Kaygı verici durumlar

Hali vakti yerinde olanlar özel okullara kapağı atarken, olmayanlar da, olağanüstü gayret ve zekanın yanısıra şansları da yaver giderse iyi bir üniversiteye girmeye çalışır. Kapasite ve imkan sorunu olanlar ise, tabela üniversitelerinden birine girip dört yıl boyunca iş aramaktan kurtulurlar. Ondan sonra mı? Ya memurluk sınavından yeterli puanı alıp devlete kapağı atarlar ya da Bim, Şok ve benzeri işletmelere ‘kalifiye’ eleman olarak girerler!

Deveye sormuşlar neden boynun eğri diye. Cevabı nerem doğru ki olmuş. İşte şu iki aylık Türkiye serüvenimiz boyunca hep bu eğrilikler gözümüze batıyor. Haliyle insan neden bu halde olduğumuzu kendi kendine sormadan edemiyor. Ama bu sorunun cevabı maalesef öyle kolayca verilecek cinsten değil. Daha önce insanlarımızın değişik ortam ve mekanlardaki davranışlarına değinmiştim. Bu yazıda değineceğim sorunların sonuçları bireysel davranışların sonuçlarından daha da vahim. Zira bunların telafisi yok. Nesiller boyu sürecek bir etki söz konusu.


Önce eğitime bir göz atalım. Karşılaştığım eğitimcilerin istisnasız hepsi gidişattan endişeli. Temel ve orta öğretim, hem müfredat hem de ölçme değerlendirme açısından kaygı verici boyutlarda. Okul idareleri öğretmenlerinden sadece ‘başarılı’ öğrenciler istiyorlar. Bu mümkün olmayınca da hak edilmediği halde yüksek notlar verilerek başarı suni olarak yaratılmaktadır. Sınıfta kalmak olmadığı gibi, sınıfta kalması gereken öğrenciler teşekkür, hatta takdirname bile alıyorlar. İşin vahim olan tarafı, velilerin gerçeği bilmelerine rağmen haksız elde edilmiş belgelerle gurur duyuyor olmaları. Böyle bir sistemde yetişmiş çocukların yetişkinliklerinde dürüst olmalarını beklemek ne kadar gerçekçi olur acaba?


Bu durum özel okullarda daha da içler acısı. Tabiri caizse, veliler ödedikleri paranın karşılığı olarak iyi bir eğitimden ziyade hak edilmemiş bir belgeyi tercih ediyorlar diyebiliriz. Eğitimin yüksek öğretim boyutu zaten felaket. Herkes, kapasite ve yeteneğine bakmaksızın çocuğunun üniversitede okumasını istiyor. Bu da gençlerin çocukluktan itibaren oldukça stresli bir hayat geçirmelerine sebep oluyor. Hali vakti yerinde olanlar özel okullara kapağı atarken, olmayanlar da, olağanüstü gayret ve zekanın yanısıra şansları da yaver giderse iyi bir üniversiteye girmeye çalışır. Kapasite ve imkan sorunu olanlar ise, tabela üniversitelerinden birine girip dört yıl boyunca iş aramaktan kurtulurlar. Ondan sonra mı? Ya memurluk sınavından yeterli puanı alıp devlete kapağı atarlar ya da Bim, Şok ve benzeri işletmelere ‘kalifiye’ eleman olarak girerler!


Bir diğer kaygı verici durum da imar ve çevre politikalarında, daha doğrusu uygulamalarında yaşanmaktadır. Yüksek yapılaşmanın köylere kadar yaygınlaştığı Türkiye’de, bir arsanın üzerine gelecek yapı kanunen belli bir oranı geçmemelidir, ancak bunun uygulamada tamamen göz ardı edildiği de bir gerçektir. Bir çok yerleşim yerinde bu oran % 40’tır. Bu da demektir ki % 60’a tekabül eden bir alana inşaat yapılamaz. Ancak, uygulamada taban olarak bu kurala uyulurken, zemin katından itibaren her yöne birkaç metrelik çıkıntıyla mevzuat delinmektedir. Yol veya komşularla arada kalan alan da yine, ya sonradan ilavelerle kapatılıp inşaata dahil edilmekte ya da otopark olarak kullanılmaktadır. Bahçe veya yeşil alanın esamesi okunmamaktadır. Bunlar da gizli sakli değil, göstere göstere yapılmaktadır. Bu da demektir ki, mevzuatı takip etmekle yükümlü olanlar ya ihmal ya da rüşvet ve iltimasla meşguldürler. Aksini anlayabilmek mümkün değil zaten.


Çevre tahribatının en göze batanlarından biri de mermer ocaklarıdır. Kontrolsüz ve çevre hassasiyeti gütmeden açılan ocaklar, hem insan sağlığına, hem de bölge fauna (bitki) ve florasına (canlılar) zarar vermektedirler. Öyle ki bir çok yerde şehirlerin yanı başında bu ocakları görmek mümkündür. Peki mermer ocakları olmasın mı diye soracak olursak, buna da makul bir cevap vermek mümkündür. Evet mermer ocakları olsun, ama bu ocaklar çevreye asgari zarar verecek şekilde olsun. Bunun örnekleri dünyada mevcut. Evet biraz maliyetli, ama bu maliyet çevreye verdiği zararla mukayese edilince devede kulak kalır. Bir de işletmeye kapanmış mermek ocakları meselesi var. Ocakların kapandıktan sonra kısmen rehabilitasyonu mümkün, ancak buna uygulamada hiç rastlamamaktayız. Ocağın sahibi rehabilitasyondan sorumlu, ancak iş o noktaya gelince ya iflas ya da iltimasla bu sorumluluktan kurtuluyor.
Bunlar kaygı verici gelişmelerden sadece birkaçı. Gerek eğitim gerekse çevre sorunlarına köklü çözümler sunan bir irade yok. Mesele kanun veya yönetmelik değil, onlar zaten mevcut, asıl mesele onların takibi ve ihlal edenlerin yaptıklarının yanlarına kalması. Bunlar kimsenin umurunda değil, miller hamasetle durumu idare edip gidiyor. Allah akıl fikir versin demekten başka şeyler de yapmak lazım, ama ne?




Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!