Ben ülkemin ve ülke insanımın sevdalısıyım

Şerif Aktürk ile söyleşi yapmaya giderken, onunla ve yaptığı işle alakalı gazetelerde yer alan bir-iki küçük haberden edindiğim bilgiden başka bir ek bilgiye sahip değildim. Onunla tanışıklığımız HOTİAD’ın kuruluşuyla başladı ancak, karşılaştığımızda ayaküstü merhaba ve hâl-hatırdan başka bir sohbetimiz de olmamıştı. Onu tanıyan dostlarından onun hakkında hep müsbet şeyler duydum. Onun dostu elbette onunla alakalı olumlu şeyler söyleyecekti ancak, başkalarından da onun hakkında olumsuz bir şey duymadım.

Bu sığ bilgilerle çaldım kapısını Sevgili Şerif Aktürk’ün. Firmasının önüne geldiğimde şaşırdım, “Özgazi” adını görmeme rağmen, ‘bu devasa yer bir Türk’e ait olamaz’ diye etrafta biraz dolaştım. Tereddütle içeri adımımı attım, özel sergi dolapları içerisindeki peynir kutularını görünce rahatladım. İçeri girince beni rahatlatan, gurura sevk eden ve gıpta ile baktıran başka bir hava daha vardı, onu da ayrılırken Şerif Bey’in şu söyledikleriyle çözüverdim:

“Bu şirketin ofisinde kullanılan bütün malzemeler Türkiye’ye aittir. Halısından avizesine, özel aksesuarlarından dekoruna kadar her şey Türkiye ürünüdür”

Böyle devasa bir şirketi ve sahibini yakından tanımamış ve bir gazeteci olarak Türk kamuoyuna tanıtamamış olmaktan da büyük bir hicap duydum. Hollanda’nın saygın ekonomi dergilerinde, gazetelerinde yaptığı iş, kişiliği ve görüşleri sayfa sayfa yer alan ve tabir-i caizse ‘peynirciye peynir satan’ bu adamı ve yaptıklarını tanıtamamanın vicdani bir huzursuzluğunu yaşadım.

İçimi okumuşçasına bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi…

“Elin oğlu, beni ve şirketimi Hollanda kamuoyuna tanıtmak için sıraya girmiş ve bunu da en gözde gazete ve dergiler yaparken, Türk basınından, Türkiye temsilciliklerinden ve Türkiye ricalinden bu manada bizi yüreklendirecek, motivasyonumuzu artıracak ne bir ziyaret ne de tanıtıma dönük bir girişim olmadı… Benim reklama, tanıtıma ya da birilerinin beni pohpohlamasına ihtiyacım yok ama, sanatçı sanatının görülmesini ister. Gönüllü ve bedava bir kültür elçisiyiz ama kimse farkında değil…”

Gerçekten de öyle. Mescid hâline getirdiği bir alanın yanında durduk. Bir düğmeye bastı ve tavanda asılı duran bir yatak inmeye başladı. Lavabo yanına yaptırdığı abdest alma bölümü hemen dikkat çekiyor. Misafirler bunların ne işe yaradığını sorduğunda ‘kültürümü ve değerlerimi anlatmak için hemen fırsat doğuyor ve başlıyorum anlatmaya’ diyor…

Seçim tahmininde sıfıra yakın yanılma…
Randevumuz 2 Kasım Pazartesi günüydü; yani seçimden bir gün sonra… Söyleşiye başlamadan önce yarım saat, 1 Kasım seçimlerini değerlendirdik. “Ne düşündüğümü?” sordu. Ben de, ‘dün, üç gazeteci arkadaşla bir programa giderken benzer tablonun oluşacağı tahmininde bulunduğumu’ söyledim.

tabloda-dogdugu-ev-(2)-222

 

O da kendi öngörüsünü etrafıyla paylaştığını ve AKP’nin yüzde 48 civarında oy alarak tek başına iktidar olacağını söylediğini aktardı. Gerekçesini de şu şekilde açıkladı: “Türk insanı koalisyonlardan bıktı. Yatırımcılar da koalisyon hükûmetleri istemiyor. Anketlerle seçmen bir şekilde yönlendirildi. AKP’nin oy oranı özellikle yüzde 40 civarında gösterilerek seçmene “mağdur”olacağı mesajı verildi. İnsanımız mağdurdan yanadır ve tavrını ortaya koydu. Hatta ben o zaman MHP ve HDP’nin de baraj altında kalacağını söyledim. Şayet yurtdışı oyları olmasaydı HDP barajı aşamayacaktı.”
Anketlerdeki bu ilginç ayrıntı açıkçası benim aklıma hiç gelmemişti. Evet, vatandaş AKP’yi koalisyona mahkûm etmemek anketlerde bilinçli bir şekilde yüzde 40 gibi gösterilen oy oranını yüzde 50’lere taşımıştı…

Türkiye sevdalısı…
Karşımda, kendinden bu denli emin olan birisini görmek beni daha mutlu etti. O bir Türkiye sevdalısı. Hollanda’nın en büyük süt ürünleri fabrikalarının kendi işyerlerini cazip tekliflerle almak istediklerini, ama asla bu satışa yanaşmayacağını ve gerekçelerini şu sözlerle ifade ediyor:
“Benim cazip teklifler, astronomik rakamlar karşısında burayı satmamamın nedenlerinden biri de, Avrupa’da Türkiye’nin lobisini yapıyor olmam ve ülkemi bu manada en iyi bir şekilde temsil etmek isteyişimdendir. Ben her gün 5-10 tane Avrupalı işadamıyla görüşmeler yapıyorum.

Hollanda Ticaret Odası 2012 yılında “En iyi yatırımcı” ve çevre sağlığı noktasındaki hassasiyetimizden ötürü bizi ödüllendirdi.
2000 yılında Kraliçe Beatrix fabrikamızı ziyaret ederek “Hollanda’nın en iyi yatırımcısı” ödülü ile ödüllendirdi bizi. O zamanlar küçüktük, 10-15 ton peynir üretiyorduk, merak edip sebebini sordum. Aldığım cevap ilginçti: ‘Yahu, bir Türk gelmiş, süt ülkesi olan Hollanda’da fabrika açmış hem Hollandalılara hem de Avrupa’ya peynir satıyor. Bu tereciye tere satmaktır ve kutlanacak, ödüllendirilecek bir davranıştır. Hollanda ekonomisine bu denli katkı yapanlar bizim için çok değerli ve sizi çok seviyoruz’ dedi.

Onun o kamçılaması bugün bizim üretimi on katına çıkararak 150 ton olmamızı sağladı. Bir de kendi ülke ve insanımızdan bu denli bir destek ve teveccüh görseydik, durum çok daha farklı olabilirdi.

Temsilciliklerimizde düzenlenen bazı resepsiyonlara, Kuşları Koruma Derneği Başkanı bile çağrılırken, Avrupa’nın en büyük sanayi kuruluşunun sahibi olarak bizi davet edemeyenleri, görmeyen ya da görmek istemeyenleri anlayabilmiş değilim. Bu tür davranış sergileyenleri kendi vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum. Buraya atananların bizden haberleri olmayabilir, ancak buradakilerin bu durumdan haberdar olmaması mümkün değil; öyleyse zaten, o daha büyük bir utançtır.”

Bu alandaki ilk üç isimden biri…
Yıllık 50 milyonluk cirosuyla devlerle yarışır hâle gelen Aktürk’ün, bu alandaki deneyim ve bilgisinin tartışılmaz olduğunu görmek bizi daha da umutlandırıyor; bu konuda mütevazilik göstermiyor ve kişiliğine has bir dobralıkla şunların altını çiziyor: “Dünyada beyaz peynir teknolojisi üzerine çağrılacak ilk üç isimden biri olmazsam, bana hakaret edilmiş sayarım. Ben bu alana yıllarımı verdim, ihtisasımı yaptım ve hâlen Türkiye’de bu alanda üretim yapan 50 civarında fabrikaya danışmanlık yapıyorum. Hatta Avrupa’ya gelen Türk yatırımcılarını da burada ağırlıyor onlara da yol haritası çiziyorum. Bu dört fabrikamızın Türkiye’ye olan ticari katkısı 15-20 milyon Euro’yu buluyor. Var mı bu alanda bundan başka bir örnek? Yok…
Peynir, salça ve teneke fabrikalarımızın hammaddelerinin yüzde 80’ini Türkiye’den alıyorum. Bunu da bilen yok. Adam Türkiye’den bir milyonluk mal getiriyor, tanınıyor, el üstünde tutuluyor. Türkiye’de bize, sadece teneke üreten bir fabrikada 60 kişi çalışıyor, bu ne demek biliyor musunuz? Bilinmiyor kardeşim, bilmek istemiyorlar.”

“Toplumumuz tarafından yeterince tanındığınıza inanıyoruz ama kısaca kendinizi tanıtır mısınız?” sorusuyla Şerif Bey’le yapacağımız söyleşiye kapı aralıyoruz…
12 çocuklu bir ailenin ferdi olarak 1959 yılında Erzurum-Olur Kazası, Ormanağız Köyü’nde doğdum.Henüz 6 yaşındayken babamı kaybettim. Eskiden bu gibi durumlarda ailenin yükü ve sorumluluğu en büyük olanın omuzlarına binerdi. Bizde de öyle oldu; ağabeyim, beni liseye kadar okuttu. İyi bir memuriyeti vardı abimin. Yetimliğimizi hiç hissettirmedi, sağ olsun. Şimdi roller değişti tabii ki, biz de görevimizi yerine getirmeye çalışıyoruz.

Liseden sonra çalışmak amacıyla 1978 yılında Almanya’ya geldim. Oradaki göçmenlerin yaşamını görünce okumam gerektiğine inandım ve 1985 yılında rahmetli Erbakan Hocamızın doktorasını yaptığı Almanya’nın en büyük, en zor üniversitelerinden biri olan Aachen Teknik Üniversitesi Makina Bölümüne kaydoldum. Ve aynı Üniversiteden makine mühendisi olarak mezun oldum.

Yüksek Lisans ve mastırımı aynı üniversitede büyük bir başarıyla yaptım.
Ben şu düsturla hayata bakıyordum: Her şeyi insan yapıyor ancak, aldığı bir güç var; ben de bir insanım ve o güç (Allah) sayesinde her şeyi yapabilirim…serif_MG_0477_111

 

Ben geceleri gazete dağıttım, gündüzleri okula gittim. Buna rağmen normal şartlarda eğitimimi tamamladım.
1989 yılında, akrabam olan eşimle evlendikten sonra aile birleşimi vesilesiyle Hollanda’ya yerleştim. Yeni bir ülke, yeni bir ortam ve yeni bir yaşamın kucağına atıldık. Lisan kurslarıyla başladık işe. Daha sonra farklı işlerde çalıştım. Temizlik şirketi kurduk. Ve ardından da bir arkadaşın, süt alarak peynir ürettiğini ve bu konuda birlikte iş yapıp yapamayacağımızı sormasıyla işin içine girildi, bugünkü geldiğimiz ortam hazırlandı. Hiç bilmediğim bir alandı ama teknik anlamda makinadan anlıyordum.

Temizlik şirketimi satarak, Almanya’da iflas eden bir fabrikayı aldım, 1992 yılında Sliedrecht’te çok küçük bir yerde beyaz peynir üretimine başladık. Ancak çok kısa bir süre sonra büyümemiz gerektiğini fark ettim. 1995 yılında Özgazi adıyla Etten-Leur kentinde Nijverheidsweg 39 adresinde bir yer kiraladık, 1997 yılında da aynı yeri satın aldık.

Şu an 40 dönüm arazi üzerinde yıl bazında 75 milyon kilo sütten tonlarca beyaz peynir üreten dev bir işyeri hâline geldik.

Ortadoğu’da diktatörlerin yıkılması, bir tablocunun kendisini yakmasıyla başladı. Cumhurbaşkanımızın o makama gelişi okuduğu bir şiir ve ardından yatılan hapisle başladı.

Hiçbir şey bilmeyen Erzurumlu biri Almanya’ya gelmiş, en zor üniversiteyi başarıyla bitirmiş ve Hollanda’da sanayi devleriyle yarışır hâle gelmiş…Dostum, biz bir şey yapmıyoruz, bize Biri bir şey yaptırıyor. Cumhurbaşkanı da dahil kimse “ben yaptım, yapıyorum” diye böbürlenmesin; sana biri bunları yaptırdı, işte o güce inanmalısın. O güç de Allah’tır… Ben bir insanım, her şeyi insan yapıyor ama ona onları yaptıran bir güç var…

İşimi seviyorum, büyük bir iştiyakla yapıyorum, kimsenin hakkını yemiyorum, yüce Rabbim niye yardımcım olmasın ki… Böbürlenenlerin hâlini görüyoruz, hepsi yerlerde sürünüyor.

Evliyim, Adem ve Numan adında iki erkek evlat ve Asya ile Mina adında pırıl pırıl iki torun sahibiyim.

HOTİAD kurucu üyesiyim ve yöneticisiyim. Başkanlığını yaptığım bir vakfımız var. Vakıf, Türkiye’de mağdur, ihtiyaç sahibi 40 civarında üniversite talebesini okutuyor. Bundan da büyük bir haz ve mutluluk duyuyorum.

Şirketinizden bahseder misiniz biraz, ne zaman kuruldu?
1995 yılında kurduğumuz Özgazi adlışirketimizin bünyesinde 4 tane ayrı firma var. Birincisi, beyaz peynir, ikincisi, peynir altı suyu hammaddesinin işlenmesi, üçüncüsü, salça fabrikası ve dördüncüsü de teneke/ambalaj üreten fabrika.

Bu manada bu yıl 32 milyonluk bir yatırım gerçekleştiriyoruz. Yoğurt ve ayran üretimi için yaptığımız 3 milyonluk yatırımın yüzde 80’i yine Türkiye’den oldu.

Ben ülkemin ve ülke insanımın sevdalısıyım. Oraya ve onlara bir katkım olunca mutlu oluyorum. Ama anlaşılamamak, bilinmemek de beni üzüyor açıkçası.

Hollanda’da beyaz peynir üzerine rakipsiziz. 40 dönüm arazi üzerinde bulunan fabrikada 20 ayrı markaya fason peynir üretiyoruz. Fabrikamızda günlük 50-60 ton peynir üretiliyor, bu da Hollanda’da tüketilen beyaz peynirinin yüzde seksenine tekabül ediyor.

Yeni yatırımlar devam ediyor…
Ürettiklerimizin yüzde 5’i Hollanda’da tüketiliyor. Yüzde 30’unu Avrupa’da 20 ülkeye ve Avrupa dışında, Amerika, Kanada, Avusturalya, Arap ülkeleri ve Türk cumhuriyetlerine, yüzde yetmişini ise Türk ve peyniri tanıyan balkan ülkelerine satıyoruz.

43 ülkede ürünlerimiz tüketiliyor. 60 ton mal üretiyoruz; yakında 150 tona ulaşacağız inşallah. Ama tüketiciler bunu dışarıda böyle bilmiyorlar. Bilmelerine de gerek yok esasında, zira biz fason mal üretiyoruz.

Bizim kendimize has bir markamız yok. Biz kim gelirse ona mal yapmaktayız. Ama şu anda kapasitemizi aştık. Yeni ürün yapmamızı isteyenler var. Ama alamıyoruz maalesef. Günlük 30 ila 40 tanker ham madde giriyor ve yine günlük 15-20 TIR işlenmiş ürün çıkıyor.

Makine üreticisi De Klokslag ve şirket yöneticimiz Vural ile yürütülen ve tam otomasyona hâlinde çalışacak olan fabrikamız, dünyanın en modern ve en büyük beyaz peynir fabrikası olacak.
Hollanda’da girdiğiniz herhangi bir markette gördüğünüz herhangi bir marka peynir ya da salçanın yüzde 80’i bizim fabrikalarda üretilmektedir.

Dünyanın dördüncü büyük süt işletme fabrikası olan Campina ile ortak bir çalışmamız var; o da ayrı bir başarıdır. Peynir altı suyundan imal edilen pek çok şey var. Dana maması, tozlar gibi. Sanayi de kullanılan bu ürünlerin Türk piyasasıyla hiç alakası yok. Ortak iş yapmalarının sebebi de belli; ‘bir gün nasıl olur da Özgazi’yi ele geçiririm’ düşüncesidir. İki oğlum şu an işin başındalar. Onların burayı daha da geliştirerek dünya çapında bir işletme hâline getireceklerine inanıyorum.

Van Oers Corporate Finance adlı kuruluşun desteği ile yürütülen 32 milyonluk yatırımın yüzde 70’i beyaz peynir üretimine yüzde 30’u da 13 çeşitten oluşan diğer yöresel yiyecek ve içeceklere ayrıldı. Proje 6 ay sonra tam hayata geçirildiği zaman şu an işlediğimiz sütün dört katını işliyor olacağız ki, bu da Hollanda’da bizim büyük kategoriye geçtiğimiz anlamına geliyor. Fason mal ürettiğimiz için pazarlama gibi derdimiz yoktur.

3 yıl önce önümüze koyduğumuz hedefe de böylece adım adım yaklaşıyoruz. Mevcut süt işleme kapasitemiz şimdilik 350 ton; bunu bir yıl içerisinde üç katına çıkarmayı hedefliyoruz. Biz büyük bir yanlış yapmazsak bunun olmaması için hiçbir neden yoktur.

Kaç kişilik bir ekip yapıyor bu üretimi?
Makine mühendisi olduğum için her şey otomasyon olarak yürütülüyor. Bir tek robot 150 ton peyniri işleyerek hazır hâle getiriyor. Ben işçi düşmanı değilim. Ama sistem böyle. Diğer fabrikalarda da pek insana rastlayamazsınız, hep otomasyon.

Gören şaşkınlığını gizleyemiyor. Salça fabrikasında da durum aynı. Eğer pazarınız varsa günlük 250 ton salça üretimi yapacak bir sistem hâline getirdik. Yarı işlenmiş olarak Şili ve benzer ülkelerden aldığımız ürünü burada tekrar ikinci kez işleyerek salça üretimi yapıyoruz. Bu dört fabrikada 40 civarında insanımız çalışıyor.

KISA KISA

Rol modeliniz…
İnsanın her şeyi yapabileceğine ancak onu da bir gücün yaptırdığına inanıyorum. Bazıları, her şeyi kendisinin yaptığını sanıyorlar, ama en ufak bir sarsıntıda yerle bir oluyorlar. Bu düşünce insanın hayatına hâkim olursa rol modele de ihtiyaç kalmaz.

Bugünkü geldiğiniz noktayı hayal ettiniz mi?
Hayır…

Neler okur?
Görüş ayırımı yapmadan her şeyi, herkesi okumaya çalışırım.

Neler seyreder?
Rastgele televizyon programı seyretmem. İçerikli, seviyeli, fikirlerin tartışıldığı programları seyrederim.

Hayatta neyi önemsersiniz?
Ürettiğim şeydeki başarıyı görmeyi önemserim.

Nelerden mutlu olursunuz?
Romanya’ya bir iş gezisi düzenlemiştik. Fakir bir ülke Romanya. Girdiğim bir markette bizim fabrikada üretilen bir ürünü gördüm. Afrika’nın bir ülkesinde bir çocuk, bizim ürettiğimiz teneke ambalajını top olarak kullanarak tekmeliyordu. Bu görüntüler beni çok mutlu ediyor.

Nelerden sakınırsınız?
İftiradan…

Sizi neler üzer?
İnsanların, özellikle çocuklarıyla alakalı sıkıntıları. Engelli, özürlü olarak yaşayanların durumu…

Son sözleriniz…..
İşadamı belli bir zamana kadar para kazanmak için çalışır. Ondan sonra kazandıklarını göstermek ister. Altındaki arabayla, oturduğu ev ile filan. Bundan sonraki aşama da ise herkesin kendisini tanımasını ister. Onu da aştıktan sonra ‘beni bütün dünya tanısın’ der. Para kazanma isteği kısa bir an içindi. O bitince diğer duygular sarıyor insanın etrafını. Sonra bakıyorsununz, dünyanın sonuna gelmişiz… Aslolan bu dünyada hoş bir sda bırakarak gitmek. Bu kadar uğraşın, keşmekeşin arasına bu duyguları da katabilirsek ne mutlu bizlere.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *