Sapla saman birbirine karıştırıldı

Bundan daha iki yıl önce 14 Nisan 2012’de yazmış olduğum “Cemaatfobi” başlıklı bir makalemde o zamanlar Gülen cemaatine karşı yapılan tartışmalarla ilgili düşüncelerimi paylaşmıştım. Her satırı onlarla ilgili en samimi düşüncelerimi içermekteydi. Bana o makaleyi kaleme alma ihtiyacını hissettiren haksızlığa karşı durma refleksiydi. Başkaca hiç bir sebebi yoktu. Yine aynı makale yüzünden malum çevreler tarafından bir takım suçlamaya maruz kalmıştım.

 
Geçen yıl da yine benim imzamla yayınlanan bir bildiriyle Cosmicus Lisesi ve Cemaate karşı bir grup tarafından yapılan kampanyaya karşı tavır almıştık. Bunun sonrasında da binbir türlü iftiraya maruz kalmıştım. Gün oldu devran döndü ve beni suçlayanlarla cemaat mensupları el ele boy göstermeye başladılar. Boşuna dememişler “olmaz olmaz” diye!

 
Şöyle bir göz atalım bakalım iki yıl önce neler yazmışım. Ben de çok ‘saf’ mıymışım göreceğiz? “… Cemaat üyesi değilim, ancak cemaat üyesi olanlara karşı da en ufak bir itirazım olamaz. Nitekim fertler kendilerini bir cemaate ait hissetmek isterlerse bu onların en tabii hakkıdır. Onları bu tercihlerinden dolayı yargılamak, küçümsemek, ötelemek, dışlamak, yaftalamak, suçlamak ve daha bilimum olumsuz fiile maruz bırakmak kimsenin haddi ve hakkı değildir. Benim itirazım ancak cemaat(ler)in başkalarının tercihlerine müdahale etmesi halinde olur. Ben nasıl başkalarının tercihine saygı duyuyorsam, başkaları da benim tercihime saygı duymalıdır. Benim kırmızı çizgim budur,  başka da bir şeye gerek yoktur…” İşte aynen böyle demişim. Hala da aynı düşüncedeyim. Kimsenin tercihine karışma hakkını hala kendimde görmüyorum. Kırmızı çizgimde de herhangi bir değişiklik olmadı, olmaz da!

 
Benim kırmızı çizgimde değişiklik olmadı, ancak cemaatle ilgili düşüncelerimde oldukça büyük değişiklikler oldu. Tabandaki fedakar gönüllülerin niyet ve samimiyetlerinden en ufak bir şüphe duymamakla birlikte üst kadronun benim sandığım gibi olmadığını maalesef kendileri bize şu geçtiğimiz bir kaç ay boyunca ziyadesiyle gösterdiler.  Bu değişikliğe, aslında çok önceleri var olduğu anlaşılan, ancak 17 Aralık tarihinde iyice gün yüzüne çıkan Cemaat-AK Parti kavgası ve bu kavgada kullanılan metot ve tavırlar sebep oldu.

 
Bu kavga herkesin malumu olduğu için burada tekrarlamanın bir anlamı yok. Burada anmamın sebebi bendeki kanaat değişikliğinde oynadığı roldür. Kavga sadece Türkiye sınırları içinde yürütülmedi. Özellikle de Batı kamuoyunu etkilemek için az çaba sarf edilmedi. Tabii ki ortada bir kavga varsa onun tarafları kendi haklılıklarını savunacaklardır. Kimsenin buna bir itirazı olamaz, ama bu kavga bel altı vuruşlarla olursa kabul edilemez. İşte bu bel altı vuruşları geçtiğimiz aylarda ziyadesiyle tecrübe ettik. Her bel altı vuruşta canı yanan taraf can havliyle hareket edip tepkinin dozunu artırdı. Bununla sınırlı kalsa iyi. Maalesef bir kaç ay içinde uzun yılların çabası sonucu elde edilen kazanımlar büyük bir risk altına girdi. Bir çok kişiyi 2000’lerin başında yaşanan ekonomik felaketin tekrar yaşanacağı korkusu basmıştı.

 
Öyle bir halet-i ruhiye içindeydik ki canımız ne gazete okumak ne de televizyon izlemek istiyordu. Herkes, tüm dünya dersek abartmış olmayız, 30 Martta yapılacak yerel seçimlere odaklanmıştı. Gerçi seçimler yereldi, ama hiç de yerel seçim olacağı havası yoktu, aksine tam bir genel seçim havası içinde geçti.

 
Konu o kadar çetrefil ki, bir türlü sadede gelmek mümkün olmuyor. Benim Cemaatle ilgili kanaatimin değişmesinin başlıca sebebi yürüttükleri kavgadaki içten pazarlıklı, planlı, programlı ve topyekün tavırlarıdır. Rakiplerini alt etmek için her yol mübah sayılıp, milli çıkarlar bile tehlike altına sokulmuştur. Bir taraftan her gün gizli hesaplarda yayınlanan tapelerle alakalarının olmadığını söylerken, diğer taraftan onlara topyekün sarılıp, gerek kendilerine ait medya organlarında gerekse sosyal medyada pervasızca kullandılar. Her şey o kadar aleni oldu ki, siyasetle hiç ilgilenmeyenler bile bunu net bir şekilde gördü.

 
Türkiye’deki kavganın bir de Hollanda boyutu vardı. Hollanda Türk toplumu istisnalar hariç bu kavgayı uzaktan seyretmeyi tercih etti diyebiliriz. Başka da yapabilecekleri bir şey yoktu. Ancak özellikle Cemaat yayın organları temsilcileri neredeyse tüm mesailerini bu kavgaya ayırdılar. Sosyal medayada koordineli olarak bazı önde gelen şahsiyetlerin tweetleri  retweetlendi. Sadece bununla yetinilmedi, aynı zamanda Hollanda kamuoyunu etkilemek için yorumlar yazılıp gazetelerde yayınlatıldı. Bunlar yapılırken sapla sapan birbirine karıştırıldı. Başbakana vuracağım derken Türkiye’ye vuruldu. Daha düne kadar Hollanda’ya geldikleri zaman aynı karede bulunmak ve ağırlamak için dokuz takla atanlar birdenbire bu insanlardan nefret eder duruma geldiler ve bunu da hiç gizleme ihtiyacı duymadılar. Hele hele Cemaatin yayın organının genel yayın yönetmeni tam bir tetikçi gibi çalıştı.

 
Türkiye’nin bu haliyle AB’ye girmeyi hak etmediği, Erdoğan’ın Hollandalı Türklere korku saldığı, Türkiye’deki seçimlerin Hollandalı Türklerin huzurunu kaçırdığı gibi konuların işlendiği yorumlarla Hollanda kamuoyunda bir algı yaratılmak istendi. Bu tür dezenformasyonlarla en çok zararı Türk toplumuna verdiklerinin kesinlikle farkında olmaları lazım. Zira daha düne kadar böyle tavırların zararlı olduğunu benimle birlikte onlar da söylüyorlardı. Hatta çoğu zaman beraber yapıyorduk bunu. Acaba kavgada basiret tutulmasına yakalandılar da hiç bir şeyin farkında olamıyorlar mı diye düşünmeden edemiyor insan. Kavgada yumruk sayılmaz mantığıyla hareket etmek yerine itidalli davranmak, sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Aksi takdirde sadece rakibinize değil kendiniz dahil herkese zarar verirsiniz. Allah aklımızı başımıza toplamamıza yardım etsin.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *