Entegrasyon anlayışları ve uygulamaları değişecek mi?

Haziran 2013 sayımızda, Hollanda’daki entegrasyon uygulamalarının yanlışlığına değinmiştik. STOP MET INTEGRATIE manşetiyle devlet politikalarının yenilenmesi gerektiğini ve entegrasyonun değil, eşit katılımın sağlanması gerektiği tezlerini kamuoyu ile paylaşmıştık.  İşte o yazı:

Nijmegen RU ve UvA öğretim görevlisi olan dr. Martijn de Koning Volkskrant’ta yayınlanan ve derlediğimiz yazısında entegrasyonla ilgili çok çarpıcı açıklamalara yer verdi. Bu haliyle entegrasyon meselesinin önümüzdeki yıllarda yeniden ele alınması gerektiğinin bir işaretçisi olarak algılanabilir.

Bu ülke entegrasyonla ilgili demir bir yasaya sahip: Göçmenler ve çocuklarla ilgili hiç bir konu medya ve siyaset gündemine gelmesin ki, sonunda bu meselenin entegrasyonla olumsuz ilişkisi sorgulanmasın.

Kadın ve erkeklerin ayrı ayrı dil dersleri aldığı haber mi oldu? Hiç kimse o zaman bu derslerin kursiyerlerin gelişimine ve bağımsızlığına katkısı olup olmadığına bakmaz. Ama herkes cinslerin ayrı olmasının entegrasyona ne kadar zarar verdiğini konuşur. Zira bu ‘bizim’ kadın erkek ilişkisinin nasıl olması gerektiği düşüncemize uymuyordur. Ya da Amsterdam’da bir ev bürosu evleri içindekilere göre düzenleyince, bu evlerin iyileştirilmesi üzerinden değil, müslümanlar üzerinden tartışılıyor.

Entegrasyon konusu Hollanda sakinlerinin problemleri olarak görülmüyor. Bilakis suni ve yanlış bir şekilde ayrım yapılan toplum ve azınlıklar üzerinden götürülüyor tartışma. Entegrasyon saplantısı, tek bir fonksiyonu olan bir düşünce aslında: Ulus devletin ve içindeki politik ve ekonomik elitlerin güçlendirilmesi. Bu yüzden bir an önce bu düşünceden kurtulmalıyız.

Haklar ve yükümlülükler

Ulus devletinde yaşamak sanki doğalmış gibi geliyor bize, oysa bu kavram kısa bir süre önce tasarlandı. Henüz Fransız devriminden sonra devlete geniş yetkilerle vergi alma ve şiddet tekeli veren bu politik model geçerlilik kazandı. Bireysel haklar ve yükümlülükler bir ulus devlete ait olup olmamak şartına bağlandı. Ulus devletinin var olmasının sebebi, sakinlerinin böyle bir düşünceyi tasavvur etmesi, düşünmesi ve bazı şeyleri (savaşları anma, bayramlar, eğitim) birlikte yapmasıdır. Geçtiğimiz asırda bütün ulus devletlerin politik seçkinleri topraklarındaki kültürel, dilsel, ekonomik, sosyal ve hukuki çeşitlilikleri homojenleştirmeye çalıştılar. Bunun örnekleri yargının birliği, ulusal bir dilin belirlenmesi ve ulusal bir eğitim sistemi geliştirmektir. Bu homojenleştirmeyle çatışmalara engel olmaya çalıştılar. Bu gelişmeden kar eden de kapitalizm olmuştur, zira büyük ve homojen bir pazar en çok kapitalizme yarar.

Bu homojenleşmenin nasıl olması gerektiğini belirleyenler de elitlerdir. Onlar ‘bizim’ bazı şeyleri nasıl yapmamız gerektiğini belirlerler. Onlar ‘bizim’ değer ve standartlarımızı tanımlarlar. Lubbers kabinesi işte bu bağlamda Azınlıklar Notasını 30 yıl önce 1983’de şu şekilde tanımladı:

“Tabi ki azınlık grubundaki insanlar Hollanda’nın temel değer ve standartlarına saygı duymalılar. Azınlıkların bunun dışındaki arzuları kabul edilemez.”

Burada hiç olmayan iki taraf oluşturuluyor: Toplum ve Azınlıklar. Bu taraflar, politikacılar, yöneticiler, kanaat önderleri, araştırmacılar, grupların çıkarlarını koruduğunu söyleyen girişimciler tarafından tanımlanır, hatta oluşturulur.

Toplum’da insanlar bazı temel değerleri paylaşırlar. Azınlıklar dışarıdan gelirler ve değer ve standartları Toplum’unkiyle örtüşmez. Bu ‘farklı değerlerin’ kesinlikle sosyal problem ve çatışmalara yol açacağı önceden varsayılmıştır. O halde birşey olmalıdır. ‘Onlarla’.

İşte o ‘şey’ entegrasyondur

Ulus devletini tanımlamak ve korumak için politik elitlerin sürekli ‘başkasına’ ihtiyacı vardır. Ulus devletin içinde standartlarına uymayanları belirlerler. Bu bağlamda ırk, kültür ve cinsiyet her zaman önemli bir rol oynamıştır.

Homojen bir ulus devleti var edebilmek için Diğeri’nin oluşturulması, kabullenmeyi ve dışlamayı beraberinde getiriyor. Bir taraftan herkesin entegre olmasını istiyorsun, diğer yandan kendini tanımlayabilmek için senden farklı olan insanlara ihtiyaç duyuyorsun. Daha önce bu Katolikler için geçerliydi, 1950’lerde sözde asosyaller için, şimdi de özellikle müslümanlar için geçerli. Onlar toplumun içindeler, ama dışında tutuluyorlar ki entegre olmak zorunda kalsınlar.

‘Problem İslam’da’!

Azınlıklar notasından bu yana temelde bir değişiklik oldu. O zaman kültür ve göçmen (migrant) sorun değildi. Şimdi bu büyük ölçüde bir sorun. Hollanda partilerinin hepsi İslam’ın öyle ya da böyle problem olduğunu düşünüyor. Bazı sağ ve sol partiler eğitim veya laiklik gibi İslam’daki bazı temalara vurgu yaparak problematize ediyorlar. PVV gibi partilerse kayıtsız şartsız İslam’ı problem olarak görüyorlar. Çeşitlilik ve çoğulculuk 1983’de Hollanda toplumunun özelliği iken, şimdi arka planda kaybolmuş durumda.

Hatta PvdA’nın bakanı Lodewijk Asscher’ın entegrasyon gündemi bir adım daha ileri gidiyor. Göçmenler sadece topluma katılmakla kalmamalı, değer ve normları, yaşam tarzını kabullenmeli, hatta “bu değer ve normları içselleştirip özümsemeli”. Ulus devletin elitlerinin hırsları buraya kadar uzanıyor yani: Vatandaşların düşünce ve duygularına müdahale etmek.

Aynı anda insanları hem kabullenmek hem de dışlamak sadece ‘Diğeri’ni göstermekle olmuyor, ama özellikle diğerinin neye ve kime uyum sağlaması gerektiğini belirsiz bırakmakla da oluyor. Entegrasyonun ne olduğunun ve ne zaman başarılı olduğunun tanımı nerdeyse hiç yapılmadı. Bunun sonucu olarak normal vatandaş yeterince uyum sağlayıp sağlayamadığını hiç bir zaman bilemedi. Böylece bu vatandaş neyin normal, neyin iyi ve neyin uyumlu olduğunu belirleyen elitist gücün insafına kaldı. Entegrasyonun hedefinin ne olduğu hala belirsiz!

Eşitsizliğin onayı

Bu görüş çelişkili gibi görünse de değil, zira “Hollandalı” fikrinin ne olduğu ile alakalı. Mesela eşcinselliğin kötü olduğunu, kadınların çalışmaması gerektiğini ya da dinin politikada daha etkin olması gerektiğini savunan yerli Hollandalılar da var. Hatta anti-semitik fikirler taşıyan yerliler de var. Ancak devlet göçmenlerin o yerlilere uyum sağlamasını istemiyor.  Uyum Bakanı Asscher’ın Volkskrant’taki demecinde bu açıkça görülüyor:

“Buraya gelen insanların ev sahibi ülkeyi iyi tanımaları gerekir. Ev sahibi ülke de onlardan ne beklediğini açıkça ortaya koymalı. Entegrasyon kursları ile biz bunu yapıyoruz. Ancak biz daha ileri gitmeliyiz ve eşcinsel olduğunu söyleyen bir öğretmeni savunmalıyız. Kazanımlarımızı savunarak göçmen çocuklarının ailelerinden daha az dindar olmalarını kolaylaştırıyoruz.”

Göçmenlerden laik ve cinsel özgürlüğe dayalı neo-liberal toplum olarak belirlenen bu ideale uyum sağlamaları bekleniyor. Paradoks tam da burada: hepsi aynı tür özgür bireyler olmalılar ama bu ideal görüntü Hollandalı yerliler için dahi geçerli değil! Ama tabi yerlilerden bu idealizmi kabullenmeleri ve özümsemeleri istenmiyor.

Sonuçta bu entegrasyon modeli sadece göçmenler ve yerliler arasında var olan eşitsizliği gidermek şöyle dursun, tam tersine eşitsizliği büyütüyor. Göçmenlerin problemlerini azaltmıyor. Oysa devlet göçmenlerin tek ve belirlenmiş bir ideal görüntüye kültürel olarak uyum sağlamalarını hedef almamalı. Göçmenlerin bütün sorunlarını entegrasyona indirgemek yerine, bu ülkenin çoğulculuğunu yansıtan bir çözüm arayışına girmek gerekiyor. Bu göçmenlerin, tıpkı diğer ülke sakinleri gibi Hollanda kanunlarına uyması demek. Bu kanunlar da tabii ki toplumun çoğulculuğunu ve çeşitliliğini yansıtan kanunlar olmalı. Bu kanun gereği helal kesimin ya da başörtüsünün yasaklanmaması gerekir.

Devlet, göçmenleri mevcut topluma göre gerekli olmadığı sürece ayrı ayrı sınıflandırmamalı. Belki sadece eğitim bağlamında velilerin eğitim seviyesini kaydedebilir. Bu sadece geçici bir süre için kabul edilir olmalı. Ulusal hükümet bu konuda bütün vatandaşlarının, özellikle kadınlar ve gençler gibi savunmasız gurupların hakkını güvence altına almalı. Zayıf grupları her türlü dışlamaya, şiddete ve ırkçılığa karşı korumalı. Hollanda’nın entegrasyon politikası Hollanda ulus devleti merkezli değil, kişinin oturduğu, çalıştığı ve yaşadığı yere göre yapılmalı. Farklı kategorilerdeki insanlar arası bağlantı oluşturmak ve kamusal alanda birlikte yaşamanın fırsatlarını geliştirmek gerekir.

 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *