“Harde bir Müselman görsem korkirem!”

“İnsanlar tuhaftır, fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa, mutlaka en evvel vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar” (H. Z. Uşaklıgil)
Yurtdışı Türkler Başkanlığı Hollanda Danışma Kurul Üyeleri, seçilişlerinin 15. ayında basın mensuplarıyla bir araya gelerek bu süre içerisinde yaptıklarını ve önümüzdeki 4 yılda yapacaklarını anlattılar.
Avrupalı Türk Toplumun sorunlarının teşhis ve tespitini yapmak, çözüm için bunları bir rapor hâlinde ilgili mercilere ulaştırmak gibi bir görev ve sorumlulukları var kurulun. Bu süre içerisinde de, öncelikli ve kronikleşişmiş sorunların tespiti yapılmış ve bir rapor hâlinde YTB’ye sunulmuş.
Raporda, kangren hâline dönen pek çok sorunumuz yer alıyor: Türkçe dil sorunu, Koruyucu aile, diploma denklikleri, kurumsal dağınıklık, ayrımcılık, işsizlik, pasaport harçlar, sıla yolu problemler, geri dönüş yapanların uyum sorunları ve diğerleri…
Bunlar anlatılınca, Nasreddin Hoca’nın meşhur hikâyesi geldi aklıma:
Nasreddin Hoca borçludur. Alacaklısı gelip parasını ne zaman vereceğini sorar.
Nasreddin Hoca da alacaklısına şunları söyler:
“Şu yolun kenarına çalı çırpı diktim. Koyunlar buradan geçerlerken tüyleri çalılara takılacak. Çalıdaki tüyleri toplayacağım. Hanımım da eğirip iplik yapacak, ipliklerle kazak örecek, pazarda satacak. Ben de sana olan borcumu böylece ödeyeceğim!”
Alacaklı sinirinden acı acı gülmeye başlar. Bunu gören Nasreddin Hoca:
“Seni köftehor seni” demiş. “Peşin parayı görünce nasıl da gülersin değil mi”
Ben de dostlarımızı dinleyince kendimi çalı etrafında dolaşan koyun gibi hissettim. Benim sorunumu soracak, öğrenecek, kağıda döküp rapor yapacak, memlekete ulaştıracak, ilgililer dinleyecek, değerlendirecek, uzmanlar toplanacak, komisyon oluşturulacak, karar alınacak ve çözüm için adım atılacak… Hem de, Türkiye bürokrasisinin o hantal yapısı içerisinde ışık hızıyla(!) yürütülecek bütün bunlar…
Elbette böyle bir oluşumu önemsiyorum. Bu kurulda görev alan dostlarımızın hepsini yakından tanıyorum; hepsi de birbirinden müstesna insanlar. Sahalarında uzman, donanımlı, hizmet etmeyi önemseyen, toplum yapısını iyi bilen, gelecekten kaygı duyanTürkiye ve Hollanda’nın yetiştirmiş olduğu üstün meziyetlere haiz insanlar. Bu süreç içerisinde güzel işler yapacaklarına da inanıyorum.
Ayrıca, T.C Devleti’nin vatandaşlarını sahiplenmesini, onlara arka çıkmasını, sorunlarıyla hemhâl olmasını anlamlı buluyorum. Bu ilgi ve sahiplenme bana güven ve onur duygusu veriyor. Ama ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ düsturundan hareketle, bu silkinişin, bu toparlanışın, bu ayaklanışın ve bu sorunlardan kurtuluşun adresinin ancak ve ancak içerisinde yaşadığımız ülke ve o ülkede yaşayan insanlar olduğunu düşünüyorum.
Tespit edilen sorunlarımızı yok saymak ne mümkün; elbette var. Her yerde olduğu gibi Hollanda’da toplumsal uçurumu derinleştirmeye, huzur ortamını bozmaya çalışanlar var. Yukarıda zikredilen sorunlarımızın çözümüne dönük adım atılmazsa daha büyük afetlerin bizi bulması içten bile değil.
Bu manada, hem bu toplumsal dokuya zarar verenlere hem de sorunlarımızı büyütenlere karşı sözlü olarak her kesimden büyük tepkiler var.
Herkes gidişattan şikâyetçi ve herkes elini açmış dua ediyor: “Allah’ım bizi bur zorlu günlerden selamete çıkar!”Bu tepkileri eyleme dönüştürecek adımların atılması lâzım. Ama hiç kimse bunun gereğini yerine getirmiyor.

 

Yine bir kıssa geldi aklıma…
Kendisine ilk hedef olarak zenginliğin gösterildiği 10 yaşındaki bir çocuk, aklının yettiği günden itibaren şu duayı etmeye başlar: “Allah’ım! Bana piyangodaki en büyük ikramiyeyi nasip et!”
Bu dua diline tesbih olmuştur ve her dem aynı şeyi mırıldanır…“Allah’ım! Bana piyangodaki en büyük ikramiyeyi nasip et!”
Yaşı, 15, 25, 35 derken 95’i bulur ama dilinde hâlâ aynı dua: “Allah’ım! Bana piyangodaki en büyük ikramiyeyi nasip et!”
Gökteki melek, saçı ağarmış, beli bükülmüş, pir-i fâni olan bu nur yüzlü ihtiyarcığa bakıp acımış ve Allah’a niyazda bulunmuş: “Allah’ım, bu kulunun son günleri. İyi hatırlıyorum, piyangodaki büyük ikramiyenin kendisine çıkması için ta 10 yaşından beri size dua ediyor. Ne olur, bunca yıllık duasının ve ihtiyarlığının hatırına, onun son günlerindeki duasını kabul etseniz olmaz mı?”

 

Gecikmeden gelen cevap hayli düşündürücüdür:
“Ona, piyangodaki en büyük ikramiyeyi çıkaracağım çıkarmasına da , ah bir bilet alsa!..”
Hedeflere ulaşmak için sebeplere sarılmak lazım. Dua eden yavrumuz 95 yıllık ömründe 3-5 kez bilet alma gereği duysaydı, dualarının kabul olduğunu görecekti. Yani, kıssadaki çocuğun düştüğü yanlışlığa düşmeden ‘gelin bir bilet alalım’ diyorum. Yoksa treni kaçıracağız.
Ne olur! Her türlü siyasî, din, etnik, sosyal statünüzden, kişisel çıkarlarınızdan, menfaat taassuplarınızdan sıyrılarak bir araya gelmenin yolarınıarayın. Sorunların çözümü sizin bir araya gelmenizin altında yatıyor. Madem unumuz, yağımız, şekerimiz var, helvacı aramaya ne hacet; o bizim işimiz…
Yoksa ısmarlama yoluyla sorunlar ancak kronikleşir; dahası, kangren hâline döner ve toplumun düzenini tehdit eder. Buna meydan vermemek için Hollanda’daki Türkler olarak elimizi taşın altına koyarak işe başlamalıyız. “Elimiz taşın altındayken nasıl iş yapılacak?” diye sorarsanız, önce o taşı birlikte kaldırma sorumluluğunu üstleneceğiz; arkası kendiliğinden gelecektir zaten… Kısacası, sorun bizdeyse, çözen de biz olmalıyız…

 

Anama mektuplar…
Canım anacığım! Konuşma özürlü oğlunu ancak sen anlarsın. Sana hep bu ruh hali içerisindeyken seslendim. Hep biçare kaldığım, yüreğimin ateşlerde kavrulduğu vakitlerde. Seninle, sevinçlerimi paylaştım mı, hatırlamıyorum. Rüyada sık sık görürsün ya… Çok zor durumdasın, avazın çıktığı kadar bağırarak yardım istiyorsun; en yakınların bir adım ötede ama sesini duyuramıyorsun. Aynen o hâldeyim anne. Sesimi duyuramıyorum ve sesimi duyurmak istediğim belki de tek kişi sensin. Neden mi? Dünyayı ‘kurtarıcılar’dan kurtarasın diye. Dualarına sarıl diye… Kimsenin gücü yetmiyor anne; kimse bu yangın karşısında kılını kıpırdatmıyor.
Azeri şair Vahabzâde’ye“İn görürem korkmirem / Cin görürem korkmirem / “Harde bir Müselman görsem korkirem!” dedirten ruh ve duygu hâline hak verdiğim demlerdeyim. Bu şiirin nasıl bir ortamda kaleme alındığını çok iyi biliyorum. Şiir, bazı had bilmezlerin iddia ettiği gibi Müslümanları töhmet altında bırakma adına değil; aksine Müslümanın, mazlum, mağdur ve sahipsiz oluşuna ithaftır.

 

“Siz ey Müslümanlar! Suskun ve âciz, helâk olmuş ölüler! Başınıza gelen bu acı felâketler karşısında hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu?” diye haykıran Filistinli Şehid, Şeyh Ahmed Yasin’in, içerisinde bulunduğu durumu anladığım vakitlerdeyim.
Müslümanlar, aralarına atılan fitne tohumlarının nereden ve kimden geldiğine bakmaksızın birbirlerine buğz ediyorlar, kin güdüyorlar, el açıp beddua; hatta harp ilan edip, kurşun yağdırıyorlar…
Bundan dolayıdır ki,Nerde bir Müslüman görsem korkuyorum anne. Rabbimin ayetine sığınıyor, senin dualarını bekliyorum anne!..
“Onlara:’Yeryüzünde, ülkede nifak çıkararak, kâfirlerle işbirliği yaparak, mü’minleri bölerek fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın’ denildiği zaman;’Biz düzen sağlayıcılarız, ıslah edicileriz, din ve dünya işlerini, sosyal ilişkileri düzgün yaşayanlarız’ derler.”ayetini hatırlatıyor, ifşat ve bozguncu taifesini Allah’a havale ediyorum.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *