Ayrımcılık kanıksanıyor mu?

Son zamanlarda hukuk devletinin sınırlarının sıklıkla zorlandığına şahit oluyoruz. Gün geçmiyor ki yeni bir sıkandal medyaya düşmesin. Her seferinde kaşlar çatılıp sorumlularından bir açıklama beklenir, ancak bu açıklamalar çoğu zaman ne şiş yansın ne kebap türünden bir ‘geçmiş olsun’dan başka bir şey ifade etmemektedirler. Bir müddet sonra da konu gündemden düşüp unutulmaya terk edilmektedir.

15 yıl boyunca, başlangıçta Ayrımcılık ve Irkçılıkla Mücadele Bürosu olan, daha sonraki adıyla ART1’de yöneticilik yapmış birisi olarak son otuz yıllık sürece şöyle bir göz attığım zaman durumun günden güne daha da kötüye gittiğini, hatta ayrımcılığın kanıksandığı görmekteyim. Daha bundan 10-15 yıl kadar önce ayrımcılık sadece sivil alanda görülmekteydi. En azından devlet kurumlarının sistemli bir ayrımcı uygulamasını göremezdik. Olsa olsa görevi kötüye kullanma yoluyla ayırımcılık söz konusuydu. Mesela bir eğitimci salt kökeninden dolayı bir öğrencisini seviyesinin altında bir okula yönlendirebilmekteydi. Yine bir işveren iş müracatlarını değerlendirirken liyakate değil kökene göre karar vermekteydi. Bunlar genelde münferit ve ispatı zor olan ayrımcı uygulamalardı. Ancak bunların daha önceden belirlenmiş bir politika çerçevesinde yapılması söz konusu değildi. Olamazdı da! Ama şimdilerde maalesef ayrımcılığın bir metot olarak kullanıldığına şahit olmaktayız. Sadece son zamanlardaki birkaç uygulamaya bakmak bile insanı kaygılandırmaya yetecektir.

Bunlardan Toeslagenaffaire (Ek Ödenek Olayı), en çok ses getiren ve hala da getirmeye devam eden bir uygulamadır. Buradaki ayrımcı politikanın boyutu ve sonuçları bir toplumsal infiale yol açtı ve  bunun sonucu olarak da III. Rutte Hükümeti istifa etmek zorunda kaldı. Ancak aradan neredeyse 10 ay geçmiş olmasına rağmen hala müstafi olarak Rutte ve hükümeti hala işbaşında. Görünüşe göre de IV. Rutte hükümeti de yolda. Neydi bu Toeslagenaffaire? Vergi Dairesinin, siyasi iktidarın talimatları doğrultusunda sözümona yolsuzlukla mücadele kisvesi altında, çoğunluğu göçmen kökenli binlerce aileyi sahtecilikle suçlayıp ağır yaptırımlar uyguladığı ve mağdurlara kendilerini savunmak için hiç bir açık kapı bırakmadığının ortaya çıkmasıdır Toeslagenaffaire. Öyle ki bu yaptırımların sonucu olarak bir çok aile dağılmış, dağılmayan da perişan olmuştur. Ne hikmetse bunların ezici bir çoğunluğu göçmenlerden oluşmaktadır. Şayet birkaç vijdan sahibi siyasetçi meselenin üstünde gitmemiş olsaydı, yaptıkları yanlarına kar kalacak ve mağdurlar kendi kaderlerine terk edilmiş olacaktı.

Eskiden ayrımcılık ve ırkçılık söz konusu olunca adalete güven vardı. Şimdi o da yara aldı. Zira iki hafta önce bir Hollanda mahkemesi polisin deri rengini esas alarak kontrol yapmasının ayrımcılık olarak değerlendirilemeyeceğine karar verdi. Amnesty International ve Hollanda İnsan Hakları Hukukçular Komitesi’nin da aralarında olduğu bir grup tarafından polisin bu uygulamasının Anayasa’ya aykırı olduğu ve yasaklanması yönünde açılan davaya bakan mahkeme, polisin ten rengini bir indikatör olarak değerlendirip kontrol edebileceğine ve bunun ayırımclık olmadığına karar verdi. Davacıların kararı bir üst mahkemeye taşıyıp yanlıştan dönülmesine vesile olacaklarını düşünmekle birlikte, beklentinin aksine bir kararın çıkması da muhtemeldir. Bu da demek olur ki, salt ten renginden dolayı bir vatandaş şüpheli sıfatıyla sorgulanabilecektir. Bu da Avukat Gerard Spong’un deyişiyle ‘beyazların adaleti’ anlamına gelecektir. Başka bir ifadeyle ‘sınıf hukuku’ ki, bu durumda bazıları daha imtiyazlı bazıları da hep şüpheli olarak muamele görecektir. Daha kararın mürekkebi kurumadan bu yöndeki bir uygulamayı geçen hefta sonu öğrendik bile. Erasmus Üiversitesinden Willemijn Bezemer ve Arjen Leerkes “Polis ve Bilim” adlı araştırmalarıyla ‘sınıf hukuku’nun zaten uygulandığını ortaya koyuyorlar. Araştırmaya göre meslek ortaokulunda okuyanlar, aynı suç söz konusu olduğu halde, diğer okullarda okuyanlara oranla 4-5 kat daha fazla şüpheli muamelesine maruz kalmaktadırlar. Bu durum etnik kökenlilerde 3 kat, erkeklerde de kızlara oranla 3 kat daha fazladır. Bu adamına göre muameleden başka bir şey değildir ve Anayasa’sının 1. Maddesiyle her türlü ayırımcılığı yasaklayan Hollanda’ya yakışmıyor.

Son olarak geçtiğimiz Cuma günü NRC Handelsblad Gazetesinde Andreas Kouwenhoven, Esther Rosenberg ve Romy van der Poel imzalı “Undercover naar de moskee: geheim onderzoek naar islamitische organisaties” başlıklı haber gündeme düştü. Habere göre aralarında Rotterdam, Eindhoven ve Zoetermeer gibi büyük şehirlerin de olduğu 10 kadar belediye, şehirlerindeki bazı camileri Nuance door Training en Advies (NTA) adlı özel bir şirkete takip ettirmiş. Bu şirkete bağlı muhbirler cemaatten birisi gibi camilere gidip istihbarat toplamışlar. Bu durumdan cami idarecileri ne öncesi ne de sonrası haberdar edilmemişler. Muhbirlerin ele ettiğıi cami yöneticileri, imamlar ve eğitimcilerin nelerle meşgul oldukları, mezhepleri, neleri okuduları, kimin kiminle ne tür ilişikileri olduğu, Faslı yetkililerle hangi sıklıkla görüştükleri gibi birçok hassas konu bir gizli rapor halinde ‘gereken yerlere’ ulaştırılmış. Burada kanunen yasak olan bir metod söz konusudur ve sorumlusu sadece belediyeler de değildir, zira hem araştırmaların ücretini ödeyen, hem de belediyelerin NTA ile ilişkisini sağlayan kısa adı NCTV olan Nationaal Coördinator Terrorismebestrijding en Veiligheid’dir. NCTV de doğrudan Adalet ve Güvenlik Bakanı Ferd Grapperhuis’e bağlıdır ve onun izni olmadan böyle bir araştırmanın yapılması mümkün değildir. Hal böyle olunca da bakanın bu durumu nasıl izah edeceği merakla beklenmektedir. Ben kendisinin zeytinyağı gibi üste çıkıp, konuyu pişkinlikle açıklayacağını düşünüyorum. Şimdiden  “ülke terörizm tehdidi altındadır ve buna karşı tedbir almak da en tabii tavırdır” türünden ifadeleri duyar gibiyim. Müstafi bir bakanın tekrar istifa etmesini bekleyecek kadar da saf değilim. Zaten kamuoyu baskısı da söz konusu olmayacaktır. El elin kayıp aeşeğini türkü söyleyerek ararmış diye boşuna dememişler. Eğer bu istihbarat kilise veya sinagoglara yönelik olmuş olsaydı dünyayı dar ederlerdi adama. Ama ne yaparsın mağdur onlar değil…

Tüm bunlardan hareketle ayırımcılığın kanıksanmaya başladığını ve hukuk devletinin sınırlarının zorlandığını iddia edebiliriz. Her ne kadar Anayasa’nın 1. Maddesi her vatandaşı korusa da, bu maddenin ihlalini tespit etmesi gereken merci olan yargı da zaman zaman hayal kırıklığına sebep olmaktadır. Umarım bu konjonktürel bir durumdur ve gelip geçer, aksi takdirde münferit ihlallerden değil sistemli ve kılıfı hazırlanmış ayrımcılıklardan bahsederiz ki, o zaman çok geç olur.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!