Ahmet Suat Arı yorumluyor: Türkiye Yerel Seçimleri’nin analizi

Türkiye kamuoyunu aylardır meşgul eden 30 Mart yerel seçimleri geride kaldı. Her ne kadar bazı belediyelerde itirazlar dolayısıyla sonuçlar kesinlik kazanmamışsa da, seçimlerin galibi şüphesiz % 45’in üzerinde oy alan AK Parti’dir. Hatta daha isabetli bir deyişle adeta tek başına seçim kampanyasını yürüten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır. Özellikle Başbakan olmak üzere seçimleri kazananları tebrik eder, sonuçların hayırlı olmasını dileyerek bir analiz yapmaya çalışalım.

 
Bu seçimleri diğerlerinden farklı kılan bir kaç hususun altını çizmekte fayda var. Bunlardan ilki Gezi süreciyle başlayan anti AK Parti hareketleridir. İkincisi ise Gülen cemaatinin 17 Aralıkta gün yüzüne çıkan iktidar hırsıdır. Gezi hareketi temel evrensel değerlerden yola çıkarak hükümeti düşürmeyi hedeflemişken, Gülen cemaati devlete sızarak iktidara ortak olmak, hatta devralmak istemiştir. Gerek Gezicilerin gerekse Gülencilerin emellerine ulaşmak için milli iradeyi tercih etmedikleri çok açık bir şekilde görülmüştür. Her ikisinin de yapmak istediği, seçilmişleri seçimler yoluyla indirmekten ziyade şiddet ve baskıyla dize getirmekti. İşte 30 Mart seçimleri bu iki müdahaleden dolayı oldukça önemliydi ve olağanüstü gergin geçti. Gerek Türkiye gerekse Dünya kamuoyu seçimlerden çıkacak sonucu merakla beklediler. Bazılarına göre artık Erdoğan’ın sonu gelmişti ve bu badireyi atlatması mümkün değildi. Onlara göre Erdoğan’ın kaybedeceği  kesin olmasına kesindi de, nasıl bir hezimete uğrayacağını kestiremiyorlardı. Ancak beklenen olmadı. Erdoğan klasını konuşturdu ve desteğini bir önceki yerel seçimlere göre artırdı bile. Hem de tek başına yaptı bunu!

 
Peki nasıl oldu da Erdoğan her türlü olumsuzluğa rağmen seçimlerden başarıyla çıktı? Bu sorunun cevabı hem basit hem de karmaşıktır. Türkiye’yi, dolayısıyle Türkiye seçmenini anlamak için olgulara tarihi perspektiften bakmak gerekir. Bir  çoklarının yaptığı gibi oryantalist perspektiften bakarsanız yanılmanız kaçınılmazdır. Zira son bir yıldır Türkiye’de yaşananlar herhangi bir Batı ülkesinde olsaydı ne hükümet kalırdı ne de onu destekleyen halk. Türkiye herhangi bir Batı ülkesi değildir ve demokrasi tarihi boyunca yaşadığı bir takım olumsuzluklar Türk halkını hassas hale getirmiştir. Türkiye’de bir protesto sadece bir protesto değildir, bir adli dava da sadece bir adli dava değildir. Bu listeyi daha da uzatabiliriz.

 
Gezi süreciyle başlayan bir takım olaylar seçilmiş Başbakan’a karşı yapılan 27 Mayıs 1960 darbesine giden süreçteki olaylarla birebir örtüşmektedir. 27 Mayıs Başbakan Adnan Menderes ve dava arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilmesine yol açtı. İdamı gerçekleştirenler insanlıklarından öylesine çıkmışlardı ki, idamdan 9 gün sonra Menderes’in evine gidilerek evin kapısına idam hükmünün bir suretini asıp, idam edilirken kullanılan ip, idam gömleği, cellat, imam ve son gün yiyip içtiklerinin parasını eşi Berrin Menderes’ten talep ettiler. Aynı emelleri Gezi sürecinde de Başbakan’ı linç etme girişimlerinde gördük. Zira gözü dönmüş göstericiler Başbakan’ın Dolmabahçe’deki ofisini ve gerek İstanbul’daki gerekse Ankara’daki evini basmaya ‘muhabbet’ için gitmemişlerdi.
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de milli iradeye darbe vurulup, halkın seçtiği siyasiler hapislere atılmış, göstermelik davalarla yargılanıp cezalandırılmışlardır. 12 Eylül darbesinin Türk siyasi hayatını resetlediğini söylersek abartmış olmayız. 12 Eylülün yaraları kapanmak üzereyken bu sefer de 28 Şubat 1997’de yeni bir post modern darbe olmuştur. Bu sefer hedefte Başbakan’ın da mensubu olduğu Refah Partisi vardır. Darbeyi meşrulaştırmak için yapılan entrikalar ciltler dolusu kitap olmuştur. Son olarak da 27 Nisan 2007’de bir e-muhtıra yaşanmış ve mevcut iktidara aba altından sopa gösterilmiştir. İşte tüm bunları dikkate almadan Türkiye’yi anlamak mümkün değildir.
Seçmen davranışlarında yukarıdakilerin rolü şüphesiz çok önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir. Seçmenlerin büyük bir çoğunluğu oy kullanırken pragmatik düşünür. Onlar için gündelik hayat ve gelecek kaygısı birincildir. Hamasi ve soyut bir takım kavramlara artık pek prim verilmediğini görmekteyiz. Nitekim ideolojiyi temel alan partilerin yıllardır yerinde saydığına şahit olmaktayız. Bir tarafta neredeyse seçmenlerin yarısının oyunu alan bir parti, diğer tarafta her seçimde aşağı yukarı aynı oranda oy alan muhalefet partilerini görüyoruz. İşin tuhaf yanı ise bu partilerin bir kaç puanlık bir artışı büyük bir başarıymış gibi okumalarıdır!

 

Seçmenlerin AK Parti’yi tercih etmelerinin pragmatik sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

 

  • Ekonominin iyi idare edildiği algısı;
  • ·         AK Parti’nin belediyeciliği daha iyi bildiği tecrübesi;
  • ·         Devlet hizmetlerinin kolaylaştırılması;
  • ·         Özellikle sağlık, ulaşım, konut ve altyapı alanlarında olağanüstü başarılar;
  • ·         Kürt sorununun çözümü konusundaki kararlı tavır ve bunun sonucu olarak terör ve ona bağlı şiddetin durmuş olması;
  • ·         Demokratikleşme alanındaki hamleler;
  • ·         Muhalefet partilerinin daha iyi yönetme konusunda alternatif olmamaları.

 

Bu listede eksiklerin olması muhtemeldir. Ancak bu saydıklarımın aşağı yukarı belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.
Peki her şey güllük gülistanlık mıdır? Kesinlikle hayır! Öyle olmuş olsaydı son dönemlerde yaşanan olaylar büyük ihtimalle yaşanmazdı. Hem Gezi olayları hem de 17 Aralıkta başlayan ‘yolsuzluk’ operasyonları ‘uygun zemin’in oluşmasından dolayı gerçekleşti. Gezi’deki uygun zemin krizin iyi yönetilmemesi yüzünden oluşurken, 17 Aralıkta ihmalkarlıklar, istismarlar ve suistimaller zemini uygun hale getirmiştir. Ancak 17 Aralıkın planlı ve hesaplı bir operasyon, hatta bir nevi kumpas olduğunu gözlemlemekteyiz. Zaten Başbakan’ı da bu denli hırçınlaştıran da bu planlı ve hesaplı kumpastır. Amaç yolsuzlukları ortaya çıkarmak değil iktidar kavgasında Başbakan’ın başını yemekti. Şayet öyle olmasaydı dosyalar biriktirilip birbirleriyle alakalı olmadıkları halde eşzamanlı olarak operasyonlar yapılmazdı. Ayrıca Gülen cemaati medyasının operasyonları neredeyse naklen vermesi ve hiç bir şekilde sorgulamaması da bunların bir plan ve program dahilinde olduğunun göstergesiydi.

 
İktidar kavgasının özellikle medya (sosyal) yoluyla yapılması da bir takım antidemokratik müdahalelere yol açtı. Devletin her düzeyde dinlenmesi sonucu elde edilen tapeler montajlanarak sahte hesaplar yoluyla servis edilince Twitter ve Youtube mahkeme kararıyla kapatılmak zorunda kaldı. Böylesi bir kapatma kararı şüphesiz düşünce özgürlüğüne bir müdahaleydi. Zira suç işleyen değil kollektif bir cezalandırma söz konusuydu. Başbakan Erdoğan kendisine yapılan haksızlığa öylesine bozulmuştu ki neredeyse herkese dava açıp meydanlarda onları halka şikayet ediyordu. Özellikle bazı medya organları bundan öylesine nasibini aldı ki, zaman zaman medya patronları bazı yazarlarının işlerine son verdiler.

 
Dikkati çeken bir diğer husus ise demokratikleşme alanındaki hamlelerin duraksamasıydı. Söz verilen yeni Anayasa çalışmaları sonuçsuz kalmış ve uzlaşma zemininden günden güne uzaklaşılmıştır. Başbakan toplumun tümünü kucaklayan söylemleri terk edip sacede kendi tabanına hitap etmeye başlamıştır. Bunu yaparken kullandığı dil ve uslup kutuplaşmayı da beraberinde getirmiştir. Kendisini eleştiren her kişi ve kurumları hain ve ‘dış güçler’in maşası olarak suçlamıştır. Tabii ki bu sadece Başbakan tarafından yapılmamıştır. Rakipleri de aynı dil ve uslupla iktidara yüklenmişlerdir.
Cemaatle olan kavga ve Başbakan’ın bu konudaki tavrı da dikkate şayandır. Zira cemaatin palazlanması ve devlete yerleşmesi muhalefetin marifeti değildir. Buna bizzat kendileri müsaade etmişlerdir. Haliyle onları her gün halka şikayet etmek yerine gereğini yapmalı ve seçim meydanlarında plan ve projeleri anlatmalıydı. Zaten seçim sonuçları cemaatin seçmen bazında pek de esamesinin okunmadığını gösteriyor. Onlarla gündemi meşgul etmek hem kendisi için hem de seçmeler için gereksizdi.

 
Bundan sonra yapılması gereken uslubun yumuşatılması ve toplumun genelinin kucaklanmasıdır. Ayrıca parti içinde de şaibeli kim varsa uzaklaştırılmalı ve hem devlet hem de siyasi partilerin şeffaflaşması için gereken adımlar atılmalıdır. Bu arada gerek AB müzakereleri gerekse demokratikleşme hamleleri süratle gündeme alınmalı ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için sağlıklı ve barışçıl bir ortam sağlanmalıdır. Gerekirse bunun için AB’den destek talep edilmelidir. Bu aynı zamanda milli iradeye saygısı olmayanları da susturacaktır.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *