İnsanın aidiyet ihtiyacı (II)

Bir gencin arayışı
Bir gün gençlere yönelik bir etkinlikte bir genç kızla tanışmıştım. İlginç bir hikayesi var gibiydi. Hikayesini merak ettim. Küçükken koruyucu aileye verilmiş. Verildiği aile Hollandalı ama kendisi aslen Türk ve müslüman kökenliymiş. Koruyucu ailede Hollanda kültüründe yetişmesine rağmen, yetişkinliğe geldiğinde köklerini merak ettiğini ve müslüman olmayı seçtiğini söylemişti.
Buna benzer birçok programda, yurtdışından evlatlık alınıp yetişkinlikte kendi anne-babasını ya da ülkesini, köklerini merak edip yollara düşen insanlar görmüşsünüzdür. Hatta kimi zaman anne-babasından gerektiği ilgiyi göremeyince büyük çöküş yaşadıklarını anlatırlar.
Hayatın bu yaşanmışlıkları, bana hikmetli bir atasözümüzü hatırlatıyor: “Her şey aslına döner.” Her şey aslına dönmeye meyilli olarak var edilmiş gerçekten. Tohum toprağa, insan yuvasına hatta ağızdan çıkan söz bütün evreni döner dolaşır, tekrar insanın kendisine döner.

Bag kurmak, ait hissetmek
Pedagoji biliminin en önemli keşiflerinden biridir bana göre, bir insan yavrusunun bağ kurma ve aidiyet ihtiyacı teoremi. İnsanı ömür boyu etkileyecek ve şekillendirecek bir faktör hayatında. Bakım vereni ile (anne-babası) sağlıklı bağ kuramayan, büyüdüğü eve, yuvaya aidiyet hissedemeyen çocukların ergenlik ve gençlik dönemlerinde aidiyet ihtiyacını farklı şekillerde ve farklı yerlerde karşılama eğiliminde olduğunu artık biliyoruz. Bir çocuk, kendini güvende hissedebileceği, koşulsuz sevgi alabileceği, olduğu haliyle kabul görebileceği ve temel ihtiyaçlarının (önceki yazımda bahsettiğim) karşılandığı bir yuvada ancak kendi potansiyeline optimum düzeyde ulaşabiliyor. Bir aileye, bir yapıya ait hissetmek, sağlıklı bir toplumun temel taşlarından oluyor böylece.

Nereye aitsin?
Yeni nesil gençlerimiz, burada doğup büyüyor. Birinci ve ikinci neslin aksine Hollandaca’yı doğuştan veya çok küçük yaşta öğrenmeye başlıyor. Oysa ortaöğretime geldiklerinde, Hollandalı gençlerin çokça olduğu okulda, görüyoruz ki, onca ‘entegrasyon’ politikalarına, ‘gettolaşma’ karşıtlığına rağmen, kendilerine benzer olan gençlerle gruplar halinde kaynaşmayı tercih ediyorlar birçok zaman. Bu da herhalde insanın aidiyet ihtiyacından olsa gerek. Nasıl ki, ‘memleket nere’ sorusuna, hemşehrimizi bulduğumuzda hissettiğimiz sıcaklık içimizi kaplıyorsa, gençler için o duygu daha yönlendirici olmalı.
Hollanda’da son yıllarda bazı wc’lerde kadın-erkek girişlerinin yanında ‘cinsiyetsiz’ girişler yapılmaya başlandı. Hatta kadın-erkek girişlerini iptal edip birleştirilen mekanlar var. (Bazı müzmin komplo teorisyenleri, bu ve benzeri gelişmelerde küreselcilerin parmağını görüyorlar: onlarin Firanvunvari şekilde kendilerini tanrı yerine koyarak kadın-erkek kimliğini ortadan kaldırmaya yönelik, insanı ve hayatı yeniden inşa etme hevesine bağlıyorlar. Ama bu sadece bir komplo teorisi.)
Hollanda’da onyıllardır var olan, anavatanın neresi, babavatanın burası, sen hangi memlekete aitsin gibi tartışmalar sonunda gençlerin bir kısmı çözümü ‘wereldburger’, yani dünya vatandaşı olmaya karar vererek bulmuştu. (Belki uzaylıların keşfi ile ‘wereldburger’ olma tanımı anlam kazanabilir.)
Son yıllarda buna benzer bir gelişmeyi Türkiye’de de görüyorum: birçok genç, Türkiye’den uzaklaşmak istiyor, kendini belli ki Türkiye’ye ait hissetmiyor. Nedenleri başka bir analiz konusu olsun.
Kendini ve karşındakini anlamlandırabilmek
“Her şey zıddı ile kaimdir” diye bir hikmetli söz daha etmiş atalar. Karşındakini tanımlamak için, anlamak için, hatta kendini dahi anlamak için, zıtlıklara ihtiyaç duyar insan beyni. Çerçevelendirmeli, kategorize etmeli, sınıflandırmalı ki anlamlandırabilsin, kendini konumlandırabilsin. Aidiyetiyle de bir başlangıç noktası bularak.
Bir aileye, bir gruba, bir memlekete, bir ülkeye, bir cinsiyete, bir vatana ait hissetmek kimliğimizi oluşturan, kendimizi tanımlamamızı sağlayan en temel duygu olsa gerek. Her ne kadar rasyonel olduğumuza inansak da, insan mantıkla değil, duyguyla davranışlarına şekil veriyor birçok zaman. Belki de hayatına şekil veriyor.

Değer ölçüsü
Burda hesaba katmamız gereken, güncel de olan, ince bir nokta var. Bu konu aslında pek aşina olduğumuz, ezelden başlayan bir üstünlük iddiası. Ateşten yaratılanın, topraktan yaratılana üstünlük iddiası ile başlayan.
Bir aileye, bir gruba, bir memlekete, bir ülkeye bir cinsiyete, bir vatana ait olmak demek, üstün olmak, veya kendini daha iyi görmek anlamına gelmemeli. Belki sadece maddi dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan kategoriler. Zira üstünlüğün ve değerin maddi veya bedensel bir karşılığı yok. Ne servet ve zenginlik, ne coğrafya, ne soyluluk, ne cinsiyet, ne çoğunluk, ne zeka seviyesi, ne güzellik..
Bunlar değilse, değer nerde? Neyle üstün olabileceği ilahi kaynaktan bize aktarılmış: Değer ve üstünlük sadece takva ile. Zira gözün görebildiği her şey geçicidir.
Herşey aslına döner. İnsan bedeni toprağa, ruhu Yaradanına. Geçici olmayan tek kaynağa. Sonsuza. Ait olduğu yere. Çünkü insanın kutsala ve aidiyete olan ihtiyacı bu.
*
Bin aydan hayırlı olan Kadir geceniz kutlu, bayramınız mutlu, duanız makbul olsun diyerek kayda değer ölçüsü ile bitirmek isterim: “Duanız/ takvanız olmasa ne değeriniz olurdu ki?” (Furkan 77)




Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!