Veyis Güngör

Farklılıklarla Yaşamayı Öğrenmek

Türkiye’de seçimler yapıldı. Sonuçlar ülkemiz ve insanımız için hayırlı olsun. Avrupalı Türkler olarak aidiyet duyduğumuz için, Türkiye’de yapılan seçim sürecinde hareketli günler yaşadık.

Seçim sürecinde hem Avrupa’yı hem Türkiye’yi gezip gören birisi olarak şunu çok açık bir şekilde ifade edebilirim:
Son seçimlerde Avrupalı Türklerde hareketlilik ve heyecan, Türkiye’dekilere göre daha fazlaydı. Bunun nedeni, 50 yıl sonra gelen aktif seçme hakkının kullanılmasından da kaynaklanabilir. Heyecan duymak, hareketlilik elbette iyidir. Bunlar aidiyetin işaretleridir. Ancak, bu heyecan ve hareketlilik, seçim zamanlarında yaşanmalıdır. Heyecanın dozunu artırıp, asla toplum arasında bir kutuplaşmaya, ayrışmaya, düşmanlığa, ötekileştirmeye sebep olunmamalıdır.

Seçimleri seçim tadında bırakmamız gerekir. İçinde yaşadığımız ve artık bir parçası haline geldiğimiz ülkenin, hem siyasi kültüründen hem sosyal ilişkilerinden öğrendiklerimizi, kendi aramızda da uygulamamız gerekmektedir.

Bunların başında farklılıklarla yaşamayı öğrenmek gelmektedir. Tahammül kabiliyetimizi geliştirmemiz, ayrı düşünmemize rağmen birlikte çalışmayı denememiz, kurum ve kuruluşlar olarak bir çok konuda konsorsiyum sağlamamız gerekmektedir. Hollanda bunun en güzel örneğidir. Hollanda’nın yakın tarihi bunun çok somut örnekleriyle doludur. Evimizin dışına çıkıp sağa, sola bakarsak, günlük bir gazeteyi okumaya başlarsak, her hangi bir Hollanda televizyon kanalını açarsak, karşımıza sayısız konsorsiyum örnekleri ve modelleri çıkacaktır.

Yıllar önceydi. Hollanda’ya yeni gelmiştim. Amsterdam’da bir gençlik derneği kurmuştuk. Yeni olduğumuz için, dernek binamız yoktu. Belediye’nin Sosyal İşler Bölümü’ndeki ilgili birimden randevu talep ettik. Yönetim kurulundaki arkadaşlarla bayan F. van der Zee’i ziyaret ettik. Neden bir gençlik derneği kurduğumuzu, neler yapmak istediğimizi, ideallerimizi bir bir anlattık. Bunun için bize dernek binası gerektiğini söyledik.
Tecrübeli memur van der Zee, bizi dikkatlice dinledi. ‘Gençler’ dedi ve devam etti: ‘Neden hemen bir dernek binası istiyorsunuz. Her mahallede bir semt evi var, buranın imkanlarını, salonlarını kullanın, daha sonra kendi dernek binanızı alırsınız’.

Pek hoşumuza gitmedi. ‘Hollandalılar’ın hakim oldukları semt evlerinde faaliyet mi yapılır?’ dedik kendi kendimize. Ama sorumlu bayana da hemen ‘Hayır biz Hollandalılarla aynı binayı kullanmayız’ da diyemedik. Kem küm ettik ve ayrıldık. Amsterdam Belediyesi’yle görüşmelerimiz devam etti.

O yıllarda Hürriyet ve Tercüman gazetelerinin hafta sonu yayınlanan Benelüx ekleri vardı. Kulakları çınlasın, Şadi Tatlı bizim bina sorununu manşetten haber yaptı. Hollanda gündemine geldik böylece. Sonra, yine Türk gençlerinin kurdukları ama daha çok solculardan oluşan ‘Alternatif Gençlik Derneği’ veya ‘Amsterdam Türkiyeli İşçiler Derneği’yle ortak çalışmamızı önerdi Belediye. Bu bizim için, o yıllarda daha felaketti ve imkansızdı. Oyun bozanlık yapmamak için bir iki kez, aralarında rahmetli Şeref Acer’in de olduğu bir grupla görüştük. Mümkün değildi aynı bina altında çalışmamız. Adamlar sıradan solcu filan değildi, Marksist, Leninistlerdi bizim gözümüzde.

Bu durum karşısında biz, Hollandalı vakıfların binalarını haftada bir kaç kez de olsa kullanmaya dünden razı olmuştuk. Tabii ki, burada bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Ne o zaman ki solcular, ne o zamanki biz, Hollanda’da bu işlerin böyle olduğunu yani farklı düşünsek te aynı bina altında veya yanyana çalışamalar yapılabileceğini bilmiyorduk. Yani Hollanda ruhunu, tarihsel tecrübesini, ortak çalışma kültürünü anlamamıştık.

Oysa yıllar içinde, Hollanda’da, örneğin Protestanlarla Katoliklerin nasıl birbirleriyle mücadele ederek, sonradan bazı konular ve projeler etrafında sağlıklı konsorsiyumlar oluşturduklarını öğrendik. Batı’nın yakın tarihi bunun onlarca örnekleriyle dolu. İşte karşımızsa duran Avrupa Birliği Projesi bunun en somut örneklerindendir. Bunun bir yaşam biçimi olduğunu, farklılıklarla yaşamanın bir kültür olduğunun farkına yıllar sonra varabildik…
Şimdi, bu örnekten de hareket ederek, Hollanda’da 50 yıllık bir göçmenlik tecrübesinin de birikimiyle, hatta son zamanlardaki ayrışmayı da göz önüne alarak, Hollanda Türk topluluğunun hiç olmazsa ortak çıkarlar doğrultusunda, zaman zaman da olsa bir konsorsiyum içerisinde olmasını arzu etmekteyim.

İçimizdeki farklılıklarla yaşamanın felsefesini yapmanın vaktinin geldiğini söylemekten çekinmiyorum. Birbirimize hakaret etmeden, rencide etmeden düşüncelerimizi ortaya koyabilmeliyiz. İftira atan, şiddete davet çıkaran, birlik ve beraberliğimize ihanet edenler hariç tabii ki. Gruplaşma, taassup, bir yerlere ait olmak, başka yerlerde duranlarla diyalog içinde olmamızı asla engellememelidir.

Yirmi yıl, otuz yıl öncesi sosyal ve siyasi şartlarına göre oluşan kutuplaşmalar ve yeni oluşması ihtimal kamplaşmalar, ancak birbirimizin enerjisini boşa harcamamıza sebep olur. Göçmenlik tarihimiz bunların örnekleriyle doludur. Yeni ayrışmalara yer verilmemelidir. Bunu isteyen kişi veya odaklar olabilir, ama güçlü irademiz, birbirimizle diyalog içinde olmamız bu oyunu bozar.

İşte bu süreçte; akl-ı selime, sorumluluk taşıyanlara, başkanlara, yazarlara, kanaat önderlerine, çizerlere, düşünürlere tarihsel bir görev düşmektedir.
Kimse bu sorumluluktan kaçamaz. Kaçmamalı da! Herkesin yapabileceği, yerine getirebileceği bir sorumluluk vardır. Huzurlu yarınlar bizim olmalı, insanlığın olmalı.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *