İyilik, adalet terazisinde tartılarak yapılmalı…

 

“İyi olmak kolaydır; zor olan adil olmaktır. En mükemmel adalet ise vicdandır.”

Victor Hugo

 

Ramazan ayını vesile kılarak, bu kutlu ayı fırsat bilerek, bütün inananlar nefsi terbiye, ruhu tedavi, düşünce dünyalarını temizleme çabası içerisindeler.

Kafa, kalp ve kalıbımızda oluşan kirlerden arınmamızı sağlayacak olan bu temizlik belki bizi bir yıl boyunca ayakta tutacak dinginliğe, iyiliği ve adaleti önceleyecek ruhî inkılaplara da kapı aralayacaktır.

Bu arınmayı, sadece bir aylık bir zaman dilimine sığdırmayacak derecede bir sorumluluğumuz olduğu bilincini asla yitirmemeliyiz. İyilik, paylaşma, dayanışma, yardımlaşma gibi ulvi duygular sadece bu ay içerisine hapsedilmemeli; o duygular insan olduğumuz ve kaldığımız sürece, gönlümüzün en asli unsurları olarak bizimle birlikte nefes almalı, yaşamalıdır.

Sahi ne için ‘iyi’ olmalı kimin için ‘iyilik’ yapmalı? Buradaki ölçümüz ne olmalıdır?

Birileri ‘En iyi Yahudi ölü Yahudi’dir’ derken; bir diğeri de ‘En iyi Alman doğmamış Almandır’ diyerek kendi sapkın düşüncelerine göre ‘iyiliğin ölçüsü’nü belirlemiş oluyor.

Biri ‘öldürmeyi’ iyiliğin ölçüsü olarak ortaya koyarken bir diğeri de ‘doğmamış’ olanı iyi olarak niteliyor.

Bu konudaki ölçümüz kainatın yaratıcısının sözleri mi olmalı, yoksa sapkın ideolojilerin hezeyanları mı?

Oysa kainatın yaratıcısı, “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” buyurarak adaleti, yaşatmayı ve üretmeyi iyiliğin giriş kapısı olarak anıyor ve adaleti, iyilikten önde tutuyor.

Büyük kazaları ucuz atlatırız bazen. Anacığım, “Yaptığın iyilikler karşı gelip, korumuş” der. Anlayamazdık gençliğimizde bu lafın ne manaya geldiğini ama sonraları, büyüklerin, ataların bu minval üzere söylediklerinin nasıl da yerine oturduğunu görüyoruz.

“İyilik yap denize at, balık bilmezse, Hâlik bilir” sözü de yapılan iyiliğin karşılığının Yaratıcıdan beklenmesini öğütlüyor bize. Yapılan iyilik tek başına çok şey ifade etmeyebilir, iyilik, adaletin süzgecinden geçirilerek yapılırsa yerini bulur ancak. Yoksa, kör-topal kalır yapılan iyilikler. Adalet gözetilmeden yapılan iyiliğe rahmetli abim Zümrü’nün yaşadığı bir hatıra ile gönderme yapalım…

 

Yardımın böylesi…

2 gün sonra okullar açılacaktı. yeğenlerim sürekli babalarını sıkıştırıyorlardı. Ağabeyim de ilk kez o gün, okul malzemelerini alacağına dair söz vermişti çocuklarına. Abim, o gün çocuklarının okul ihtiyaçlarını almak üzere kasabaya gider. Çarşıya doğru inerken köylülerden biri rast gelir. Abimi görünce vatandaşın yüzünde güller açar. Çünkü sıkıntılıdır ve o sıkıntıyı da ancak abimin gidereceğini bilir.

“Zümrü” der vatandaş. “Acil olarak şu kadar paraya ihtiyacım var”

Zümrü şaşırır. Çünkü istenilen meblağ, cebindeki paranın tamamıdır. Hiç tereddüt etmeden köylüsüne parayı verir. “Çocukların okul ihtiyaçları önemli değildir, bir hafta sonra da düzülür nasıl olsa” der içinden.

Borç para isteyen yurttaş, birkaç saat sonra, çocuklarına aldığı okul eşyalarıyla köyün minibüsüne binerken Zümrü’yle karşılaşır.

“Allah razı olsun Zümrü, çocuklar haftalardır okul ihtiyaçlarının karşılanmasını bekliyorlardı. Bugün de söz vermiştim, alamasam eve zor giderdim” der.

Zümrü’den borç para isteyen vatandaş, kendi çocuklarının okul ihtiyaçlarını karşılamış olarak çocuklarının yanına başı dik olarak dönerken, zavallı Zümrü, çocuklarının karşısına yine başı eğik olarak çıkar. Çocuklarına ne diyeceğini hesaplayarak köye doğru yol alan abimin her ne kadar yaptığı iyilik yüreğine huzur serpse de, çocuklarına vereceği hesap içini daraltıyordu…

Burada, kendi çocuklarına karşı yapılmış bir adaletsizlik olduğu sanılsa da aslında bu, kendi nefisine kardeşinin nefsini tercih etmektir… Bu bir, nebevi davranıştır. Peygamberin hayatı, o güzel insanın bütün yaşamını süsledi. Böyle iyilik abideleri birileri tarafından farklı isimlerle anılır. İyi olmayı, iyilik yapmayı engellemek için, “saf” derler, “ahmak” derler… Eğer yaptığın iş vicdanını rahatlatıyorsa, boş ver kim ne derse desin.

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: “İki şeyi unut, iki şeyi unutma. Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut. İki şeyi de, Allah’ı ve ölümü de unutma.”

İşte, hayatın dengesi bu. Bizler de tam tersi bir tutum içerisindeyiz. Yaptığımız iyiliği ve yapılan kötülüğü unutmayız, her daim anarız. Ama iş Allah’ı ve ölümü anmaya gelince oralı olmayız.

İyilik Allah için yapılır. İyilik ticaret değildir, karşılık beklenmeden yapılırsa onun adı ‘iyilik’ olur. “Ben bunu yaptım, sen ne yaptın veya ne yapacaksın” diye tüccar kafasıyla yapılan iyiliklerin kimseye faydası olmaz. Sen yap unut, hiç ummadığın yerde karşına çıkar.

Haydin! Bir iyilik yapalım kendimize ve hep iyilerden olalım… ama hep öyle kalalım…

 

Haklı da çıksam, içim acıyor…

Türkiye’deki siyaset-hizmet hareketinin hesaplaşmasını, iktidarın dış politikadaki yanlışlığını, komşularla olan ilişkideki tutarsızlığını, ülke insanının inanç olarak içinin boşaltıldığını, ülkenin ekonomi olarak çöküşe doğru şaha kalktığını yıllardır yazdık durduk. En ağır tepkiler aldık, ölümle tehdit edildik, bildiklerimizden asla vaz geçmedik. Geldiğimiz nokta bizi haklı çıkarsa da içim acıyor, yüreğim yanıyor, ülkemde ve Müslüman coğrafyalarda akan kan ve gözyaşının tek müsebbibi benmişim gibi kahroluyorum…

Temel hastalanmış yakınlarına hep “ben hastayım, ben ölüyorum” demiş fakat kimseyi inandıramamış. Bir gün temel ölmüş ve mezar taşına şu kitabenin yazılmasını istemiş:

“Hastayım dedim, inanmadınız. Ölüyorum dedim, inanmadınız. Peki ne oldi şimdi?”

“Biz de bu gidişat doğru değil dedik, noldi şimdi” dememeyi çok isterdim, hem de çok…

“Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!”

Kaybolan hayatlar üzerine, özgürlükler inşa etmek… Mutluluklar, barış inşa etmek… ve devlet inşa etmek… Ne kadar hakça, ne kadar adilce ve ne kadar insanca bir davranış biçimi değil mi?!..

Öyle içselleştirdik öyle kanıksadı ki; yitirilen hayatların ardından kılımız bile kıpırdamıyor. Bir iğne battığında canımız yanıyor, içimiz kanıyor, ürperiyor, yüreğimiz sızlıyor da; onca kaybolan hayatın ardından, hissiz, cansız bir taş hâline geliyoruz da gıkımız bile çıkmıyor. Ya kaybedilenler bizim olsaydı… Yine de aynı duyarsızlığı, aynı hissizliği, aynı tepkisizliği mi gösterirdik?

Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor. Bir gün, bu ateş çıngısının bize de sıçrayarak bizleri de yakacağı endişesini duyuyorum. Ve bu duyarsızlığın bedelini çok ağır bir şekilde ödeyeceğimize inanıyorum. Kaybolan hayatların üzerine, kurtuluş, insanlık ve devlet inşa etmek isteyenlere karşı yek vücut olarak durmamızın zamanı geçiyor. Vurdumduymazlık, nemelazımcılık hastalığını, insanlık bilinç ve sorumluluğuyla yenmemiz lazım.

Kaybettiğimiz sadece hayatımız değil; onunla beraber insanlığımız da kayboluyor haberimiz olmadan.

Acılarımız gittikçe derinleşiyor. Zulme rıza göstermekle, nemelazımcı bir anlayışla bu yara ve acı daha da derinleşecek ve bizler; oluşacak bu çukurun ve karanlığın içerisinde hepten kaybolup gideceğiz… Allah muhafaza!..




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *