“Öncelikli meselelerimize göre bir vizyonumuz olmalı”

Dolu dolu bir yaşamınız var, sizi biraz tanıyabilir miyiz, kimdir Arif Yakışır?

Anamın tabiriyle, babamın askerden geldiği bir dönemde, Ağustos ayının sıcacık bir gününde 1953 yılında dünyaya gelmişim. Doğum tarihim her ne kadar nüfus cüzdanımda 1 Ocak 1954 gözükse de, ben anamın bu tarifini kabul ediyorum. 1989 yılına kadar Ankara’nın ilçesi olan; Aksaray’ın il olmasından sonra da oraya bağlanan Şereflikoçhisar ilçesinin şirin bir köyü olan Boğaz Köyü’nde doğmuşum. İlkokul ikinci sınıfı köyümde bitirdim. Babamın Ankara’da iş bulmasından sonra bir iç göç yaşadık ve 1962 yılında Ankara’ya göçtük. Dikmen-Gecekondu Mahallesi bizim ilk göçümüzün son durağı idi. İlk ve ortaokulu Ankara’da bitirdim.

Hollanda serüveni ne zaman başladı?

Babam, 1965 yılında ikinci göçünü Hollanda’ya başlattı. Van Nelle sigara, kahve fabrikasına anlaşmalı işçi olarak gelen babam, “Merak etmeyin, birkaç yıl çalışır, kazanır, aranıza dönerim” diyerek, anamla 7 çocuğunu geride bırakıp Hollanda’ya gelmişti. Geri dönmeyi bir türlü başaramayan babam, 19 Eylül 1971 yılında 6 çocuğu ile anamı da yanına aldırdı. İlk geldiğimiz yer Rotterdam’ın Noord bölgesiydi, 12 yıl incesine kadar da orada ikamet etmekteydim.

IMG_5751

Birkaç yıllığına gelen babanız dönebildi mi?

Babam ve anam, 55 Yaş Yasası çerçevesinde 1987 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yaptı. Birkaç yıl sonra dönerim dediği Hollanda’dan ancak 23 sene sonra kopabildi. Buna şükür, istemelerine ve neredeyse 50 yılını doldurmalarına rağmen pek çok insanımız hâlen dönemediler.

Siz ne yaptınız geldiğinizde?

Geldiğimde 18 yaşımı doldurduğum için okula gitme mecburiyetim yoktu. İşte, benim o babam, kendine göre bir Türkçe-Hollandaca sözlük yapmıştı. “Sana çalışmak yok, bu kelimeleri öğreneceksin” diyerek beni lisan öğrenmeye teşvik etmişti. O günlerde sadece küçük, kırmızı kaplı vanGorps yayınevinin bir sözlüğü vardı. Ortaokulda, yabancı dil dersi olarak Fransızca eğitimi almıştım. Yabancı dillere bir hayranlık ve aşinalığım vardı. Sözlükteki, önemli ve işime yarayacak olan bütün kelimeleri bir kâğıda yazmıştım. Günde 70-80 kelime öğreniyordum. Şu an konuştuğum Hollandacanın temeli ta o günlerdeki o çalışmayla atıldı.

Ne tür işlerle uğraştınız?

Bazı iş deneyimlerim oldu. Delfshaven bölgesinde bir konserve fabrikasına çalışmak üzere girdim. Daha önce gelmiş Türk ablalarımızın da yardımlarıyla, şef tarafından verilen talimatları aynen uygulamaya çalışıyordum. Üçüncü hafta, zeytinyağı katılması gereken bir konserve kazanına sirke katmıştım, bu yanlışlık benim eve gönderilmeme sebep olmuştu.

3 ay da Rotterdam istasyonunun arkasında kravat fabrikasında çalıştım. Daha sonra, Verolma gemi tersanesinde kaynakçı çırağı olarak işe başladım. Bu durumun ileriye dönük bir geleceği olmadığını anlayan babam, işçilik hayatımı sonlandırdı ve sanat okulunun elektrik bölümüne kaydımı yaptırdı. Buradan mezun olunca, aynı fabrikada elektrik bakım ve tamiratı elemanı olarak işe başladım.

Tahsil hayatınızı bu şekilde mi noktaladınız?

Hayır, durmadı devam etti. Rotterdam belediyesinin inisiyatifiyle hayata geçirilen Yabancılar Akademisi’ne başladım, 2 yıl orada eğitim aldım. Toplumsal meselelerin çözümünü kolaylaştıran, kişisel gelişime katkıda bulunan bu eğitimin çok faydasını gördüm. Bu eğitimin ardından, Yüksek Eğitim Bilimleri Fakültesinde, orta dereceli okullar için Türkçe öğretmenlik bölümünü bitirdim. 6 aylık staj döneminden sonra bir yıl ek dersler verdim. Ardından, Leiden Thomas Moore Yüksek Pedagojik Akademisi’nde eğitim gördüm, diplomamı aldım.

1988 yılında, Rotterdam’da Yabancı İşçiler Cemiyeti’ne girdim. Cami, cemiyet ve derneklerle olan iyi ilişkilerimizin neticesinde, o yıllarda Rotterdam Belediyesi ile İslami kuruluşlar arasındaki ilişkileri daha düzenli şekilde götürmesi için kurulan SPIOR kurumunda görev aldım. Topluma verdiğimiz bu hizmetlerin yanı sıra, kendimizi geliştirmek ve daha iyi hizmetler verebilmek için, 1995 yılında Amsterdam Yüksek Okulunda; kurum-idare-menajerlik bölümünü 1 yılda başarıyla bitirdim.

IMG_5759

Nasıl bir evlilik gerçekleştirdiniz, severek mi, görücü usulü ile mi oldu?

1974 yılında, Türkiye’den, memleketimden evlendim. Bilimsel denilen pek çok teoriyi yerle yeksan eden bir evlilik hikâyem var benim. Uzaktan akrabam olmasına rağmen eşimi tanımıyordum. Akrabaların bizi birbirimize yakıştırmalarının ardından hanımın fotoğrafı elime geçti. Hanımda da benim fotoğrafım varmış. Biz bu konuda suskun kalınca, akrabalar bir izin döneminde babamı sıkıştırmışlar ve “Bu kızı Arif’e alalım, sakın kaçırma” demişler. Babam da, bu ısrarlar üzerine eşime bizim adımıza dünür olmuş, istemiş ve söz kesilmiş, şimdiki eşim olan Naciye Hanım’la nişanlanmışız. Nişanlandığımı izin dönüşünde babamdan duydum. Haberimiz olmadan yaptığımız evliliğimizin bu yıl 40’ıncı yılını doldurduk. Karasevdayla birbirlerine aşık olanların, aylarca flört hayatı yaşayıp da evlenenlerin ayrılmalarına inat, fotoğrafla yapılan evlilikler mutlu bir şekilde bir ömür boyu sürmekte. Mutlu, huzurlu, sevgi ve saygıyla koskoca bir 40 yılı geride bırakıyoruz. Bizim evliliğimiz, görücü usulü ile bile değil, daha ilkel bir şekilde; fotoğrafla gerçekleşmiş bulunmaktaydı. Bu tür evliliklere karşı çıkanların kulakları çınlasın. İşin içerisinde, sevgi, saygı, güven, hoşgörü ve fedakârlık olunca, aşk kendiliğinden doğuyor. Bu mutlu evliliğin ürünü olan 4 çocuğumuz var. Üçü kız, biri erkek olan çocuklarımızın üçünü evlendirdik. Biri nişanlı. 6 torunum var.

80’li yıllarda Türklerin dernekleşme ve örgütlenme faaliyetleri başladı, siz neresindeydiniz bu çalışmaların?

İnsanlara faydalı olmak insanın tabiatına yerleştirilmiş bir duygudur. Biraz lisan bilmemiz hasebiyle insanlarımızın sorunlarına çözüm bulmak için epey koşuşturduk. 80li yılların başında dernekleşme ve cemiyet faaliyetleri başlayınca da, oralarda hizmet vermek için kolları sıvadık. O gün bugündür topluma hizmet etmeyi Allah’a ulaşan bir hizmet belledik.

1986 yılından 1992 yılına kadar Rotterdam Gültepe Camii Başkanlık görevinde bulundum. Yine 1987-1992 yılları arasında Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonu’nda sekreterlik ve başkan yardımcılığı yaptım.

1996 yılında, Yabancılar Cemiyeti’ni de işin içerisine dâhil ederek, Rotterdam genelindeki 19 cami-cemiyette ilk kez ev ödevlerine yardımcı kursları başlattık. Türk çocuklarının, gençlerinin okullardaki başarısını artırmayı amaçlayan bu girişimimiz, güzel bir hizmet olarak ülke geneline yayıldı ve çocuklarımızın başarıları bu vesileyle artmış oldu. Üniversite ve yüksek okul okuyan gençlerimizin bugünkü geldiği konumda o günlerde verilen derslerin katkısı büyüktür. İşçi göçünün başladığı günlerde yabancıların A’dan Z’ye bütün sorunlarıyla alakadar olması için kurulan ve 1994 yılına kadar “Yabancı İşçiler Yardım Cemiyeti” ismiyle hizmet veren daha sonra Yabancı İşçiler Cemiyeti olarak adlandırılan oluşum, toplumu, uyum, eğitim, sağlık, yeni yasalar konusunda sürekli bilgilendirme ve yönlendirme faaliyetleri içerisinde bulunmuştur. Pek çok insanımıza yol göstermiş, destek olmuş, haksızlığa uğrayanların haklarını aramış, işten atılmalarını önlemiş, onların oturum almasını sağlamıştır.

2009 yılının Şubat ayından beri de, T.İ.K.D.F Genel Başkanlık görevini yürütmekteyim. Aynı zamanda MoslimOmroep adlı yayın kurumunun da sorumlu yayın müdürlüğünü yapmaktayım.

Sizce Türk toplumu ne düzeyde?

Hollanda’da 420 bin civarında insanımız yaşamakta. 300 civarında cami, en az o kadar da sosyal-kültürel faaliyet yürüten dernek ve vakıflarımız var. Girişimci ve onların istihdam ettiği insan sayımız binlerle ifade edilmekte. Birinci nesil, bütün olumsuzluklara, imkânsızlıklara rağmen büyük başarıların altına imza attılar ve bizlere bu güzellikleri bıraktılar. Şimdiki kuşak babalarının ve dedelerinin yaptıklarını bilemeyebilir, anlayamayabilirler ancak, onları rahmet, minnet ve şükran duygularımla anıyorum. 50 yıldır buradayız, buna rağmen ben geldiğimiz konumu küçümsemiyor, aksine iyi bir yerde olduğumuza inanıyorum. Tıp, hukuk, siyaset ve iş alanında her gün ivme kazanan bir yükseliş var. Yüksek okul ve üniversite okuyan gençlerimizin oranı küçümsenmeyecek derecede artıyor. Elbette sorunlarımız var. Bunları da görmezden gelemeyiz.

Bundan sonra nasıl bir gelecek bekliyor bizleri?

Biz o elleri ve ayakları öpülesi köylü ve çiftçi ailelerin çocukları olarak bu ülkede büyük başarıların altına imza attık. Bizlerden sonra gelen nesil, daha aydınlık günleri kucaklayacaklar hiç şüphesiz. Tabii gençler arasında diploma almadan okulu terk edenlerin sayısı hayli kabarık. Bunun bizlere yansıması çok acı olur. Bu nedenle azami dikkat etmeli ve çocuğumuzun iyi bir eğitim almasını sağlamalıyız. Sadece eğitimle olmaz, ona kendi kimliğini, kişiliğini de kazandırmalıyız. Dinini ve kültürünü de eksiksiz öğretmeliyiz. Tek kanatlı kuş uçamaz. Hem maddî hem manevî bir donanımla onları hayata hazırlamalıyız. Artık temizlik firmaları bile diploma sorar hâle geldiler.

Toplumsal hayatın her alanında olduğu gibi eğitimde de ayrımcılık yapılıyor. Özellikle ilkokulu bitiren ve seviye belirleyen sınava tabii tutulan çocukların bilinçli bir şekilde önleri kesiliyor ve yüksek okul tavsiyesi verilmiyor. Veliler buna çok dikkat etsinler. Çocuklarımızın geleceği ile oynamalarına müsaade etmesinler. Şu anki görüntü bazılarına umut vermiyor olsa bile ben ümitvarım. Zira bir geçiş süreci yaşanıyor. Birinci ve ikinci neslin miadını doldurduğu ve bayrağı üçüncü neslin eline aldığı bir geçiş dönemi… Bu da elbette sancılı olacaktır.

Gençliğin din ile olan ilişkisi şimdilik olumlu gözüküyor ancak, dil ile olan bağı koptukça ve dil sorunu yaşadıkça, dinden de uzaklaşılır endişesi de taşımıyor değilim. Bu durumun da hem camiler için yönetici bulmada hem de onların kendilerini ifade etmede sıkıntı doğuracağını düşünüyorum. Bunun da veliler tarafından iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Çocuklarını sürekli Türkiye’ye izine götürsünler. Çocukluklarını doğdukları ve yaşadıkları kendi köylerine götürsünler. Bağlarını, bahçelerini, yaylalarını gezdirsinler. Emmi, dayı, akrabalarıyla buluştursunlar, konuştursunlar, kaynaştırsınlar. Kısacası, çocuklarımıza sahip çıkmalıyız.

IMG_5757

PvdA ve ihraç kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?

PvdA’lı iki değerli arkadaşımızın partiden bu şekilde ayrılmaları hepimizi üzmüştür. Politik katılım adına acı bir kayıp. Özellikle Volkskrant gazetesi, hadiselerin nasıl geliştiğine dair arka plan haber ve yorum yapabilecek bilgi ve verileri veriyor. İşçi Partisi (PvdA) genellikle Türklerin en çok oy verdiği parti olarak bilinir. Bu, sosyal demokrat bir siyasi partinin tabanına karşı vefasızlık göstergesidir. Sol bir partinin bile ne derece sağa kaydığının işaretidir bu. Arkadaşları, belki deneyimsizlik ya da hissi algılar bu noktaya getirmiş olabilir. Ancak, parti içi demokrasi ve fikir hürriyeti açısından parti sınıfta kalmıştır. Arkadaşlarımızın susturulmaya çalışılması demokrasiye aykırıdır. Köklü bir parti olduğunu iddia eden PvdA’nın aldığı bu tutum anlaşılmazdır. Önümüzdeki yıl yerel seçimler var, partinin bu tutumuna sandıkta cevap verilmeli.

Peki, araştırma(!) raporları vs. hakkında neler düşünüyorsunuz?

Hollanda yasalarına göre kurulmuş olan  dört dinî kuruluşumuz devlet sübvansiyonu almadan yıllardır bu ülkeye, insanına her alanda hizmet vermiştir. Toplumun kaynaşmasına, lisan öğrenimine, eğitime önem vermiştir.  Daha birçok konularda insanlarımızı bilgilendirmiş ve topluma katılımları noktasında teşvik etmiş, destek olmuşlardır.  Yaptıkları her faaliyetin şeffaf olduğu, faaliyetlerinin herkese açık  olduğu da bilinir. Zaten araştırmayı yapan bilim adamları da Bakan Asscher’ın araştırma sonuçlarını saptırdığını, kendilerinin raporda, bu konularla ilgili bakanın söylediği gibi bir şey yazmadıklarını beyan ettiler. Bakan’ın yaptığı, söylediği iyi niyet göstergesi değildir. Söz konusu araştırmanın, Meclis Komisyonu’nda 4 kuruluşun durumunun görüşüleceği sırada Bakan’ın önüne konması da hayli manidardır.

Partiye yakınlığı ile bilinen Motivaction Araştırma Kurumu’nun tüm Türkleri töhmet altında tutan ve gençlerin çoğunu barbar IŞİD’e sempati duyduklarını gösteren zırva anket/araştırma sonuçlarına karşı 8 kuruluş olarak hukukî süreci başlattık.

Toplumsal bütünleşme olmalı mı, olmalı ise bunu nasıl sağlarız?

Evet, toplumsal bütünleşme kesinlikle olmalı. Zaten bu bütünlük şu anda da toplumumuz içerisinde var olan bir durum. Ama toplum arasındaki bağlar daha da kuvvetlendirilmeli. Bunun için, mevcut farklı federasyonlar, STK’lar birlik, beraberlik içerisinde çalışarak bu konuya eğilmeleri, önem vermeleri ve toplum içerisindeki birliği kuvvetlendirecek çalışmaları başlatmalılar. Farklılıklarımızı kabul ederek, sürekli iletişim içerisinde olarak; paylaşımla ama öncelikle samimiyetle bu mümkün.

Birlik-beraberlik siyaseti yürütülmeli midir?

Kesinlikle birlik-beraberlik duygularımızı kuvvetlendirmemiz gerekir. Bölünmüşlüğün kimseye bir şey kazandırmayacağı gibi, buradaki toplumumuza ve sahip çıktığımız değerlerimize çok büyük zarar verir, onlardan uzaklaşmamıza neden olur. Buradaki Türk toplumu olarak birliğimizin kesinlikle sağlanması ve muhafaza edilmesi gerekir.

Yeni bir plan ve oluşumla mı hareket etmeliyiz?

Bence yeni bir plan ve oluşuma gerek yok. Şu anda Türk toplumunun oluşturmuş oldukları farklı STK’lar var, onların çalışmalarına destek olunmalı. O kurumlar da kendi aralarındaki birlik ve beraberliği sağlamalılar. Ancak STK`ların da daha sivil, daha yerel ve Hollanda konseptine göre dizayn süreci devam etmelidir.

Gençlere tavsiyeleriniz neler olur?

Üçüncü ve dördüncü neslin hedef ve ufukları açık olmalı. Bir ayakları geçmişte diğer ayakları gelecekte olmalı. Dedelerinin hangi durumlarda kendilerine bu düzeni bıraktıklarını asla unutmamalılar. Çok çalışmalı, eğitme önem vermeliler. Helal ve yasalın dışına çıkılmamalı. Dil, din ve kültürün muhafazası yapılmalı, yaşatılmalı ve nesilden nesle aktarılmalıdır. Bunlar uyumun önünde engel değil, bilakis uyuma katkıdır. Onları öteleyerek yaşamak, insanın kaybolmasına, asimile olmasına sebep olur. İnsanlar arası ayrım yapmadan, herkesi gözeterek, kucaklayarak hizmet etmeyi esas almalıdır. Hile, yalan-dolandan uzak durulmalı. Dürüstçe çalışmalı, adaleti prensip etmeli, içerisinde yaşadığı ülkeye yük olmamalı, ona bir katkı değer sunmalıdır. Böyle bir yol haritası izlenirse, hedefimize ulaşmak için bir engel kalmaz. Avrupa’da da ancak bu şekilde varlığımızı sürdürebiliriz.

Neleri okursunuz?

Roman, dinî, millî, bilimsel, yöneticilik vs. içerikli eserleri okurum. En son okuduğum kitap Mim Kemal Öke’nin “Gün Doğarken” adlı romanıydı.

Neler dinlersiniz?

Türk halk, sanat müziklerini sever ve dinlerim. Neşet Ertaş, Emel Sayın, Uğur Işılak, Gülşen Kutlu, Orhan Hakalmaz gibi sanatçıları dinlerim.

Neleri seyredersiniz?

TV’de olayların arka planlarını anlatan, farklı görüşlerin tartışıldığı tartışma programlarını. Zamanım oldukça bazı dizileri, film derseniz Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’…

Hayatta neyi önemsersiniz?

İnsanların yaratılışının bir amacı var. Tüm olaylar karşısında yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan sorumluyuz. İnsanların mutlu olmalarını, hayata gülümsemelerini önemserim.

İnsanda neyi ararsınız?

Ciddiyet, dürüstlük, samimiyet, iyilik, insanlara yardım etme, destek olma .v.s…

Nelerden kaçınırsınız, nelerden sakınırsınız?

Hata etmekten, insanları kırmaktan kaçınır, sakınırım.

Nelerden mutlu olursunuz?

Toplumun, insanlarımızın mutlu olması, refah içerisinde yaşamalarından dolayı, kendimi de mutlu hissederim.

Neler sizi üzer?

İnsanların sorunlu olması, mutsuz olması..

Hayatınızın merkezine neleri koydunuz?

Önce insan. Din dahi insan içindir. Özelde ise tabii ki kendi ailem, sevdiklerim gelir. 3 kızım, 1 oğlum var. 3’ü evli bir de nişanlı kızım var. Her 3 çocuğumdan 2’şer torundan toplam 6 torunum var.

Asscher’ın iddialarıyla alakalı neler söylersiniz?

Raporu özet olarak okudum. Ciddiye alınacak ve Bakan’ı haklı çıkaracak en ufak bir detay dahi yok.

Asscher’ın dile getirdiği mesele yeni değil ki. İslam’ın her şeye rağmen yükselişte olduğu dönemlerde bu gibi ısmarlama raporlara sıkça rastladık. İmaja verilmek istenen bir zarar olarak değerlendiriyorum. Daha önce de adı rapora geçen iki kuruluş için de benzer iddialarla meclis meşgul edilmişti. Araştırtma sonuçları, olumluydu. Yani birilerinin beklentisinin tam tersiydi. O kuruluşlar bu ülke kanunlarına göre kurulmuş yasal işleve sahip olan kuruluşlardır. Şeffaftırlar, uyuma katkı yaparlar, iç ve dış yardım almadan kendi yağlarıyla kavrulurlar, yasadışı hiçbir eylem ve söylemi yoktur, Türkiye ile paralel bir yapı oluşturmazlar… Bunlar böyleyken ve bunları Bakan Asscher çok iyi bilirken neden böyle bir yola tevessül etti dersiniz? Tek cümleyle, İslami kuruluşlarını imajını kamuoyu nezdinde yaralamak, karalamak…

Son 15 yıldır sesi çıkan Türk kökenli siyasetçiler harcanıyor, partilerinden ihraç ediliyorlar. Buna rağmen Siyasette olmalı mıyız?

28 yıldır Türkiye insanı seçiyor ve seçiliyor. İnsanlarımızın haklarını savunmak, onların sesi olmak için yola çıkan yüzlerce insanımız oldu. Bunu kendi menfaati için kullananlar da oldu. Hatta, o konuda altyapısı olmayan, Hollandaca lisanı konuşamayanlar da bu yola çıktılar. Elbette işi bilerek yapanlarla bu işi istismar eden ve bu alanda uzman olamayanlar elendiler. Belli bir amaç uğruna yola çıkanları da partileri eledi. Partinin, meclise sunduğu teklife ‘evet’ dese, seçmenini kaybedecek, ‘hayır’ dese partisini kaybedecek. İki arada bir derede misali işi götürmeye çalışanlar da oldu. Elbette iyi işler yapan oldu, ancak, siyasetten beklenen, istenen sonuç alınamadı.

Yani?

Benim görev yaptığım Noord Belediyesinde refah sektörüne 7 milyon Gulden civarından ayrılırdı. O bütçe vatandaşın direkt olarak cebine yansımış olsaydı, belki refah seviyesi yükselir, çocuklar iyi eğitim alır, uyuşturucu, vandalizm gibi kötü yollara düşmemiş olurlardı.

Biz o dönemde böyle büyük bir bütçeyi halkın istifadesine sunamadık ama şimdi siyasete giren gençler hayli bilinçli ve donanımlı bir şekilde bu yola çıkıyorlar. Umuyorum çok şeyi değiştirecekler. Bizim büyük bir beklentimiz yok, sadece olan biten olumsuzluklara seyirci kalmasınlar istiyoruz. 6 milletvekilimiz var, ikisi haricinde diğerlerini de görmek, seslerini duymak istiyoruz. Eğer toplumla sürekli bir araya gelme durumları olursa, ben onların da fikir olarak besleneceklerine, daha iyi hizmet sunacaklarına inanıyorum. Ama, siyasete aktif olarak katılmalıyız, diye düşünüyorum.

Ayrımcılığa uğradığını hissedenlerde geriye bir göç düşüncesi var. Neler söylersiniz?

Birinci ve ikinci nesil Hollanda’nın uyguladığı bütün haksızlıklara göğüs gerdi, dayandı. Ama burada doğup, burada yetişmiş üçüncü ve dördüncü nesil, kendilerine yapılan haksızlığı ve ayrımcılığı kabul edemiyor. Bundan dolayı da bir beyin göçü olduğunu biliyoruz. Elbette kişinin kendi tercihi ama, kendi değerlerini muhafaza ederek ve bu ülkeye sahip çıkarak burada yaşama mücadelesi verilse gelecek nesiller için daha faydalı olur diye düşünüyorum.

CMO ve IOT kuruluşlarının işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz, olmalı mıdır?

CMO kurumu 2001 yılında çalışmalarına başlamış olup, Amerika’daki ikiz kulelerin saldırıya uğramasından sonra Hollanda hükûmet yetkilileri böyle bir kuruma acil ihtiyaç olduğunu vurgulayarak, birlikte çalışma yollarını aramışlardır.

2004 yılından itibaren de CMO Hollanda Hükûmeti tarafından resmî bir kurum olarak tanınmıştır. Bugün ise, CMO bütün Müslüman kurumları bünyesinde barındıran, üyesi olan, Müslümanları temsil eden, hükûmet, bakanlıklar ile iletişim içerisinde olan resmî bir kurum hâline geldi. Helal kesim, sünnet, hapishane ve askeriyede din görevlilerinin görevlendirilmesi gibi birçok işleri geçtiğimiz yıllarda iyi bir çalışmanın neticesinde başarmıştır. Müslümanlar olarak böyle bir kurumun devam etmesi ve daha da etkin olması için desteklemeliyiz. Bu kurumlar üye dernek ve federasyonlarının, tabanlarının isteklerine, kulak vermeliler ve bazı önemli konu ve değerlerimiz hususunda hassas davranmalılar.

IOT ise 1985 yılında Hollanda’da 5 Türk federasyonunun bir araya gelerek oluşturmuş oldukları ve hükûmetin de maddî yönden kurulmasını desteklediği bir kurum. Kuruluş amacı, Türk toplumun sorunlarını ilgili bakanlıklara iletmek, hükûmete sorulduğunda ve sorulmadığında tavsiyelerde bulunmak amacıyla oluşturulmuş bir danışma kuruludur.

Yıllar içerisinde belirli bir kesimin kontrolü ve etkisi altında kalmış ve uzun süre bazı kuruluşlar dışlanmıştır. Bu nedenle tabanla, yani toplumla ilişkisi hep zayıf kalmıştır. Kurulduğu günden beri toplumun bütün kesimini temsil etti diyemeyiz. Bazı eski yöneticileri ah-vah diyerek pişmanlıklarını dile getirseler de, zaman içerisinde adaletli davranmamışlar, taraf olmuşlardır.

Bütün bunlara rağmen, IOT zaman içerisinde Hollanda’daki Türk toplumunun birçok noktadaki genel haklarının alınmasında, muhafaza edilmesi, savunulması gibi alanlarda başarılı bir şekilde mücadele etmiş, toplumumuz menfaatine çok şeyler başarmıştır.

Ne yazık ki, 2015 yılı başından itibaren hükûmetin tasarruf önlemleri çerçevesinde almış olduğu karar gereği, IOT ve bütün danışma kurullarına verilen sübvansiyonlar kesilerek bu kurumlar aktif faaliyetini sona erdirmek zorunda kalacaklar.

İslam Yayın Kurumu tarihçesine bir göz atsak, nasıl oluştu bu düşünce?

Dinî kuruluşların yayın yapması anayasal bir haktır. Bunu ancak 1985 yılında fark etmişiz ve o yıl TİKDF tarafından yapılan müracaatımız 1986 yılının mart ayında kabul edildi, eylül ayında da yayına başlanıldı. Fas ve Surinamlılar da İslam Yayın Vakfı (IOS) bünyesine dahil edildiler. 3 yıl sonra yaşanan sıkıntılar sonucunda zamanın müdürü İbrahim Görmez abi görevinden ayrıldı ve Medya Komiserliği IOS’un yayın hakkı müracaatını 5’inci yılının bitiminde durdurdu.

Hollanda’da, 1994 yılından 2004 yılına kadar NMO ve NIO adıyla yayın yapan iki tane İslam yayın organı vardı. Medya komiserliği, 2010 yılında bu yayın organlarının tek bir organ olarak yayın hayatını sürdürmesini kararlaştırdı. Buradan yola çıkılarak, 2004 yılında İslami kuruluşlar bir araya gelerek SMO adında bir çatı örgütü oluşturdu. Bu kurum içerisinde 722 dernek ve vakfın temsil edildiği, 13 ayrı milletten oluşan 30 kuruluş yer almaktaydı. İslam Yayın Vakfı (SMO) adı altında 2009 yılının Eylül ayında medya komiserliğine yayın hakkını alabilmek için müracaatta bulunduk. Bizim haricimizde 4 ayrı müracaatta daha bulunulmuş. Bir çatı altında toplanmamız ve öyle müracaat etmemiz istendi. Temsil gücü az olan 2 kuruma o yıl yayın hakkı verildi. Biz bu olayı mahkemeye taşıdık ve usulsüzlük yapıldığı gerekçesiyle yayın hakkı tekrar onlardan alındı ve geriye kalan iki kuruluşa anlaşmaları karşılığında verileceği taahhüt edildi. Bizden istenilen eşit yönetim oluşturma şeklini yerine getirdik ve 2011 yılının sonlarında yayın hakkı bize verilmiş oldu.

İki kuruluş ortaklaşa olarak SZM adında yeni bir vakıf kurduk. Bu vakıf yayın yapmadığı için MoslimOmroep adında yeni bir oluşumla; bağımsız bir başkanın yönetiminde, iki kuruluşun atadığı sorumlu yayın yönetmenleri ile 2013 yılının Haziran ayında yayın hayatına başladık. Ben de sorumlu yayın müdürlerinden biriyim. Biz aslında NTR’in personeliyiz. Ama MoslimOmroep’ta da yönetimdeyiz. 9 kişilik bir ekiple, yıllık 58 saat televizyon, ayda 20 saat de radyo yayını yapıyoruz. 31 Aralık 2015 tarihine kadar yayın hakkımız var. Resmî olmayan duyumlar, bu tarihten sonra Yahudi, Hindu ve Müslümanlar NTR altında yayınlarına devam edeceği yönünde. Bu bize verilmiş anayasal bir hak bizler de bunu en iyi bir şekilde insanlarımızın hizmetinde kullanmak istiyoruz. Kamuoyuna, İslam’la alakalı doğru ve doyurucu bilgiyi vermenin, yanlış olanları düzeltmenin, önyargılıları bitirmenin uğraşı içerisindeyiz. aldığımız tepkilerden de bunu başardığımızı gözlemliyoruz.

Hollanda hayatınızda sizi etkileyen, unutamadığınız bir olay, bir anı yaşadınız mı?

Türkçe Anadil ve Kültür derslerinin muhafaza edilmesi, okul saatleri içerisinde kalması için duyarlı arkadaş veli ve öğretmenlerle birlikte gerekli olan desteği vermeye çalıştık, mücadele ettik. Hükûmetin almış olduğu bir kararla, bu derslerin 5 saatten 2.5 saate düşürülmesi ve okul saatleri dışına alınması isteniyordu. Bunun için ülke genelinde imza kampanyası düzenledik. Protesto etmek ve Meclis eğitim komisyonuna bu derslerin 5 saat olarak kalmasını destekleyici dilekçeleri sunmak için 5 aralık 1995 tarihinde 300 kişiye yakın bir kalabalıkla toplandık ve takdim ettik. Bütün buna rağmen OALT dersleri 2,5 saate düşürüldü ve okul saatleri dışına alındı. Bu da, seneler sonra bu derslerin ortadan kalkacağının bir sinyaliydi. Ve 2004 yılı ağustos ayında da anadil kültür dersleri kaldırıldı. Bu, bizim verdiğimiz hak mücadelelerinden sadece birisiydi. Heyecan duymadan, emek vermeden yapılan iş zaten iş değildir.

 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *