Tarih nedir?
Tarih deyince aklımıza geçmişte yaşanmış olaylar ve belirli tarihler gelir. Çoğuna göre bu olaylar yaşanmış, bitmiş ve tabiri caizse tarihin tozlu raflarında yerlerini almıştır. Ama gerçek tarihe bakış açımız bu mu olmalı? Tabii ki hayır!
Tarih hem kendimizi tanımamız, hem de bizden olmayanı tanımamız açısından çok önemli bir araçtır. Yani aslında kendisini tanımayan başkasını tanıyamaz. Diğer yandan geçmişini bilmeyen de güvenli adımlarla geleceğine yürüyemez. Bunun sebebi de özellikle geçmişten alacağımız ve almamız gereken derslerin geleceğe yürüdüğümüz yolda bizlere ışık tutmasıdır.
Fazla uzatmadan tarihin bir tanımını yapmak konumuzun daha iyi anlaşılması açısından yerinde olacaktır. Tarih, insan merkezli bir bilim dalıdır. Tarih, insanın şahsiyetinin oluşmasını sağlayan bir olgudur. Tarih kendini bilmek ve tanımak sanatıdır. Tarih, kendini koruma ilmidir. Tarih, sömürüden kurtulma aracıdır. Tarih son olarak insanlığın amel defteri, diğer bir deyişle Hak-Batıl defteridir.
Son tanımdan yola çıkarsak tarihin başlangıcı, ruhlar aleminde Allah (c.c.)’ın bütün kullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu sorduğu andır. Tarihin sonu ise tüm insanlığın yaptığı işlerden hesaba çekileceği, müminlerin mükafatlandırılacağı, zalimlerin cezasının verileceği hesap günüdür.
Bakış açımız nasıl olacak?
Peki; tarihten bahsederken nasıl bir bakış açısından ele alacağız? Bakmamız gereken dünya tarihi mi, insanlık tarihi mi, İslam tarihi mi yoksa Müslümanların tarihi mi? Tercihimiz sonuncusu olacak, çünkü biz Müslümanız ve tarih te bütün dünya coğrafyasını ve tüm insanlığı kapsamakla beraber neticede bizim tarihimiz…
Bir sonraki soru ise: “Doğru tarih bilgilerini nereden alacağız?” Çünkü tarihi insanlar yazmaktadır ve herkes kendi bulunduğu coğrafya, mensubu olduğu din ve/veya ait olduğu ırk açısından tarihi değerlendirmeler yapmaktadır. Burada önemli olan kaynak, metot ve tarihçinin kendisidir.
Örnek vermek gerekirse mesela, bir tarafta Avrupa tarih algısına bakarsak “Türkler barbardır, vahşidir, İstanbul 1453 te ‘işgal’ edilmiştir, Sultan II. Abdulhamid Han ‘kızıl’ sultandır, Araplar bizi ‘sırtımızdan’ vurmuştur, 1915 te Osmanlı Ermeni ‘soykırımı’ yapmıştır, Osmanlı ve dolayısıyla İslam teknolojide ‘geri’ kalmıştır.” şeklinde bir algı peşindedir. Öte yandan aynı Avrupa Ortaçağ’da kızıl saçlı kadınların cadı diye suya atılmasını; boğulduğunda cezasını çektiğini, boğulmadığı takdirde ateşte yakılmasını, şövalyelerin güçlü olmak için insan eti yemelerini, Haçlı ordularının çocuk kadın yaşlı demeden oluk oluk kan dökmelerini, yine Ortaçağ’da tuvalet olmadığı için Avrupa’da sokakların pislikten geçilmediğini, parfüm ve topuklu ayakkabı sektörünün bu sebepten dolayı geliştiğini bizlere ‘medeniyet’ olarak lanse etmeye çalışmıştır ve hala çalışmaktadır.
Diğer taraftan tarihe kendi değerlerimiz çerçevesinde – Osmanlı açısından – bakarsak, Avrupalıların evlerinde 100 yıl önce banyo ve tuvalet yoktu ve pislik içinde yaşamışlar; banyo-tuvalet kültürünü bizden kopyalamışlar, İstanbul’un fethiyle yapılan haksızlıklar ve zulümler sona ermiş, Osmanlı hiç bir şekilde başka coğrafyaları sömürme yoluna girmemiş ve tam tersi fethettiği yerlerde insanların inançları ve yaşamlarına müdahale etmemiş ve 600 yıl boyunca 3 kıtada hüküm sürmüştür.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Velhasıl kelam, tarihi farklı bakış açılarından öğrenmekle ve özümsemekle beraber, kendi kaynaklarımızdan öğrenmek, kendimizi tanımamız ve şahsiyetimizin oluşması ve korunması açısından hayati önem taşımaktadır.
Bu konuları ilerleyen yazılarımızda daha da açacağız inşaAllah…SELİM ŞAFAKLIOĞLU



















