölgede ağırlamaya hazırlanıyorlar. Bu nasıl bir züldür, bu nasıl bir zihin kirliliğidir…
Gecenin en karanlık anı, şafağın yaklaştığı andır… Bu zulmün darağacına asılacağı, çarmıha gerileceği gün yakındır. Zira Rabbim müjdeyi veriyor: “O zulmedenler yakında nasıl bir inkılâb ile sarsılacaklarını bileceklerdir.”
Ne vakit mi? Dağların, göklerin ve arzın almaya cesaret edemediği emaneti omzuna alan insanın, bu emanete kıymet verdiği, layıkıyla koruduğu, hakkıyla sahip çıktığı ve onun sorumluluğunu yerine getirdiği vakit…

Dünürlerin meydan muharebesi…
Bulgur kaynatmak için komşusundan kazan almaya giden anam, komşu kızını görüp beğenmiş; kazanı kendisine, kızı da bana isteyip gelmişti. Günümüzde, anne ve babasının tavsiye ettiği kız ya da erkekle evlenen kaç genç vardır etrafınızda? Kalmadı değil mi!..
Rahmetli babam da, ‘dört atanın hakkı birdir’ diyerek, eşimin ailesine de aynı değeri vermemi, aynı sevgi ve saygıyı beslememi öğütlerdi.
Çok değil, 30 yıl önceydi bu yaşananlar. Ne çok şey değişti bu kısa zaman içerisinde. İnsanlar inandıkları gibi değil, yaşadıkları gibi inanmaya başladılar. Bu yanlış algı insanların hayatının her alanını etki altına aldı.
“Kur’an edebiyat değil, hayattır; dolayısıyla O’na bir düşünce tarzı değil, bir yaşama tarzı olarak bakılmalıdır.” diyen Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, bu durumu ne güzel özetliyor.
Anne ve babalarının yükünü azalttılar çocuklar. Anam gibi oğluna kız, kızına damat arayan ebeveynler kalmadı artık. Çocuklar kendi işlerini kendileri yapıyorlar. Bu, iyi ve olumlu bir gelişme gibi görülebilir. Evlenecek olanların kendi eşlerini seçmesi kadar doğal ne olabilir ki…
İyi de, yüzde 60’lara varan boşanma oranlarını ve ‘hısım’ olması beklenilen ailelerin düğün öncesi ve sonrası birbirleriyle ‘hasım’ olmaları nasıl izah edilmeli?
Her gün bu tür üzücü olayların onlarcası yaşanıyor. Ama son zamanlarda şahitlik ettiğim iki olay beni derinden sarstı ve üzdü.
Cehaletin kurbanı olmak, değerlerimizden kopmak, kendimizden başkasını yok saymak bizlere neler kaybettiriyor, çok büyük ve acı bedeller ödettiriyor.
Aileler artık “Çocuklar mutlu olsunlar da, bizi sevip saymasınlar, gidip gelmesinler” türünden sözler bile söylemeye başladılar. Ne acı bir durum.
Aileyi yok sayarak aile kurulmaz. Anne ve babanın uzağında saadet aranmaz. Gelin ya da damadı kendinize benzetme gayretiyle huzur bulunmaz. Altınla, parayla, yatla katla mutlu olunmaz. Hele ki bir ananın döktüğü gözyaşı üzerine asla yuva kurulmaz. O yuva, o gözyaşı selinin önünde bir çöp gibi sürüklenir ve kurtarmak için uzanan her eli de kendi karanlığına çeker. Zira o bir anadır. Gelini de damadı da 9 ay karnında taşıyan, o canı dünyaya getirmek için canını hiçe sayan, en ağır sancıları bile tebessümle karşılayan analar ağlarsa, evlilik müessesesinin üzerini kara bulutlar sarar; sadece onu ağlatanlar değil dünya ağlar… Anne ve babayı öteleyerek kurulan yuvanın temeli çürüktür, her an çökebilir.
Sevgi ekseninde buluşan ve bizleri de anne baba olarak bu eksen etrafında bir araya getiren çocuklarımızın evlilik kararlarına saygı duyalım, tecrübelerimizle onların önlerine aydınlık bir yol açalım; o yol ve yolculukta aileler olarak birbirimize yoldaş olalım.
Bunca yaşanan onca acı olaydan sonra, evliliğe bakış açımızı gözden geçirelim ve yeniden şekillendirelim. Saadet asrı ve o döneme ışık tutan, yol gösteren Kutlu Nebi, en güzel örnek olarak karşımızda duruyor. Bize o medeniyetin ışığı, ruhu yeter; başka arayışlar içerisine girmeye ne hacet!..
Üstad Necip Fazıl ne güzel bir ölçü veriyor bizlere… “Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim; Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”

Şen olsun düğünlerimiz…
Komplo teorisi değil, felaket tellallığı hiç değil ama el attığımız her şeyi bozduğumuzu söylemek zorundayım. Yarısı dolu olan bardağa ilk baktığımda, dolu olan bölümünü görmeme rağmen dünyanın her geçen gün daha da bozulduğuna şahitlik ediyorum.
Düğünlerimiz de öyle… Henüz 8-9 yaşındayken köyümde 40 yıl önce yapılan düğünleri hatırlıyor ve o güzellikleri etrafımla paylaşıyorum da, daha 3 ay önce katıldığım bir düğünü anımsamıyor ya da onu bir gürültü yoğunluğu olarak hatırlıyorsam, burada da bir sıkıntımız var demektir. Kimi görsem düğünlerden şikâyetçi. Ama hiç kimse bunu düzeltmek için adım atmıyor.
Bizim Ünal Hoca’mız, ta Danimarka’ya düğüne gidiyor. Salon atmosferi onu rahatsız ediyor ve kış günü düğün bitene kadar sokaklarda dolaşıp duruyor. Onun bu hâlini gören biri ‘neden salona girmediğini’ soruyor. Ünal Hocam, kendinden emin olarak cevaplıyor: “Düğün ortamı beni rahatsız ediyor”
Gelen soru Ünal Hocamın suratında şaklıyor âdeta… “Salonda ailenden kimse var mı?” Ünal Hoca, kendisini nasıl bir sonun beklediğini hissederek, kısık sesle ‘eşi ve çocuklarının salonda olduğunu’ söyler. Sohbet, Ünal Hocamı tuşa çeviren şu sözle neticelenir: “Oğlum sen de amma tuhafsın. Haram diye domuz eti yemiyorsun ama, suyuna ekmek banıyorsun”
Düğünlerimiz düğün gibi olsun, herkesin gönül huzuruyla gidebileceği hâle dönsün, çocuklarımızın mutluluğunu, ailelerin dostluğunu perçinlesin… Düğün sezonu başladı. Bu meseleye ciddi olarak el atılmalı ve düğünler yeniden bize ait bir formata göre şekillenmelidir.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *