Sıfır kuşak!-2

Özellikle biz yetişkinleri dahi esir alan teknolojinin, çocuklar üstünde çok ciddi etkileri var. Eskiden anne-babalar, bebeklerinin el çırpmasına, değişik sözcükler çıkarmasına, oyunlar oynamasına sevinir ve bununla övünürken, artık aileler de cağ atlayarak, “tablet kullanabiliyor” diye övünüyorlar!

Değerli okurlar, Bir önceki sayıda “Sıfır Kuşak” ve oluşumundan bahsetmiş ve en önemli etken “Aile” yi bu sayıda ele alacağımı belirtmiştim. Yazılanları kısaca hatırlayabilmek adına, “Sıfır Kuşak” oluşumundaki etken sebeplerin başlıklarına göz atıp, sonra da konumuz “Aile” ye dönelim.

  1. Kültürel ve dilsel kopuş
  2. İnanç zayıflığı
  3. Başarısız eğitim sistemi
  4. Medya
  5. Aile
    Aile; nesillerin oluşmasında ki en önemli temel taştır. Çocukların, topluma ışık olabilmesi için en doğru şekilde yetiştirilmesini sağlayan ve güçlü etkiye sahip bir birimdir. Bireyin, kişilik kazanılmasında ilk eğitimini aldığı, şartsız sevginin verildiği ve en güzel ilginin yaşandığı bir kurumdur.

Ünlü şair/yazar Victor Hugo’ nun dediği gibi; “Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir. Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir. Zavallı yavruları da çekip yutar.” Çocuklar, bu dünyaya tertemiz gelirler ve belirli bir misyonları, amaçları vardır. Hangi özelliklere sahip olurlarsa olsunlar, hepsinin sevilmeye, kendi yeteneklerini geliştirmek, kişiliklerini oturtmak için gereken ilgiyi ve saygıyı görmeye hakları vardır. İlk öğrenilenlerin iyi, güzel ve doğru şeyler olması hem çocuk hem de toplum için büyük değer taşımaktadır.

Kolay değildir bilinçli bir ebeveyn olmak. Çocuğunu tanımak, onun özüne inanmak, kendinin güçlü ve zayıf yönlerini tanıyan ve gönlünün muradını keşfetmiş bir çocuk yetiştirmek çok önemlilidir. Bu nedenlerle anne-babaların çok duyarlı olmaları, kendilerini geliştirmeleri, çocuklarla sağlıklı bir iletişim kurabilmeleri gerekmektedir. Bu becerinin geliştirilmesi her zaman teorik bilgilerle mümkün olamamaktadır. Çünkü teorik bilgilerin uygulamaya konmasını, kişinin kendi geçmişinden gelen alışkanlıklar ve farkında olmadan toplum baskısı engelleyebilmektedir. Her aile, zaman içinde kendine özgü bir kültür oluşturmuş ve çocuklarını da bu aile kültürüyle yetiştirmiştir.


1- Şikâyet kültürü: Her şey kötüye gidiyor, durumumuz kötü, bugünleri mumla arayacağız kültürü. Bu ailede yetişen çocuklar karamsar, tembel ve sürekli şikayet eden, sorumluluk duygusundan yoksun olarak yetişirler.


2- Şükür Kültürü: Şükür edecek çok şeyimiz var, şikâyet etmeye hakkımız yok kültürü. Bu ailede yetişenler daha sakin, şükür etme duygusu yüksek ama şimdi ve gelecekten sorumluluk alma duygusu zayıf olarak yetişirler.


3- Sorumluluk kültürü: Bu kültür; her zaman olduğu gibi geçmişte ve şimdi de, hem iyi hem kötü yan yana, birbiri içine geçmiş vaziyette hayatımızda var ve hep var olacak kültürüdür. Bu ailede yetişen çocuk geçmişten ders, şimdiden ve geleceğe götüren yolun türünden sorumluluk alarak, şükrederek büyür.


0-6 yaş arasında insan kişiliğinin çekirdek kısmı oluşmaktadır.
Kişilik temelinin oluştuğu bu yaş diliminde, anne-babaların tavır ve davranışlarının çocuklar üzerindeki etkisi büyüktür. Bebek dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde anne-babasını, yakın akrabalarını görür ve onların davranışlarından etkilenir. Bu dönem, yalnızca oyunların oynandığı dönem olmaktan çok, temel alışkanlıkların kazanıldığı, kişilik özelliklerinin belirginleştiği, kendisi dışındaki dünyayı tanımaya başladığı, iletişimi, sosyalleşmeyi, ahlaki ve toplumsal kuralları öğrendiği bir dönemdir.


Aile ortamında bir çocuk; ağladığı zaman neden ağladığı anlaşılmadan susturuluyorsa duygularının önemsiz olduğunu ve saklanması gerektiğini, konuştuğu zaman sözü dinlenmiyorsa saygısızlığı ve başkalarını dinlememeyi öğrenecektir. Sevgisiz büyümüşse kindar, engellenmişse hırslı, şiddet görmüşse nefret, kıyaslanmışsa haset, eleştirilmişse iki yüzlü, korkutulmuşsa yalancı, koşulsuz sevilmiş ise kendi gibi olacaktır.


Buraya kadar sağlıklı bir ailede, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi yönünde ki temel bilgileri ele aldım. Okurken, belkide çoğumuz içinden “zaten biliyoruz ailenin önemini ve çocuk yetiştirmeyi” diye düşünebiliriz. Fakat bilmemize rağmen, olması gerekenin aksine neden “Sıfır Kuşak” çığ gibi büyüyor, nerede hata yapıyoruz veya yeni nesilde ki bu değişimin oluşumunda en büyük etken “biz ebeveynler olabiliriz” diye hiç düşündük mü(!)? Sebepleri dışarıda ararken, hiç mi aklımıza gelmiyor kendimizde aramak? Hatayı, her zaman başka yerlerde aramak kolay geldiğinden asıl kaynağı bulamadık. Onları bu şekilde leylekler getirmedi, farkında olmadan doğru bildiğimiz yanlışlarla biz yetiştirdik!


Aslolan şu ki; bu büyük, toplumsal soruna müdahale edilmezse malesef gelecek iyi şeyler getirmeyecek. Bu sorunu biz ebeveynler derinden hissetmeli ve bir an önce çözümü için değişikliğe kendimizden başlamalıyız.


Aksi halde sorun çözülmez ise, geleceğimiz çözülecek!
Özellikle biz yetişkinleri dahi esir alan teknolojinin, çocuklar üstünde çok ciddi etkileri var. Eskiden anne-babalar, bebeklerinin el çırpmasına, değişik sözcükler çıkarmasına, oyunlar oynamasına sevinir ve bununla övünürken, artık aileler de cağ atlayarak, “tablet kullanabiliyor” diye övünüyorlar!

Çocuklarımız, “yeter ki sussun, uslu duruyor veya istiyor” diye saatlerce bilgisayar, televizyon önünde oturtuldukları ve telefonla oynamalarına izin verildiği için yayılan sevimsiz enerji ile neşesiz ve donuk hale geliyor, gördükleriyle ruhsal veya kişilik bozukluğunun temeli atılıyor.


Çocuğumuzun elindeki akıllı telefon ve internet ağı, ona öğretmek istediğimiz dünyayı kökten sarsabilecek bilgilerle dolu olduğunu, dünyanın artık duvarlar öremeyeceğimiz kadar şeffaflaştığının farkına varamıyoruz. Farkındalığı son derece artmış çocuklarımızı en az 6 yaşına kadar standart oyunlarla tanıştırarak, teknolojik cihazlardan mümkün olduğu kadar uzak tutmalıyız.


Aileler ‘hareketli’ olarak düşündükleri çocuklarını doktora götürerek, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Sendromu) teşhisiyle yatıştırıcı ilaçlar kullanılmasına neden oluyorlar. Bu ilaçlar, çocuğun kinetik (hareket) enerjisini frenlemekle kalmayıp, düzeltildiği düşünülen dikkat dağınıklığı, esasında algı bozulmalarına yol açarak, ilgisiz bir kişi oluşmasına sebep oluyor.


Çocukların odaklanamama sorununun önüne geçmek için, biz ebeveynlere oldukça iş düşmektedir. Hareket fazlalığı olan çocuklarımızın enerjilerini doğada boşaltmalarını sağlamalı, ilgi ve kabiliyetine göre meşguliyetler bulmalı ve ilaç kullanımından mümkün oldukça kaçınmalıyız.


Neden çocuklarımız için her şeyi “hazır lokma” yapıyoruz?
Biz, hayattan bihaber, uçmayı bilmeyen kuşlar misali altın kafeslerde çocuklar yetiştiriyoruz. Istemeden her şeyi önlerinde buldukları için açlık nedir bilmiyorlar, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında. Öyle ki, yemek yemeyi bile işkence görür hale gelip, hiç üşümüyor, ıslanmıyor, soğuk havalarda evden çıkmıyor, yorgunluk nedir bilmiyor ve iki adımlık mesafelere bile arabayla götürerek, empati yoksunu tembel çocuklar yetiştiriyoruz.


Yok demeyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz!
Günümüzde geçim şartlarının ağırlaşmasıyla, kadın-erkek eşit oranda çalışıyoruz. İş yerinde yorulan biz ebeveynler, eve döndüğümüzde aile büyüklerine, bakıcılara veya kreşe emanet ettiğimiz çocuklarımızı önce sevgi ve ilgi ile beslememiz gerekirken az vakit ayırmanın verdiği vicdani baskıyı, maddi destekle kapatmak isteyerek veya “ben görmedim o görsün, gözü başkasında mı kalsın vb” düşüncesiyle istedikleri her şeyi alma yoluna gidiyoruz.


Bu sayede “yokluk kavramı” nedir öğrenemedikleri gibi varlığın kıymetini de bilmeyerek, her istediğine sahip olan, bir süre sonra da tatminsiz “yaşam umudu ve sevinci” kavramından uzak bir birey olmaya adım atacaktır. Fransız filozof Etienne Gilson’un: “Çocuğuna, küçük şeylerden zevk almasını öğreten, ona büyük bir servet bırakmış olur.” Sözünde olduğu gibi, tatminsiz ve mutsuz çocuklar yetiştirmek istemiyorsak onlara “yokluk bilincini” aşılayarak, büyük bir servet bırakmış olacağız.


Hangi yaşta, neyi yapabilirler?
Şüphesiz ki sorumluluk, başarı ve mutluluğu etkileyen en önemli kişilik özelliklerinden biridir. Çocuklar, kendisine ait olan sorumlulukların anne- baba tarafından yerine getirildiğini gördükçe, görevlerini yerine getirmekten vazgeçiyor, dolayısıyla geribildirim alamadıkları için ilerleyen dönemlerde özgüven eksikliği yaşıyorlar. Sorumluluk duygusunu kazandırabilmek için, çocuklarımızın gelişim dönemleri ve özellikleri hakkında bilgi sahibi olup çok iyi gözlemlemek zorundayız.


Yaş ve beceri düzeyine uygun sorumluluklar vererek, gelişim ve otokontrol kazanımına destek olmamız, ilerleyen zamanlarda sosyal yaşama adaptasyon için olumlu katkılar sağlayacaktır. Örneğin; küçük yaşlarda odasını toplamayı ve temiz tutmayı öğrenen çocuk, sokağa çöp atmaması gerektiğini ve bunun nedenini daha kolay kavrayarak, bu davranışı özümseyip sergileyecektir.


Neden çocuklarımızı, “proje çocuk” yetiştirme kavramına sahibiz?
Her çocuğun “genetik” ve “çoklu zeka kuramına” göre belli şeylere ilgisi, yeteneği ve kapasitesi vardır. Bizler, boş zamanlarını değerlendirmeleri ve başarılı olmaları için onları gerekli gereksiz onlarca kursa kayıt ettiriyor, yarış atına çeviriyoruz. Oysa her çocuğun gelişimine pozitif etki edecek olan unsur başkadır. Örneğin; müziğe yeteneği olmayan ama yüzmede başarılı bir çocuk piyano kursuna yönlendirildiğinde, gerekli başarıyı elde edemeyeceği gibi, aynı zamanda yaşadığı başarısızlık neticesinde de özgüven eksikliği yaşayacaktır.

Bu durum çocuğun hayatına olumsuz etki ederek motivasyonunu düşürecektir. “Proje çocuk” yetiştirmekten kaçınılarak, çocuğumuzun yetenek gözlemi çok iyi yapılmalı ve teşvik edilmelidir. Okul başarısının peşinde koşan anne babalar, çocuğunun “gelişim potansiyeli”ni çöpe attığının, yalnızca okulda başarılı olmak degil, önemli olan ruhsal gelişimi ve hayatta da başarılı olmasının farkına varmalıdır. Çocuklarımız aslında muhteşem bir potansiyele sahip. Eğer doğru niyetle, doğru bilgiyle, doğru eylemle, doğru ortamda değerlendirilirlerse gelecegimizi “sağlam nesiller” devralacaktır.


Anne-babalar, çocuk sadece bizim çocuğumuz olarak kalmayacak! Birilerinin arkadaşı, karısı, kocası, çalışanı, patronu, toplumun bir parçası olacak. Onları büyütürken ve hayata hazırlarken bunları unutmamalıyız.
Hayatı, yalnızca aldığı diplomalarla yada kazandığı paralarla yürümeyecek! Bu zorlu hayatta ona en gerekli şey; sağlam, güçlü kişilik ve vicdan dolu bir kalp olacak..


Unutamayalım ki: “Çocuklar, anne ve babalarının kötü örnekleriyle bozulmaya devam ettikçe, yeni bir dünya kurulamaz.” (Alexis Carrel)
Saygı ve sevgilerimle.




One thought on “Sıfır kuşak!-2

  1. MEHMET ALTUNBAS

    Proje Çocuk ifadesi güzel bir tanım olmuş, teşekkürler. Üzerinde çok düşünmemiz ve çıkarımlar yapmamız lazım. Değişen dünyayı değişmeyen metotlarla okumak mümkün değil tabi. Eğitimde oyunlaştırma, yaygın eğitim metotları ve teknolojinin etkin kullanımı bu anlamda büyük bir fırsat. Ancak tarafların teknolojiyi aynı ölçüde biliyor ve kullanamıyor olması büyük bir sorun. Eğitimciler ve ebeveynler pazarlamacılar ve politikacılar kadar bu işi bilip takip etmedikçe bu fırsat tehdit olarak kalmaya devam edecek galiba.

    Reply

Yorumunuz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!
%d bloggers like this: