İnsan düzeli̇nce, dünya da kendi̇li̇ği̇nden düzeli̇r!

2019 yılının Aralık ayında Çin’de başlayan bir salgın, kısa sürede dünyayı eline geçirdi. Her şeyi unuttuk, gündemimiz sadece pandemi oldu. İnsanlık tarihinin geçmişine baktığımızda pek çok pandemi ve salgınının yaşandığını görüyoruz. Savaşarak, kamplarda kalarak veya salgınla boğuşarak zor şartlarda hayata tutunmaya çalışmışlar. Bir şekilde var olma mücadelesi vermişler. Bizler için ise bu süreç çok daha sarsıcı oldu. Çünkü hiç deneyimlemediğimiz bir olayla yüz yüze geldik. Tabiri caizse, sudan çıkmış balığa döndük.

Özgürlüğüne düşkün günümüz insanı, birden eve kapandı ve ölümle yüzleşti. Yaşam tarzımız, negatif yönde tamamen değişti ve bu değişimin bedelini çok ağır ödedik. Kendimizi rahat ve güvende hissettiğimiz evimizde duramaz, nefes alamaz hale geldik. Her şeye sahip olduğumuzdan zorluk ve sıkıntılarla mücadele nasıl olur bilemedik. Alkol ve madde kullanımına yöneldik. Korkunun etkisiyle sağlıklı düşünemez, rasyonel kararlar veremez olduk.

COVID-19 salgını tam anlamıyla küresel bir ruh sağlığı krizine de yol açtı. Bu süreç, hepimizin üzerinde farklı etkiler bıraktı. Yakınlarımızı, işimizi, sağlığımızı kaybettik. Eğitim sistemi ve ekonomi resmen çöküşe geçti. Dünyanın yükü sağlık sektörünün omzuna bindi… Bütün bunlar gözle görebildiğimiz, basından duyabildiğimiz değişimlerdi. Bir de göremediğimiz, farkına varamadığımız, henüz dile vuramadığımız ve en önemlisi olan ruh sağlığımız üzerindeki etkiler var! Dünya Sağlık Örgütü (WHO), salgının toplumsal ruh sağlığı üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla 130 ülkeyi kapsayan küresel çapta bir araştırma yayınladı. Bu araştırmaya göre halihazırda insanların yüzde 67’si anksiyete, depresyon gibi ruh sağlığını olumsuz etkileyen rahatsızlıklar yaşadığı belirtildi. Salgın, toplumlara ruh sağlığı konusunda dağ gibi bir sıkıntıyı bırakıp gidecek. Özellikle bu yüzden  fiziksel yönünden ziyade, psikolojik etkilerinden bahsetmek istiyorum. Çünkü insanın ruh sağlığı çöküntüye girerse, onun gözünde dünya çökmüş demektir. Psikolojik dayanıklılığımız güçlü olduğu sürece, bağışıklığımız da güçlü olacak ve hastalıklara karşı direncimiz artacaktır.

Bizleri virüsten daha tehlikeli, yeni bir pandemi dönemi bekliyor. Ne yazık ki hem sebepleri bakımından, hem de sonuçları bakımından aşıyla düzelebilecek bir pandemi de olmayacak. Birkaç yıl içerisinde Korona servisleri kapanacak. Çünkü dünyada hiçbir salgın sonsuza kadar sürmemiş. Mesele bu kadar ciddiyken, esas olan ruh ve zihin sağlığımızı korumamız, daha sakin kalabilmemizdir. Bunu sağladıktan sonra zaten beden sağlığımız için sağlıklı adımlar atacağız. Bu süreç bitecek ama bittiği zaman emin olun geride ciddi bir enkaz bırakacak. Neden mi?

Insan sosyal bir varlık, beyin de sosyal bir organdır. Bu tespit; iletişimin ihtiyaç olduğuna işaret ediyor. Kişi zaman içinde insanlarla ilişki kuramadığı taktirde içinde boşluklar oluşur. Bunu son bir buçuk yıldır çok iyi deneyimledik. Nietzsche’nin, ” insanca yaşamaktan bizi bir miktar uzaklaştırdı” dediği gibi sosyal izolasyon ve haftalarca eve kapanma bizi o hale sevketti. Hem bedensel, hem de zihinsel açıdan ciddi kaygılar oluştu. Dışarıdan bakıldığı zaman belki biyolojik olarak sağlıklı gözüküyoruz. Ama iç dünyamızda, onarılmayı bekleyen o kadar çok yaralar ve hasarlar oluştu ki! İşte bu yüzden virüsün beraberinde getirdiği psikolojik etkilere ve çözüm yollarına bakmamız gerekiyor.

1: Küçük iş yerleri kapanmak zorunda kaldı.

Bununla birlikte sıkıntılar ve ekonomik problemler devreye girdi. Söylenenler, pompalanan vaatler yerine getirilemedi. İlk vaka görüldükten sonra bilim insanları ya da yöneticiler “önümüzdeki 2 hafta önemli, 3 ay kritik” vb gibi açıklamalar yaptılar. Bizler, bu belirli bir süre ve sonra geçecek zannettik. Evde kaldığımız süreçte bir platformdan dizi izledik, kitap okuduk. Ya da mutfaktan çıkmadık, ekmeğimizi kendimiz yaptık. Sosyal medya, bunlarla ilgili paylaşımlarla sallandı. Ama zaman ilerledikçe, virüs mutasyon geçirdikçe  insanlarda ucu açık süreç algısıyla birlikte belirsizlik oluştu. Belirsizlik; beynimizin kabul etmediği bir durumdur. Biz de bunu kabullenmek yerine, sınırlamaya veya ortadan kaldırmaya çalışırız. Fakat belirsizlik duygusu zamanla patolojik bir hal aldı ve her 10 kişiden birinde kaygı bozukluğu (anksiyeteye) oluştu. Beraberinde “can sıkıntısı” diye tarif ettiğimiz bir duyguyu da getirdi. Sıkıntı ile birlikte bedensel semptomlar; eller ve ayaklarda uyuşmalar, üşüme ve titremeler, çarpıntı, nefes almakta güçlük gibi bulgular ortaya çıkardı. “Acaba ben korona mı oldum?” Korkusuna düşüldü. Panik atak krizleri artmaya başladı. Devamında kişinin hayattan zevk almaması ve bir ileri seviyeye, depresyona ulaşması kaçınılmaz oldu. Birbirimize söylediğimiz cümlelerin içerisinden kelimeleri seçerek alınganlık yapmaya başladık. Bu kez de evde çatışmalar ve tartışmalar eksik olmaz oldu. Problemler, aile dediğimiz kurumda başgöstermeye başladı.

2: Boşanmalar da artış gözlemlendi.

Boşanma oranlarının pandemi döneminde arttığına dair ciddi veriler var. Bu süreçte eş olarak birbirimizi tanımadığımızı farkettik! Aynı evin içinde dipdibe, sürekli vakit geçirince, öncesinde “iletişimin” olduğunu ama “ilişkinin” olmadığını gördük. Yani “nasılsın,” demek (iletişim kurmak) ile “nasıl hissediyorsun,” demek (ilişki kurmak) arasındaki temel farkı öğrendik. Asıl olanın, karşıdakinin duygu ve iç dünyasını anlamak olduğunu anladık. Beklentilerimiz arttı, anlaşılmak istendik. Birbirimize normal davranışlardan daha farklı, daha fevri davranmaya başladık. Kelimelere takıldık, tartışmayı büyüttük…

Eşlerden birinde bu anlamda psikolojik sorun fark ediliyor ise, diğer kişinin yardımcı olması gerekiyor. Belki bu süreç eşini, senden daha ağır etkilemiştir. Evet, hepimizin sinirleri bozuldu. Fakat sonradan pişman olacağımız bir karara varmamak için, daha ılımlı, daha özverili ve daha sakin davranmak, onu anlamaya çalışmak zorundayız.

3: Virüs, sevdiklerimizi bizden aldı.

Bugüne kadar Kovit -19’dan dünyada yaklaşık üç buçuk milyon, Türkiye’de ise 50 bine yakın insan hayatını kaybetti. Sevdiklerimizi kaybettikçe “acaba benden mi bulaştı,” düşüncesiyle suçluluk hissine kapıldık. Bunun yanı sıra yaşamamız gereken bir yas reaksiyonu vardı. Onu da yaşayamaz olduk. Dünyanın her yerinde ister krematoryumda yakılsın, ister Ganj Nehri’nin kenarında yakılıp külleri savrulsun, isterse toprağa gömülsün cenazelerde ritüeller uygulanır. Bu ritüellerin amacı; insanın ruh sağlığını korumak ve acısını paylaşarak azaltmaktır. Yapamadığımız uygulamalar, bir çoğumuzun iç dünyasında komplike yasa (kişinin, uyumsuz davranışlara başvuracak düzeyde keder duygusunun yoğunlaşması ve yasın bir evresinde takılı kalma durumu) dönüştü. Peki bu durumun ileride travma ya da Psikosomatik hastalığa (kişinin fizyolojik yakınmalarının olmasına rağmen, organik kökenli bir hastalığı bulunmaması) dönüşmemesi için nelere dikkat etmeliyiz? Friedrich Nietzsche, dine inanmamasına rağmen hayatın problemleriyle mücadele etmemiz açısından, inançlı olmanın işe yaradığını gözlemlemiş. İnancımız ne olursa olsun, Yaradan’a sığınmalıyız. O’nunla her an irtibat kurabilme ve sürekli bizim yanımızda olduğu bilinciyle hareket edersek, bu süreci daha kolay atlatabiliriz. Diğer yandan kaybettiğimizi idrak etmemiz gerekmektedir. Bu, unutmak anlamına gelmez. Sadece kaybı ve bununla ilgili duyguları kabullenmek, başa çıkabilmeyi, yaşamı sürdürmeyi öğrenmek anlamına gelir. Vedalaşmak, o hikayenin sonunu getirmektir. Sonlanmayan hikayeler, yazılmaya devam ederler. Sonlanmış bir hikayeyi okumak, her ne kadar öyküsü acıtıcı olsa da bir bütünlük ve tamamlanmışlık hissi verir. Yeniden hayata katılmaya kapı açar. Kahlil Gibran’nın dediği gibi: “Hatırlamak, bir buluşma biçimidir.” Bu süreçte yüz yüze görüşemesekte, yakınlarını kaybedenlerle sık sık görüntülü konuşup, acısını paylaşabiliriz. Çünkü insan, insanın zehrini alır.

4: Çocuklar eve kapandılar.

Uzaktan eğitimle artık sabahtan akşama kadar evdeler. Sıkılan çocuğumuzu oyalamak için her istediğine “evet” demeye başladık. Çocuk ne istese hemen yapıyor, yarım saat tutamıyor, yeter ki sussun diyoruz. Ve bunu da eğitim, sevgi ve ilgi vermek sanıyoruz. Onların her anını doldurmaya çalışarak aslında yanlış yapıyoruz. Kendileriyle baş başa kalıp “imajinasyon” dediğimiz hayal kurma yeteneklerini kendi ellerimizle öldürüyoruz.  İleride nasıl bir yere ve nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya bıraktığımızın farkında değiliz. Çocuklarımız ileriki hayatlarında inanılmaz kırılgan olacaklar. En ufak bir rüzgarda savrulacaklar. Zorlukla mücadele ve kayıplar karşısında çaresiz kalacaklar. Yapılan araştırmalara göre psikologlar; çocukluk çağında yeterince ilgi, sevgi ve şefkat görmemiş, onaylanmamış insanlar,  yas süreçlerini daha patolojik bir şekilde atlatığını vurgulamıştır. Bebeklik döneminde annesi tarafından yeterince kucaklanmamış, babası tarafından sevilmemiş kişi, yaşadığı herhangi bir kayıpta çok daha fazla etkilendiği ortaya çıkmıştır. Bu kayıp illa birinin ölmesi değil, istediği okulu kazanamamak, sevgilisinden ayrılmak vb de olabilir. Pandemi dönemi, biz çalışan anne-babalara büyük fırsat sundu. Çocuklarımıza her istediğini vermek yerine bol kepçe sevgi ve alaka verelim. Sonuçta hepimiz tek bir şeyin, “sevginin” peşinde değil miyiz?

5: Temizlik takıntısı

(Obsesif kompulsif) dediğimiz rahatsızlıkta da artış oldu. Önceleri insanlar vesvese, takıntı olarak bilinip, gereksiz yere günde 100 defa el yıkıyorlar diye tedavi ediliyordu. Şimdi ise öyle bir hale geldik ki sürekli el yıkıyor, dezenfekte ediyoruz. Eve alınan ürünleri çamaşır suyuyla yıkamaya başladık. Dokunulan her yeri, kumandaları, anahtarlar siliyoruz. Dışarı çıkma ayrı bir sıkıntı, dışarıdan gelme ayrı bir sıkıntı oldu. Bu durum ilk zamanlar kabul edilebilir anlaşılabilirdi. Çünkü kısa sürede yapıp, kurtulacağımızı zannettik. Fakat durum farkına varmadan, vahim bir hal aldı. Bu da temelde yatkınlık varsa temizlik hastalığını tetiklemiş oldu. Peki bu takıntılardan kurtulmak için neler yapmalıyız? Öncelikle neyin takıntı, neyin gereklilik olduğunu anlamamız gerekiyor. Mesela, maskeyi takmamız, tokalaşmamamız, kucaklaşmamamız, elimizin temizliğine ve mesafeyi dikkat etmemiz gerekiyor. Fakat ellerimizi sürekli yıkıyor, sildiğimiz yeri defalarca siliyor ve bize hala “temizlenmemiş” hissi veriyorsa işte o takıntıdır.

6: Virüs, ötekileştirdi.

İnsanlarda Zenofobi (kendisine benzemeyen ‘yabancı’ insanlara karşı duyulan korku, nefret) duygusunu açığa çıkarttı. Bizler, farkında olmadan korkuyla ötekileştirmeye başladık. Normalde yanı başımızda hapşıran birine “çok yaşa” derken şimdi hastalıklı biriymiş gibi bakıyoruz. Uzak Doğulu, Çinli, Japon veya Koreli gördüğümüzde kaçar olduk. Hatta dünyaca ünlü Berkeley Üniversitesi, o dönem kendi resmi instagram hesabından Asyalılar görüldüğü zaman endişe edilmesinin anlaşılır bir şey olduğunu yazdı. Tarihi bir skandala imza attı. Daha sonra bu ötekileştirme yaşlılara evrildi. “Evde kalsın,” kararından sonra sanki virüsü yaşlılar yayıyormuş gibi bir algıyla kapıldık. Bakım evlerinde kaderlerine terkedilerek, tamamen yalnızlığa ittik. Bir sonraki evre aşı pasaportu oldu. Aşılanmış bireylerin, aşı pasaportunun olması da damgalamanın bir başka boyutuna ulaştı. Aşı olmak istemeyenler otomatik olarak dezavantaj ve uzak durulması gereken insanlar olarak sınıflandırmaya başladık.

7: Belirsizlik.

Şu an hayatımıza baktığımız zaman, her alanda bir belirsizlik söz konusu. Aşı olma konusunda, pandeminin ne zaman biteceği, ne zaman normal hayatlarımıza geri dönüleceği, çocukların eğitimin nasıl olacağı… Bu da önümüzde bizi bekleyen büyük tehlikeye dikkat çekiyor. Bizleri her türlü kaygıdan, endişeden koruyabilecek duygu, güven duygusudur. İnsanın kendini güvende hissetmesi içinde güvenli ve doğru bilgiler gereklidir. Daha önce deneyim yaşamadığımız konu hakkında hepimiz bilir kişi olduk. Bu kavram ve bilgi karmaşası da ister istemez insanlarda ruhsal anlamda bir yük oluşturdu. Özellikle bu dönemde gelecek güzel günler adına daha sakin kalmaya çalışmalıyız. Kritik ve kriz durumlarında irademize hakim olmamız, kontrolü elimizde tutmamız gerekmektedir. Üniversiteyi okuma ile ilgili bir söz vardır. “Hayatım boyunca inek olmaktansa 4 yıl boyu inek olurum!”

8. Dilimize biraz dikkat etmemiz gerekiyor.

Çünkü birbirimizin ruh sağlığını da düşünmek zorundayız. Yaşamak, zihin ve beden sağlığımızı korumak için insanın, insana ihtiyacı vardır. Bir araya geldiğimizde, başka bir konu kalmamış gibi hastalık ve pandemi sürecini konuşuyoruz. Tabii ki bu olay ciddi ama artık bu bir otomatik tepkiye dönüştü. Büyüklerimize, akraba ve eş dosta telefon açıyoruz. “Nasılsın?” Sorusundan hemen sonra pandemi konusunu konuşmaya ve  şikayete başlıyoruz. Çünkü başkasının da kaygılı olduğunu duymak bize iyi geliyor. “Sadece ben değilmişim,” diyoruz. Ama artık bu sohbet biçiminin de değişmesi gerekiyor. Önceden yan yana geldiğimizde  ne konuşuyorsak, yine aynı şekilde konuşmalıyız. Hani eskiden, “bilmem şunun fiyatları fazla oldu, şu platformda da artık eskisi gibi kaliteli diziler yayınlanmıyor…” Gibi sohbetlerden keyif alıyorduk ya, yine keyifli konulardan konuşabiliriz. Karşı taraf belki bu süreci zor geçiriyordur, morale normalden daha fazla ihtiyacı vardır. O yüzden bu süreçte konuştuklarımıza biraz daha dikkat etmemiz gerekiyor. Psikiyatrist Victor Frankl’in “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabında, Auschwitz Kampı’nda tanık olduklarını yazmış. Yakınlarını kaybeden yazar, bu süreçte hayattan hiç kopmamış. Toplama kampında, birkaç şeye tutunarak ayakta kalabilmeyi başarmış. Umut etmiş, iç dünyasında üretmiş. Bulabildiği her şeye çeşitli notlar iliştirerek, daha sonra kullanabileceğini planlamış. Kitapta anlattığı bir örnek var: “Ranza arkadaşım, şu tarihte tahliye olacağına inanıyordu. İnanılmaz bir coşkusu, motivasyonu vardı. Ne kadar aşağılansa, dayak yese, işkence görse de ayaktaydı. Ama o gün geldiğinde ve tahliye olamayacağını anladığında ertesi gün öldü.” Olaylara nereden ve nasıl baktığımız çok önemli. Unutmayalım ki; insan, yapıcı yaklaştığı zaman daha iyi alternatifler üretebilir.

9: Akıp giden zaman.

İnsan kendisiyle barışık olabilmesi için, boşluk hissine tahammülü olması gerekiyor. Sabah uyanır uyanmaz cep telefonlarını ellerimize alıyoruz. Sonrada sanal bir dünya içerisinde kaybolup gidiyoruz. Yapılan bir deney var. Fakat başarılı olamamış bir deney. Deneklerden 15 gün boyunca herhangi bir ekrana bakmadan sadece bekleyerek zaman geçirmesi isteniyor. Sonunda da para ödülü olduğu söyleniyor. Katılanlar hiçbir şekilde yapamıyorlar. Çünkü boşluğa tahammülümüz yok. Ilk fırsatta ekrana odaklanıyoruz. Şu an televizyon, telefon, bilgisayar dışında bir hayatımız yok. Teknolojinin kölesi olduk. Kendimizle hiç baş başa kalamıyoruz ve aynı yanlışı çocuklarımıza da öğretiyoruz. Aslında “boşlukta kalmak veya o boş zaman” dediğimiz, kötü bir şey değildir. Çünkü her ruh kendini dinleyebileceği boşluklara ihtiyaç duyar. Sağlıklı bir zihin ve ruh sağlığı için bu çok doğal bir ihtiyaçtır. Kendimizi, farkındalıklarımızı tanımaya, bir şeyler üretmeye fırsattır. Mesela kriz dönemleri sonrasında insanlık için muhteşem eserler ve buluşlar ortaya çıkmıştır. Evet, “zaman öldürmek” diye bir kavram var. Biz hiçbir şey yapmasak da o akıp gidiyor ve ölüyor. Oysaki bizim o zamanı yaşatmamız gerekiyor. Bu da anca bize zaman kaybettiren ekranlardan biraz uzak durmakla mümkün.

10: Sahte mutluluk.

Özellikle sosyal medyaya baktığımız zaman, herkes çok mutlu görünüyor. Paylaşmak için, o gün çekilebilecek en uygun fotoğraflar çekiliyor. Çeşitli photoshoplar uygulanıyor ve kişi olduğundan farklı görünüyor. Envai çeşit yemekler yapılmış, sanki her gün ziyafet var. Her şey sütliman. Görünürde hiç bir problem yok. Oysaki bu davranış biçimi de tehlikeli ve patolojik bir sorun olduğunu göstermektedir. Bura da kendimize şu soruyu soralım: “Mutluluk; duygularımızı gizleyerek, rol yapmakta mı, yoksa açığa çıkarmakta mı yatıyor?” Mutlu olmak içten gelen bir şeydir. Mutlu görünmek ise, sadece insanın dışındaki kabuk gibidir. Kişi yalnız kaldığında, içi içini yiyen bir duruma dönüşür. Kendi içine kapalı, yalnızlığından beslenen, duygusal ve düşünsel dünyaya hapsolmasına sebep olur. Ruh sağlığı için en önemli gerekliliklerden birisi kişinin duygularını ifade etmesidir. İfade edilemeyen duygular, içeride birikmeye başlar ve diğer davranışlarımızı da etkiler. Gün içinde hepimiz için can sıkıcı olaylar yaşanır. Sonuçta insanız. Fakat üzüldüğümüzü, duygusallığımızı itelemeye veya saklamaya gerek yok. Önemli olan, olaylara karşı hissettiğimiz duyguyu açığa çıkarmaktır. İşte o zaman bizi yoran kabuktan kurtulmuş, gerçek mutluluğu bulmuş oluruz.

Kişisel gelişimcilerin mutlukuk konusunda temel bir mottosu vardır. “Her ne olursa olsun sen önemlisin ve senin mutlu olman gerekiyor.” Yani her şeyin merkezine bencilce kendimizi koyup, ötekinin duygularını tamamen yok saymamızla başlayan bir kişisel gelişim çılgınlığı. Kusura bakmayın ama o kitap ya da programların yazarından başkasına da bir faydası olduğuna inanmıyorum. Bugüne kadar kimsenin bu doğrultuda “a ne kadar geliştim, mutlu oldum” dediğine şahit olmadım. İnsan, “biz” merkezli çalıştığı zaman daha mutlu ve tatmin edici olur. Başkalarının var olduğunu unutmamak gerekir. Hiroşima Nagazaki de o atom bombasını atan kişi, orada çocukların oynadığını, insanların yaşadığını düşünmemiştir. Eğer bunu düşünseydi kendi çocukları, milleti aklına gelir ve o düğmeye basmaktan endişe ederdi. Kötülük, daha sonra etkileşimle birlikte ortaya çıkan bir olaydır. Aklımızın, irademizin ve vicdanımızın diğer bir insanı unuttuğu, yok saydığı anda kötü insanlar olmaya başlarız.

Şimdi sorarım size!

İnsanlık ve dünya için tehlikenin kaynağı nedir? Bu sorunun cevabını bulmak için tarihe bir göz atalım. Sıtma salgınının, Afrika Kıtasında daha fazla patates ekmek için ormanları kesme sonucu oluşan bataklık ve Anofel cinsi sivrisinek ile başladığını biliyoruz. Yine Avrupa’daki büyük veba salgınları, insanların tarım arazisi yapma ya da yerleşme amacıyla ormanları kesmesi sonucu farelerin şehirlere gelmesi ile bulaştığını da biliyoruz. Bütün bu yaşanan örnekler, Kovit 19 virüsünün de bizim elimizle ortaya çıkmış olma ihtimalini kuvvetlendirip, sorunun cevabını veriyor. Unuttuğun bir şey var ey insan! Dünya senin kontrolünde değil. Geçtim dünyayı, sen bile kendi kontrolünde değilsin. Kur’an da bir ayet vardır. Rum suresinin 41 ayetinde diyor ki: “İnsanların kendi elleriyle yapıp, ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Böylece Allah’a dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara ­tattırdık.” Nerede büyük kayıplar verildiyse, araştırıldığında tamamen arkasında insan eliyle yapıldığı ortaya çıkıyor. Malesef insanın cehennemi, yine insan oluyor. Evet, virüs tehlikeli. Fakat daha da tehlikeli olan insanoğlunun bencil ve gem vurulmayan hırslarının oluşu.

Hayat devam ediyor ve edecekte. Kötü insanlara rağmen iyiler de çok. Yaşanan olumsuzluklara rağmen, güzel olanda çok. İşte bu yüzden virüs ve pandemi hakkındaki endişelerimizin hayatımızı kontrol etmesine izin vermeyelim. Önemli olan, pandemi sonrası dünyaya hazırlanmamız ve ruh sağlığımızı korumamız için, bugünleri lehimize çevirebilmemizdir. Mesela ilgi alanımıza göre aktivitelere yönelelim. Bu, kendimizi daha iyi hissetmemize yardımcı olacaktır. Kovit 19 nedeniyle yaşadığımız ruhsal sorunlarda yalnız olmadığımızı, birbirimize destek verme ve dayanışmanın stresle başa çıkmada etkili bir yol olduğunu bilelim. Çünkü toplumsal dayanışma ve paylaşım iyileştirir! Bu süreçten etkilenmiş insanları motive etmeli, hiçbir ayrıma gitmeden empati kurmalı, onlara yardımcı olmaya çalışmalıyız. Şayet çabalarımıza rağmen baş edemiyor, günlük hayatımızı olumsuz etkiliyor, yoğun bir duygusal problem yaşıyor ve işlevselliğimizin bozulduğunu görüyorsak işte o zaman psikolojik ve terapötik destek almak zorundayız.

Vücudu öldürenden korkmayınız, asıl ruhu öldürenden korkunuz. Unutmayın ki; zihniniz oldukça güçlüdür. Olumlu düşüncelerle doldurduğunuz zaman hayatınız değişmeye başlayacaktır.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!