Bir Umre Yolculuğunun ardından

Geçtiğimiz haftalarda Umre ziyareti için kutsal topraklarda bulunma lütfuna eriṣtim. Bu yolculuk benim için yalnızca coğrafi bir seyahat değil, aynı zamanda kalbimin derinliklerine doğru yapılan bir yolculuktu.

Belki de bir özlemin peṣindeydim, belki uzun zamandır cevabını aradığım soruların…

Belki de yorulan ruhumun yaslanacağı bir omuz, dertleşecek bir muhatap arıyordum.

Hayatın farklı dönemlerinde insanın bedeni yorulur, zihni bulanır, kalbi ağırlaṣır, ṣifaya ihtiyaç duyar. Ben de tam böyle bir dönemden geçiyordum.

İnancımda ve sosyal hayatımda sorguladığım noktalar vardı. “Belki orada bir cevap bulurum,” dedim; hem zihnim hem de kalbim, cevapsız kalan sorulara ikna olur diye umut ettim.

Sonra kalbime sıcak bir davet indi: “Gel…” Nasıl yaparım, nasıl ayarlarım diye düşünmeye bile fırsat bulamadan niyet ettim ve kendimi sürece teslim ettim. Daveti gönderen, elbette yolu da kolaylaştırmıştı.

Nitekim Kur’an da Rabbimiz ṣöyle buyuruyor:

“ Kim Allah’a yönelirse, Allah ona bir çıkıṣ yolu ihsan eder.”

( Talak Suresi, 2-3 )

Insanlık tarihi boyunca, müslüman olsun ya da olmasın, kalbinde az da olsa inanç taşıyan her insan bir ritüele tutunarak umut besler. Kimi zaman bir mum yakar, kimi zaman dilek kutuları hazırlar, kimi zaman toprağa bir niyet tohumu eker; kimi zaman da kutsal gecelerde namaz kılıp zikir çeker, ellerini semaya açar.

Bütün bu arayıṣların özünde tek bir ihtiyaç vardır. Yakınlaṣmak!

Peki kime yakınlaşmak? Görünürde Rabbe… Ama özünde, daha derininde  insanın kendine,” kendi hakikatine” yakınlaşma isteğidir,  tüm bu fiziksel dünyadaki ibadet ya da ritüellerin amacı.

Tasavvuf ehlinin söylediği gibi:

“Kendini bilen Rabbini bilir.”

Kabe bu çağrıya vesiledir, inananı namaza yaklaştıran, hatta namazın içine alan en büyük mabedtir. O yalnızca taṣlardan örülmüṣ bir yapı değil, insan kalbinin Rabbe yöneliṣinin sembolüdür.

Tavaf ise en büyük manevi ritüel… Ritüelin kalbi.

Yedi kez dönmek…Sanki insanın kendi nefsinin yedi mertebesinden geçmesi gibidir. Tasavvuftaki ifadesi ile, emmareden mutmainneye uzanan yolculuk.

Sonunda Makam-ı İbrahim’de kılınan iki rekât namaz, ruhun miraca yükselişi; ardından zemzemle ruhun, bedenin ve kalbin arınması…

Safa ile Merve arasında yapılan sa’y ise, islam tarihinin en dokunaklı teslimiyet hikayesidinden biridir. Hz. Hacer’in çaresizlik içindeki koṣuṣu ve sonunda teslimiyetin ardından gelen mükafat, zemzem…Her bir ritüel, ardında ayrı bir hikâye ve derin bir anlam taşır.

Tüm bu güzelliklerin idrakiyle ibadetlerimi yapmaya çalışırken, içimde bazı sorular da yükseldi: “Din gerçekte neydi? İnsanı ulaştırmak istediği asıl nokta neresiydi?” Gözlemledim, düşündüm; kendim de dâhil olmak üzere hacı adaylarına biraz geriden baktım. Namazın, tavafın, sa’yın, duanın bizi götürmek istediği yer neresiydi?

En büyük ibadet “ahlak” değil miydi?

O an Peygamber efendimizin ṣu hadisini hatırladım:

“ Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”

Belki de tüm ibadetlerin özü burada saklıydı.

Kul hakkı…

Sabır…

Hoşgörü ve tahammül…

Nitekim Hz. Aiṣe validemize onun ahlakı sorulduğunda:

“ Onun ahlakı Kur’an’dı.” Diye cevap vermiṣti.

Bu yüzden ona “yürüyen Kur’an” denilmiyor muydu?

İṣte tam da bu yüzden, bazı manzaralar insanı düṣündürüyor ve  sorguya yöneltiyordu.

Tavaf sırasında birbirini itmek, Kâbe’ye ya da Hacerü’l-Esved’e dokunabilmek için insanları ezmek, zemzem içmek için başkasının önüne geçmek, hasta ve yaşlılara tahammül edememek, en ön safta namaz kılmak uğruna başkasının yerini işgal etmek… Bu mu ibadet? Yoksa bu, bencilliğin başka bir adı mı?

Tüm bunlar dinin neresindeydi? Kutsal topraklara varmak bir davet, bir nasipti. Ama davet edildiğin evde, Beytullah’ta, edebe uygun davranmak; işte bu, bambaşka bir olgunluk ve farkındalık gerektiriyordu.

İnsan, en temelinde görülmek ister; kabul görmek, onaylanmak ve bir yere ait hissetmek… Bu ihtiyacını çoğu zaman dış dünyada arar, başkalarının bakışında bulmaya çalışır. Belki de bencilliğin kökünde yatan şey tam olarak budur. Oysa asıl kabul, insanın kendini kabul etmesiyle başlar. İlk görülmesi gereken, insanın kendi benliği; kendi ruhunda saklı olan güzelliktir. Gerçek onay ise, kişinin kendi kendinden razı olabilmesidir. Hakiki yolculuk Mekke’ye değil, kalbe yapılan yolculuktur. Kabe’ye varmak kolaydır, ama asıl yolculuk kalbin Kabe’sine ulaṣabilmektir.

Mevlanâ’nın dediği gibi:

“ Kâbe bir bina, gönül ise Allah’ın nazargahıdır.”

Değişim içte başlar, sonra dış dünyada yankısını bulur. Ruhumuzun, zihnimizin ve kalbimizin hakikatle uyanması temennisi ve duasıyla…

Selametle kalın,

Hoşça kalın…

Ülkü Doğmuş

 

 




Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!
Haber her gün e-postanıza gelsin

Haber her gün e-postanıza gelsin

Yeni haberleri e-postanıza ulaştırmamız için mail adresinizi girmeniz yeterli.

You have Successfully Subscribed!