Başlıksız bir yazı…

Değerli okurlarım, bugünkü yazımda anlatacaklarım gerçek yaşamdan alıntılar içerip kişi isimleri değiştirilmiştir.

Bundan bir süre önce iş yerime telefon gelmiş, bir beyefendi annesinin durumundan kısaca bahsetmiş, annesi için randevu almak istemişti. Ön görüşme için randevu verdik. Sonrasında da belirli aralıklarda görüşmeler yaptık. Ayşe Hanım, yıllar önce evlilik yaparak Hollanda’ya gelmiş, 2 erkek ve 1 kız annesi, 5 yıl önce eşini kaybetmiş, yalnız yaşayan, obsesif kompulsif (temizlik hastalığı) teşhisi konulmuş, 70 yaşında bir kadın. Görüşmeler sürecimizde aramızda zamanla sıcak bir güven duygusu oluştu. Bu yüzden her defasında yaşam sayfalarının daha derinlerine inerek anlatmaya başladı.

Ayşe Hanım çiftçilikle geçinen, beş çocuklu bir ailenin, okuma yazma bilmeyen ortanca çocuğudur. Henüz on üç yaşındayken, kader ağlarını yavaş yavaş örmeye başlar. Bir yıl sonra evleneceğinden habersiz, köy kuyusundan su çekmek için gittiği bir gün kuyunun başında bir delikanlı görür. Osman Bey (delikanlı) komşu köyden çerçilik yapmak için Ayşe’nin köyüne gelmiştir. Satışını yapmış, köyüne dönmeden önce atını sulamak için oradadır. O an gördüğü kıza vurulmuş ve gözlerini ondan alamamış. Normalde on beş, yirmi günde bir köye gelirken; çeşmede vurulduğu kızı görme umuduyla daha sık gelir olmuş. Gel zaman git zaman aileler tanışmış, kız istenmiş ve düğün tarihi belli olmuş. Ayşe evlendiğinde on dört yaşındaymış. Gurbete (komşu köye), kalabalık bir aileye gelin gitmiş. O zamana kadar köyünden hiç çıkmayan ve gelin olarak gittiği bu köyü gurbet olarak adlandırırken: “Asıl gurbeti sonradan göreceğimi nerden bilecektim?” Diyerek serüvenini anlatmaya devam etmişti.

On beş yaşında anne olmuş. Doğumdan iki ay sonra eşi askere gidince zorlu günleri başlamış. Elinde küçücük bebeği, tarla işlerinin yanı sıra ev işleri de ondan soruluyormuş. Yetişmeyen yemeğin, biriken çamaşırını, ağlayan çocuğun üstüne bir de kayınvalidesinden yediği fırça tuz- biber oluyormuş. Evde bir gelin değil hizmetçi gibiymiş. Bir gün olsun aileden sayılmamış, sözü dinlenmemiş. Görüşmemizin birinde konuşma bir yere gelip, tıkanmıştı. Ayşe Hanım’ın gözü masada ki sürahiye takılırken yüz ifadesi birden değişivermişti. Derin bir sessizlikten sonra tekrar anlatmaya başladı:

Şimdilerde ki gibi hazır bebek bezi yoktu. Kumaştan bez kullanırdık. Çoğu zaman işlerden sıra gelmez, çocuğumun bezlerini yıkamaya yetişemezdim. İnsan hiç kayınvalidesinden gizli bez yıkama çabasına düşer mi?

Bu soru, can alıcı bir soruydu. “Neden gizleme gereği duydunuz?” Diye sorduğumda, gelen cevap her şeyi artık anlatıyordu:

Ben ne zaman çocuğumun bezlerini yıkamaya başlasam, kayınvalidem tepeme dikilir, ‘suyu çok kullanma, oyalanma’ derdi. Sanki kuyudan kendi çekip geliyormuş gibi. Ben de çoğu zaman korkumdan, bezi pisliğinden tam arındıramadan yıkama işini sonlandırırdım. Çocuğumun kıçında benim gönlümdeki yaradan ve çaresizliğimden dolayı göz yaşlarımız hiç dinmezdi. Kocam, askerden izine geldi ama ben olanları anlatamadım. Anlatsam da inanır mıydı, ya da şikayet etmeye hakkım var mıydı? Bir gün kendisi yıkanacağında su güğümünün birinin ortadan kaldırılmasına şahit olmuştu. Ve bukadarcığı bile bana yetmişti. Günler böyle geçerken kocam tezkeresini almış, ikinci oğlum da olmuştu. Kim bilir belki ailem teskere bahanesiyle ‘hoş geldin, hayırlı olsun’ ziyaretine gelirlerdi diye içim heyecan doluydu. Çünkü köyümü, anne-babamı çok özlemiştim. Onlarla dertleşmeye, halimi anlatmaya öyle ihtiyacım vardı. Ama ne gelen ne de götüren oldu…  Birgün avluda taşlığı süpürüyordum. Kocam elinde zarfla ‘oldu, oldu !’ diyerek  içeri girdi. Hollanda’daki dayısının oğlunun, işçi olarak yaptığı istek kabul olmuş, bileti bile alınmıştı. Bu duruma ondan çok ben sevinmiştim. Kurtuluyorduk. Nihayet beklenen gün gelmiş, kocamı Hollanda’ya yolcu etmiştik. İki çocuğumla beni gene zorlu günler bekliyordu. Tek tesellim gideceğim günü hayal etmek ve “sabrın sonu selamettir” sözüydü. Ayrı kalışımız bir buçuk yıl sürdü. Bu zamanda üçüncü çocuğumu düşürmüştüm. İnsan düşük yaptığına sevinir mi hiç? Ben sevindim. Çünkü boklu bezin içinde çocuğumun canı yanmayacak ve ağlamayacaktı. Evlatlarımın içinde kızım en şanslısıydı. Çünkü o burada doğmuştu…  Aradan yıllar geçip, rahata kavuştum derken bu seferde sağlık sorunlarım baş göstermeye başladı. Gün be gün çevremdeki insanları kaybediyordum. Torunlarım oldu ama benim yüzümden ne anne-babaları ne de çocuklar rahat edemiyordu. Çünkü elimde bezle peşlerinde geziyor, onları oynamaları için rahat  bırakmıyordum. Derken onların gelmeleri de azalmaya başladı. Bu durum beni çok üzüyordu fakat elimde de değildi. Hastalığım, kocamı kaybettikten sonra iyice arttı.

Ayşe Hanım konuşurken, gözlerim istemsiz şekilde ellerine takılmıştı. O yaşta pamuk gibi olması gerekirken kupkuru ve kanayarak çatlamıştı. “Banyo” diyerek konuşmasına devam etti:

 – Banyo yaparken bayılacak gibi oluyorum ama hemen çıkamıyorum. Çünkü içime sinmiyor. Yıkandığım süre, bazen iki saati bile bulduğu oluyor. Bir tek kirli çamaşır için makineyi çalıştırdığım oluyor, bekletmeyi hiç sevmiyorum. Yoruldum, çok yoruldum ve canım acıyor ama bu huyumdan da vazgeçemiyorum.

Değerli okurlarım,

Kısaca Ayşe Hanım ve rahatsızlığını sizlere aktarmaya çalıştım. Yaşadıkları, yıllar sonra obsesif kompulsif olarak kendini dışa vurmuştu. Yaşadığı acılar, hor görülmeler ruhunda öyle derin yaralar açmış ki hala bu yaşında kişiliğini bulma ve kendini ispat etme çabasındaydı. Konuşmaların birinde saygımdan ve yaşından dolayı gayri ihtiyari “teyze” diye hitap etmiştim. Bundan çok rahatsız olduğunu yüz ifadesi ve sözleriyle: “Bana teyze demenizi istemiyorum, ‘hanım’ demelisin.” Diyerek belirtmişti. Belli ki hanım veya hanımefendi diye hitap edildiğinde saygınlığı artacak ve bir etiketi olacak diye düşünüyordu. Bilinçli veya bilinçsizce ya da içinde bulunduğumuz kültürün buyurgan etkisiyle toplumsal rollerimizi kullanarak çevremizdeki insanların hayatında ne onulmaz yaralar açılmasına neden olabileceğimizi hiç düşünüyor muyuz? Düşünsek ve sosyal rollerimizi oynarken yaptığımız yanlışlara son versek; ne iyi yapmış olmaz mıyız?

Peki temizlik (obsesif kompulsif) hastalığının belirti ve sebepleri nelerdir, nasıl anlayabiliriz, tedavisi var mıdır?

Belirtileri:

•Kişilerin gerekli temizlik aşamalarını bitirdikten sonra hala kirli, mikroplu, pis olduğunu düşünmeleri.

•Temizlediği halde bundan emin olamamaları.

•Yeniden kendi bedenini, çevreyi, eşyaları temizlemek zorunda hissetmeleri.

•Eve misafir ya da dışarıdan birini alamamak gibi birçok farklı şekilde belirtiler gösterir.

Şekiller nasıl olursa olsun hepsi temizlenmediği düşüncesiyle ortaya çıkan yoğun endişe, huzursuzlukla karakterizedir.

Sebepleri:

Fizyolojik nedenler gibi psikolojik nedenlerde bu rahatsızlığı ortaya çıkarabilir. Özellikle travmatik yaşantılar başlıca etkendir. Travma; bireyin gerektiği gibi bir tepki gösteremediği, üzerinde durduğu halde çözüme kavuşturamadığı, dolayısıyla bilincin dışına ittiği yaşantıdır. Kişiyi aşırı korkutan, dehşet içinde bırakan, çaresizlik yaratan ve beklenmedik olayların yol açtığı etkilere de ruhsal travma diyoruz. Bilinçdışından bireyin ruhsal yapısı üzerindeki etkisini sürekli hissettirir. Birey, sanki hep söz konusu yaşantıyla yüz yüze geliyormuş gibi bir duygunun içinde bulunur. 

Ruhsal travma sonrasında ortaya çıkan hastalıklar arasında panik atak, sosyal fobi, temizlik hastalığı (obsesif kompulsif), kişilik değişiklikleri veya bozukluklarını sayabiliriz. Bunların yanı sıra suçluluk duyguları, kişilerarası ilişkilerde bozulma, duygulanımda iniş çıkışlar, kendi kendine zarar veren davranışlar, bedensel yakınmalar, değersizlik duyguları gibi belirtiler de eşlik edebilir.

Tedavisi:

Travmatik olaydan herkes aynı oranda etkilenmez. Travmayla ilgili az sayıda ruhsal belirtiler olsa da hayatını fazla etkilememiş birçok insan vardır. Bazı kişilerin ise iş ve sosyal hayatını ciddi biçimde engelliyor olabilir. Bu nedenle travmanın etkilerinin giderilmesi için her hastaya farklı tedavi yaklaşımları planlanmalıdır. Ruhsal travmanın etkileri tedavi edilebilir. Bu yönde ilaçlar ve psikolojik tedaviler oldukça etkilidir. Yardım aramaktan kaçınmamak ise tedavinin ilk basamağıdır.

Lütfen kendinizde veya yakınlarınızda travma ile ilgili ruhsal, bedensel sorunlar gözlüyorsanız; danışmanlık ve bilgi alabileceğiniz merkezlere başvurunuz.

Sağlıcakla kalınız,




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!