Kahvaltı Sinisi

Eskiden olduğu gibi kardeşler ve çocuklarımız toplanmış, baba ocağına gelmiştik. Bu kapıyı en son iki yıl önce  gözyaşlarıyla kapatmıştık. Anılar, acılar o kadar tazeydi ki sanki daha dün gibi.


Kardeşim kapıyı açarken ben de bahçeye doğru yürüdüm. Babamın ceviz, kayısı, elma ağaçları, annemin envai çeşit çiçekleri, sararan otların arasında sanki vefa borçlarını öder gibi boy vermiş, allım yeşillim açmışlardı. Kırlarda koşan çocuklar gibi ben de anıların arasında koşuyordum. Nefes nefese kalmıştım ki gözüm ve kulağım, çardağın oradan gelen seslere dikkat kesildi. Annem ve babam beyaz plastik masanın etrafında oturuyor ve aralarında tatlı tatlı atışıyorlardı. Babam kafasını yukarı kaldırıp üzüm salkımlarını işaret ederek: “Bu yıl üzümler küllü küllü oldu. Vaktinde ilaçlama yapamadım. Yazık oldu. Çocuklar tadıyla yiyemeyecekler.” Diyordu. Annem de: “Fehmi artık kabul et,  yaşlandın. Titreyen bacaklarınla nasıl merdiveni çıkıp, ilaçlayacaktın ki?” Diyerek soruyla cevap vermişti. Bu sorudan hiç hoşlanmayan babamdan cevap gecikmedi: “Sanki sen genç mi kaldın?..”


Keyifle onları izlerken kardeşimden gelen sesle irkildim. “Abla hadi gelmiyor musun?” İçin için “ne varda çağırıyorsun be gülüm,” diyerek serzenişte bulundum. Çünkü o sesle birlikte annem, babam da gitmişti…
Sanki babamın bacakları gibi benim de bacaklarım titriyor ve merdiveni çıkmakta zorlanıyordum. Hem onlarsız, hem de varlarmış gibi her yere kokuları, anıları sinmiş eve nasıl girecek, o odaları nasıl dolanacaktım. “Yara tazeyken sarılır,” diye boşuna dememişler. Aradan geçen iki yıldan sonra anne-babasız evimize girmek umduğumdan da zor olmuştu.
Odadaki sessizliğin çığlığını, birden çalan kapının zili bozmuştu. Kızım kapıyı açarken, bizlerde göz yaşlarımızı siliyorduk. Gelen komşumuz Dursun Ablaydı. Her zamanki şen şakrak sesinden tanımıştım. Elinde üstü alelade örtülmüş bir siniyle içeri girerken: “Hoş geldiniz. Siz yoldan gelince ‘evde de yiyecek bir şey yoktur’ diye hemen kahvaltılık hazırlayıp geldim. Çay da demledim, Mustafa Abiniz getiriyor…”


Bir anda yaşadıklarımız ve gelen o sini sanki midemiz için değilde ruhumuz için gelmiş, acılarımızı dindirmişti. Çocuklarımız gördüklerine şaşkın şaşkın bakakalmış, kızım ise “anne şimdi seni daha iyi anlıyorum,” dercesine gözlerini benden ayırmamıştı. Bu olay, sihirle veya siparişle gelişmemişti. Komşuluk böyle bir şeydi. Evini, geçmişini, geleceğini emanet ettiğin, Derdini dert edinen, mutluluğunu çoğaltan, özel anlarında yanında olandı…
Şimdilerde yenilen içilen her şeyin fotoğrafını sosyal medyada paylaşıp adeta “düşman çatlatmak” modası olsa da eskiden durum tam tersiydi. Evde pişen ve güzel kokan her şeyden mutlaka komşulara da dağıtılırdı. Tabaklar dolu gider, dolu dönerdi. İlişkilerde çok hassas davranılırdı. Komşunun bir sıkıntısı varsa kimse, “kendi sorunu” deyip kapısını kapatmazdı. Acaba o zamanlar daha mı az bencildik?..
Siyah beyaz televizyonun ilk çıktığı yetmişli yıllarda, muhteşem kutuyu her sokakta birkaç ev alabilmişti. Bu evlerden biri de bizim evdi. Televizyonu olan komşuda Türk filmi olduğu gecelerde, davetsiz bir şekilde toplanıp seyretmenin keyfi bir başkaydı. Şimdi sorarım size; en acıklısından Ayşecik filmlerini hep birlikte ağlayarak izlemenin tadını, hangi 3D filmde bulabiliriz? Gel de çocukluk yıllarını özleme…


Evde tuz, soğan bitse ilk akla gelen şey elbette internetten alışveriş yapmak değil, komşudan istemekti. Oysaki her mahallede de bakkal vardı. Şimdi ise komşuya değil randevusuz gitmeye, ziline basmaya çekinir olduk. “Komşu kapısı yapmak” deyimini bile unuttuk!  Çünkü öyle çat kapı gidilen ilişkiler pek kalmadı. Peki neden şimdilerde bunlardan yoksunuz?  Oysaki bizler gelenek ve kültür birikiminin üzerine doğduk. Hayata bu birikim üzerinden başlayıp, devam ettik. Gelenekler canlı bir şekilde hala eski ev ve mahallelerde yaşıyorda, neden bizler yaşatamıyoruz? Komşuluk, geçmişten günümüze nasıl bu kadar değişti? Bu konuda öz eleştiriye kendimizden başlayıp, test edebiliriz. İşte soru: “Acaba aşağıdaki dairede ya da iki kapı ötede kimler oturuyor, adları ne, herhangi bir şeye ihtiyaçları var mı, sağlık durumları nasıl, ilk adımı karşıdan mı beklememiz lazım?..” Keşke paylaşmanın, dayanışmanın güzelliğini ve komşuluğun önemini hepimiz bilebilsek. Emin olun ummadığınız bir anda size ilaç gibi gelecektir.

Kültür ve geleneklerimiz bizler sayesinde canlı bir şekilde yaşar, kuşaktan kuşağa aktarılır. Aktarılmalıdır da! Çünkü bir milleti, diğer milletlerden ayıran kültürüdür ve kültürün de temel öğesi gelenekleridir. Günümüzde teknoloji hızla ilerlemekte ve toplumsal hayatta değişmekte. Teknolojinin o baş döndürücü yenilikleri eğer gelenekler olmasa, insanı doğasına aykırı bir yıkıma götürebilir.


Son olarak diyorum ki; şahane komşularımızla eskisi gibi film partileri yapmak için, internette değil de yüz yüze sohbet için, sosyal medyadan gösterdiğimiz yemek fotoğraflarının tadını da paylaşmak için, yardımseverliğin gösterişten ziyade özden olduğunu vurgulamak için gelin hep beraber adım atalım. Ne dersiniz?
Dostça, sevgiyle ve umutla kalın.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!