Funda Müjde: Oturduğun yerden ahkam kesmeyeceksin

Funda’yı kısaca tanıyabilir miyiz?

1961 yılında ikiz bebelerin büyüğü olarak Adana’da dünyaya geldim. 65 yılında babam işçi göçü, annem ve 3 kardeşimle ben de aile birleşimi çerçevesinde Hollanda’ya, Zaandam’a geldik.1984 yılında başladığım profesyonel sanat yaşamımı sürdürüyorum. Öğretmenlik, tercümanlık ve fizyoterapi eğitimi aldım. Evli 2 çocuk annesiyim.

Nasıldı Hollanda’da günleriniz?

Babam “Hollandacayı, bisiklete binmeyi ve yüzmeyi öğreneceksiniz” dedi bize. İlk önce her şey çok iyi gitti ama üç aydan sonra işin rengi değişmeye başladı. Mahallemizi, arkadaşlarımızı, ağaçlarımızı özledik. Apartmanınsu borularına tırmanır, apartman görevlisini kızdırırdık. Türkiye’yi çok özlüyorduk.

Babanızın yurtdışı macerası nasıl başlamış?

Babamın, ölmeden bir kez olsun yurt dışına çıkmak gibi bir hayali varmış. Hollanda’ya gitmek için müracaat ediyor, gitme hakkı elde edince annem çok üzülüyor. Babam da annemi teselli etmek için “Bir yıl kalıp döneceğim” diyor ve gidiyor. Ama dört yıl oluyor hâlâ dönemiyor. Bizi aldırmak istedi yanına, bu sefer de annem karşı çıktı ama ona rağmen bir şekilde hep birlikte gitmeye karar verildi. Babam inşaat işlerinde çalışmış. Annem de geldiğinde Verkade’da ardından da başka yerlerde çalışmaya başladı. Maksat iki elden para biriktirip, tez elden geri dönmekti. Bütün hayaller geri dönmek üzerine kuruluydu. Ama 50 yılı tükettik hâlâ buralıyız ve biz, gerçekten artık buralıyız. Sekiz yaşlarındaydım. İkizimle beraber ilkokula Adana’da başladık ve takdirle ikinci sınıfa geçtik. Buraya geldiğimizde bizi tekrar birinci sınıftan başlattılar. Ama biz aynı başarıyı burada da gösterdik. Başarımızı buradaki yerel gazeteler bile yazdılar.

funda-mujde-2

Sizi sarsan kazalar olmuş hayatınızda, bahseder misiniz…

Evet, maalesef. Bu kaza zincirinin ben, ‘son halkası olayım’ istiyorum. Henüz 3-4 yaşlarında iken amcam ve iki çocuğunu trafik kazasında kaybettik. Yine aynı aileden yengem hastalıktan ve son iki çocuğunu da yine kazadan dolayı kaybettik. Böyle bir acı karşısında insanın dayanma gücünün ne kadar büyük olduğunu anlıyorsunuz.

Ardından babam ve annem bir kaza geçirdiler. Uzun süre tedavi gördüler. Daha sonra oğlum bir trafik kazası geçirdi ve ciğeri yırtıldı. Ve ardından da ben…

Bu zincirin son halkası ben olmayı ümit ediyorum. Benim kazamın ardından bana en büyük destek babamdan geldi. Yılmamamı öğütledi hep. Babam kendi kazasından sonra ceketini, ayakkabılarını giyerken annem yardım etmek istermiş, ancak ‘senin yokluğunda bana kim yardımcı olacak’ diye reddedermiş.

Hatta annemle babamın yaptığı kazayı hiç unutmam. Biz Adana’dan 4 kardeş geldik ama, burada da bir ikiz kardeşimiz daha oldu. Ben en büyükleri olarak onların başındayım. Henüz 11-12 yaşlarındayım. İkizler henüz 8 aylık. Babam gece vardiyasında çalışan annemi motosikletle almaya gitti. Otomobil çarpıyor ve ikisini de hastaneye kaldırıyorlar. Bizim bina yöneticisi geldi, durumu haber verdi ve ikizlerin alınıp, bakılabilir bir yere (yetimhane) götürüleceğini söyledi. Biz, ‘kardeşlerimizi bizden çalacaklar’ diye ağlamaya başladık. Çıldırdık âdeta…

Başladım onları ikna etmeye: “Ben Türk kızıyım. Anneme her işte yardımcı oluyorum. Annem hastaneden çıkana dek bebelere de çok iyi bakarım” dediysem de, ikizleri alıp öksüzler yurduna götürdüler. Annem, ‘orada daha iyi bakılacağını’ söyleyerek bizi rahatlattı. Birkaç ay orada kaldılar. Gurbet işte. Akraban yok. Korkuyorsun doğal olarak…

Babamın ikinci kez yaptığı kaza ve ardından yapılan yanlış operasyon ise onun kolunu kaybetmesine sebep oldu. Ağrıyan el ile gitti, sakat el ile döndü hastaneden. Bunları yaşayan babam benim yanımdaydı hep. Babam o tarihten beri iş göremez bir durumda. Ne kadar yanlış bir düşünce. İnsanın en verimli olacağı bir dönemde atıl hâle gelmesi. Kolun tutmuyorsa, başka organların çalışıyor, ona göre iş bulunabilir. Ama hep bu şekilde insanları işe yaramaz hâle getirip bir kenara bıraktılar. O zamanlar bize buralar cennet gibi geliyordu. ‘Bakın, insana ne kadar değer veriliyor’ diyorduk. Hâlbuki, insana değer, onu hayata tekrar kazandırmakla verilir. Bir köşeye atarak değil. Şimdi akılları başlarına geldi. O da, yine yanlış işliyor. Şimdi de ölümcül hastaları bile işe yolluyorlar. Kapitalizmin kuralı olsa gerek.

İki evlilik yaptınız. Kaç çocuğunuz var?

22 yaşında, Hollanda’da yaşayan bir Türk ile evlendim. O zamanlar sevgili olmak, gezmek, tozmak gibi şeyler olmazdı. Ben de evlendim. Evlendikten sonra okula, çalışmaya devam ettim. İki çocuğumuz oldu. 12 yıl evlilikten sonra boşandık. Sonra Ron’la evlendim. Onun da kendi evliliğinden iki çocuğu var. Tanışmamıza kızlarımızın arkadaşlığı vesile oldu.

Tahsil hayatınız nasıl noktalandı?

Babam sanatçı olmamı istemezdi ama çok kurnaz davrandı. “Bak Cüneyt Arkın önce doktor, ondan sonra ünlü olmuş. Sen de önce başka bir meslek edin” derdi. Sanat sanki meslek değilmiş gibi. Fizyoterapi okudum. Bitirmeden, oyunculuk yönüm keşfedilince, ikisi bir arada yürümedi. Rotterdam’da Nuts Akademi’ye gittim. Öğretmenlik diplomamı aldım, bir yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra yazılı ve sözlü olarak yeminli çevirmenlik okudum. Diplomamı aldım. Ve yıllarca tercümanlık yaptım.

Bu işten de son derece keyif alıyordum çünkü, insanlara yardımcı oluyordum. Ayrılanlar, hapishaneye, hastaneye düşenler, borçlananlar, yalnız kalanlar, acı çekenler, ölümle yüz yüze gelenler gibi sorunlu insanlara yardımcı oluyordum ve zevk duyuyordum. Onlara sadece lisan konusunda yardımcı olmuyordum, aynı zamanda onlara bir sosyal danışman gibi sorunlarını dinliyor, yol gösteriyor, bir psikolog gibi de tedavi etme yollarını arıyordum.

Funda nasıl keşfedildi?

Küçük yaşlardan beri bu alanda bir şeyler yapamaya çalıştım. Kılık kıyafet değiştirir, taklit yapar, piyesler oynardım. Adım o zamanlar, ‘hayalci’, ‘dalgacı’ idi. Tarzan ile Ceyn filmini nerede izlediysem, Ben Tarzan’dım, yastık da Ceyn… Türkiye’de Açıkhava sinemaları, burada televizyon izleyiciliği ve 23 Nisan’da ortaya koyduğumuz gösteriler bizim içimizdeki bu külü üfledi. Bu şekilde bir çocukluk dönemi yaşadım. Hayalimde zaten var olan sanatçılığa, çocukluk dönemi yaşadığım olaylar beni adım adım yaklaştırdı. İnsanları güldürmek, başka bir insanın kılığına girmek, onun gibi olmak hoş bir şeydi.

funda-mujde-3

Göçmen bir sanatçı olmak nasıl bir duygu?

Göçmen biri olarak Hollanda’da sanatçı olmak ve bir yerlere gelmek gerçekten zordu. Hayatım hep bir mücadele ile geçti. Hollandalılara kendini ispat edeceksin, Türklere karşı kendini savunacaksın. Babam, çevredekilerden hep “Kızını dövmeyen dizini döver” türünden söz işitirdi. Zavallı babam, iki arada bir derede kalır, bize olan güveni nedeniyle sesini çıkarmaz, gizli destek vermiş olurdu. Bu zorluklara göğüs gererek bu yolculuğu sürdürdük.

Genç yaşlarda hayranı olduğunuz sanatçılarla birlikte rol almak en güzel hatıralarımdır. Tuncel Kurtis gibi mesela. 80 sonrası Kırmızı Karanfil adlı film festivali düzenlemiştik. Ataol Behramoğlu, Vasıf Öngören, Meral Tayfun

Cem Karaca gibi yazar, sanatçı ve tiyatro ustasıyla bir arada olmuş, festivalde bu gibi değerleri ağırlamıştık.

Vasıf Öngören anısına kurduğumuz El Kapısı Vakfı, Öngören Tiyatro Okulu adı altında uzun bir süre oyun ve gösteriler sergiledi. Bu alanda pek çok öğrenci yetiştirdi. Ben de o grup içerisinde Herold Pinter, Berholt Brecht gibi pek çok ünlü oyun yazarın oyununu iki dilli olarak oynadık. Hollanda’da büyük bir yankı uyandırmış ve ilgi odağı olmuştuk. Zengin bir izleyici kitlemiz vardı.

Neden sürmedi bu zenginlik?

Tiyatro alanında en başarılı azınlık grup biz idik. Önceleri DNA ve VAT Tiyatro okulları vardı. 10-12 yıl buradan ülkeye seslendik. Daha sonra RAST kuruldu. Cemil Toksöz, Şaban Oğul, Ergün Şimşek, Vedat Gültekin, Ali Develioğlu gibi oyuncular ve oyun yazarları buraya hayat vermeye çalıştılar. Orada da bir-iki oyunda yer aldım.

Wilders’ın ‘Linkse Kerk fobisi’, ekonomik kriz, kısıtlamalar derken, tiyatrolara verilen sübvansiyonların musluğu tıkandı. Ve herkes kendi yağıyla kavrulmaya başladı. Bu da yeni kabiliyetler, yeni oyunlar çıkarmaya yetmiyor tabi ki.

Bir de oyunlar bir sezon oynanıyor bırakılıyor. Arkadaşlarımı bu yüzden eleştiriyordum. Neden bir oyun birkaç sezon oynanmasın ki.. Ben bazı oyunlarımı 80-90 kere oynamışımdır.

Bir de ‘yabancı tiyatro oyunu-oyuncusu’ damgası vuruluyor. Hamlet’i de oynasan, yabancı(allochtoon) tiyatrosun. Şehrin birinden salon ayarlayacağız. Vermeme gerekçelerini ‘burada yabancı oturmuyor’ diye açıklıyorlar.

Bunları üst üste koyduğunuzda daha iyiye doğru gidilmeme sebebini de anlamış oluruz.

Profesyonellik hayatınız ne zaman başladı?

Paspoort voor Turken adlı televizyon programı kadın oyuncu arıyormuş. Aile dostumuz Cahit Ölmez benim bunu yapabileceğimi söyledi. Başvurdum, kabul edildi ve oyunu oynarken bir yönetmenle tanıştım. Bir tanıtım filmi çekeceklerini söyledi ve rol teklifi yaptı, onu da kabul ettim.

1984 yılında Tuncel Kurtis ile baba ve kızı canlandırdığımız ve ortak başrolü paylaştığımız ‘Turkse Video’ adlı bir filmde Süheyla rolünü oynadım. Bu film ödül almıştı. 1987’de‘Julia’nın Sırrı’ adlı ödüllü sinema filminde Arzu’yu oynadım. 1991-1992’de, özellikle gençlerin hayranlıkla izlediği ‘Medisch Centrum West’ serisinde Hemşire Selma rolünü üstlendim. Dizi daha sonra Türkiye televizyonlarında da oynadı. Kendimi başkalarının sesiyle izledim. Müthiş bir keyifti.

1993’te ‘Vrouwenvleugel’de Derya rolündeydim. 2000 yılındaki ‘Russen’de Yasmine rolünü, 2003’te ‘Vrijdag de 14e’ anne rolünü oynadım. 2004’te ‘FF Moeve’de Ezra’nın annesiydim. 2005’te ‘Keyzer & De Boer Advocaten’ filminde Mirjam İbis rolündeydim. 2006’da ‘Shouf Shouf’da Hanan, 2012’de ‘Koen Kampioen’de Fatma oldum.

Yine 2012’de, gençliğin hayranlıkla izlediği ‘Goede Tijden Slechte Tijden’de Elif rolüyle izleyici karşısına çıktım.Şimdilerde, “Mag ik een kilo emancipatie van u?”, “Chakra”, “Actueler dan ooit”,adlı şovlarımabaşlamayı çok istiyorum.

Ekmek paramı, tiyatro, sinema, televizyon, kabare, doküdrama gibi sanatın farklı kulvarlarında yüzerek kazanmaya ve yaptığım işin de hakkını vererek yapmaya çalıştım.O dönemde, dayak yiyen, evden atılan kadınların hayatını anlatan hikâyelerle seyirci karşısına çıkmaktan bıkmıştım. “Yahu, hiç mi ilerleme kaydetmedik, hep mi aynı yerdeyiz” diye isyan ediyordum…

funda-mujde-4

Bu oyunların senaryoları size ait değil miydi?

Hayır. Ama elbette yönlendirme babından katkım oluyordu.Zaten belli bir politik bilinçle bu meseleyi değerlendiriyordum. Bu yüzden senaryoları etkiliyordum. Kültürümüze yabancı oldukları için neyin, ne zaman, nerede yapılacağı noktasında bilinçsizce hareket ediliyordu.

“Başörtüsünü şurada takacaksın, Hollandacayı şurada bozuk kullanacaksın” dediklerinde, itiraz ediyordum. Bu gidişata tepki olarak 94 yılından sonra kendi oyunlarımın senaryolarını da kendim yazmaya başladım. İlk yazdığım oyunun adı da, “Mag ik een kilo emancipatie van u” idi.

Hollanda’daki kadın hareketlerinde de aktif idim. Bu dayatmalar gücüme gidiyordu. ‘Yahu belli bir seviyeye gelmişiz, hâlâ bana ‘emacipatie’den, adam olmaktan bahsediyorsun’ diyordum. Ben de bunu hicvetmek için oyunun adını böyle isimlendirmiştim.

Yazarlık nasıl başladı?

‘Van erotiek tot politiek’ adlı bir oyun yazmıştım ve onu oynuyorum. Hayli ilgi ve beğeni topladı. İzleyenler arasında Hollandalı yazar ve gazeteciler de varmış. Oyunun bana ait olduğunu öğrenince, “yahu, böyle bir yeteneği olan kişi köşe yazarlığı da yapabilir” demişler. Ve ardından da De Telegraaf gazetesinden yazarlık teklifi geldi. Ben ilk duyduğumda gülmekten kırıldım. Beni daha önce de sürekli yazmam noktasında uyaranlar olmuştu ama yazmak bana göre değil ki… Sürekli oturacağım ve yazacağım. Hep geri çevirdim. Ama bana o işin ne manaya geldiğini söyleselerdi daha erkenden başlardım yazmaya.

De Telegraaf’ın yazarlık teklifinden önce garip bir şey yaşamıştım. Ben hem gönüllü hem de kısmî paralı olarak mülteci kampında çalışıyordum. Onlara gerekli eğitim ve desteği veriyorduk. Onların yaşadıkları pek çok acı olaya yakinen tanıklık ettim. Unutamayacağım şeyler gördüm. Orada durum böyleyken, kamuoyunda politik mülteciler bugünün Müslümanları gibi yargısız infaz edilmeye başlanmıştı. Medya da bu çirkin saldırılara bir nevi çanak tutuyordu. İşte tam bu dönemde, ‘yaşanan bu haksızlığı büyük kitlelere duyurmalıyım’ diye içimden geçiyordu.

Teklif, tam bu düşüncelere sahipken geldi. Ve gazetenin tirajı o günlerde bir milyona yakın. Ama ben teklif karşısında ‘sağcı gazetede yazar mıyım hiç’ diye nazlanmaya devam ediyorum. Çünkü, yabancılar hakkında hep olumsuz yazan, tükaka eden bir gazete imajı var bende.

Sonra görüşmeye çağrıldım. Beni davet eden müdür, çok nazik ve akıllıca karşıladı beni. Benim vereceğim tepkiyi anlamış ve alışmış olmalı ki, ‘hemen hayır demeyin, bir-iki hafta düşünün’ dedi.

Eşim Ron da büyük tepki verdi.. ‘Benim posta kutumdan o gazete giremez, o gazetede yazarsan eğer boşanırım senden’ gibi çıkışları oldu. Bu arada ben herkese meseleyi duyurmaya ve etrafımdaki tepkileri toplamaya oradan bir sonuç almaya çalışıyorum.

Erkek kardeşimin sözleri gazetede yazmama sebep oldu. “Livaneli neden Sabah’ta yazıyor biliyor musun? Aslında, farklı zeminde sesini farklı kitlelere duyurmalısın ve yazmaya başlamalısın” dedi.

Bir başka yöneticidostum da, ‘Telegraaf’ın, kadının özürlük hareketinde büyük katkısı oldu, kabul emelisin’ deyince, kararımı verdim. 2000 yılının nisan ayında yazmaya başladım ve tam 12 buçuk yıl devam etti. Çok büyük ve olumlu tepkiler aldım.

funda-mujde-5

Yazılarınızamüdahale edildi mi?

Bir-iki sefer müdahale edildi. ‘Yabancılarla alakalı çok yazmamalısın’ denildi. Oysa, mesele yabancılar değil, benim bakış açımdı onları rahatsız eden.

İkiz Kule olayında Amerika’ya yönelik sert eleştiriler içeren bir yazı yazmıştım. Bu yazım olduğu gibi geri çevrildi. Gerekçe olarak da, olayın henüz yeni olduğu, cesetlerin bile daha kaldırılmadığı, önce bir araştırılması gerektiği söylendi. Şimdi biraz daha iyi anlayabiliyorum. Yazıyı değiştirerek yeniden gönderdim ama, verilmesi gereken mesaj verilmişti.

Neydi mesaj?

Mesaj, Amerika’nın, dış politikada izlediği yanlışlığının, emperyalist girişimlerinin cezasını çekiyor olması idi.İlk yıllar bu sebeple hayli zor geçti. Gazeteden ayrılmayı çok düşündüm. Yazarlık dönemim, Hollanda toplumunu daha iyi tanımama vesile oldu. Meselelere, kişilere önyargıyla bakan insanları biraz düşünmeye sevk edebildiysem ne mutlu bana. Aldığım olumlu ve olumsuz bütün tepki mektuplarını hâlâ saklıyorum. Yazılarımın çoğunu kitaplaştırdım.

Kaza nasıl oldu?

(Bu soru Funda Müjde’yi o günlere yeniden götürdü. Ve gözleri doldu. Sesi çatallandı)

2007 yılında Hollanda’dan İstanbul’a tatile gitmiştim. E-5 yolunda, taksideyim. Telefonda kardeşimle konuştum, çantama koydum ve… Çat! 19 yaşında, ehliyetini iki hafta önce almış bir biri lüks arabasıyla bize çarptı. “Belim” diye inlediğimi hatırlıyorum.

İlk zamanlar çok zorlandım. Her şeyden korkar hâldeydim. Hayattan, gelecekten, bedenimden. Sonra, 10 yaşında iken, rüzgârın ve ağaç dallarının çıkardığı seslerden korktuğum bir akşam teyzemin söylediği sözler geldi aklıma: “Korkularını, kendin yaratıyorsun. Kafanda kurduğun şeylerden korkuyorsun.”

Korkularımdan sıyrılıp hayata yeniden sarıldım. Her şeyden önce böyle bir şeye inanamıyorsunuz. O an filmin bittiğini düşünüyorsunuz. Çünkü sürekli podyumdasınız. Özgüven kaybı yaşıyorsunuz. Hayatınız altüst oluyor. “Beterin beteri var, ölebilirdin” diyenleri anlayamıyor, kızıyordum. O an ölmeyi çok istemiştim. Ama o an bile ‘çocuklarım annesiz kalmadı’ diye seviniyordum.Alıştığınız bütün ortamlardan kopuyorsunuz. Evinizden, mahallenizden, işinizden, kariyerinizden… Bunlar kolay şeyler değil. En önemlisi de sağlığınızdan…Buna rağmen, inatla, kendi ayaklarım üzerinde durmaya, kimseye yük olamamaya çalıştım. ‘Geriye bakmayacağım, depresyona girmeyeceğim’ dedim. Bu duruma alışmak öyle kolay olmadı. Kendimi toparladım şükürler olsun.

Sonra anne olduğun için, çocuklarını yalnız bırakmadığın için şükrediyorsun. Eşinin seni bu durumda kabul ettiğini, ailenin yanında olduğunu görüyor, seviniyor, şükrediyorsun.

Çok zorlu bir dönem geçirdim ama asla isyan etmedim ve kazaya sebep olan çocuğa beddua etmedim, kin tutmadım,affettim. Ve asla umudumu kaybetmedim; yapabileceğim her şeyi en üst düzeyde yapmaya çalıştım.

Bir de bu durumda bile soysal ödenek almak zoruma gidiyordu. Öğretmenim, tercümanım, sanatçıyım ve sosyal ödeneğine muhtacım. Hayır! Benim hayatımda buna asla yer yoktu. Kendime moral vermemin yanısıra kızarak beynimi, bedenimi yönlendirmeye çalıştım. ‘Hayır Müjde! Git çevirmenlik yap, Sosyal’a el açma!’ dedim sürekli. İlk zamanlardaki hâlimle şuan geldiğim noktayı kıyas edince, insanın isteyince ne büyük zorlukların üstesinden gelebildiğini görebiliyorum.

Türkiye’ye bisikletle olan yolculukla amaçlanan neydi?

Geert Mak’ın ‘De Eeuw van mijn vader’ kitabına atıfta bulunarak, bizde “Babamın yarım yüzyılı” adı altında Türkiye’den Hollanda’ya işçi göçünün 50’nci yılında Türkiyeli göçmenleri anlatan bir dizi kültürel etkinlik planlamıştık. Tiyatro, sergi gibi etkinliklerle göç olgusu gençlere anlatılacak, okullarda ders olarak işlenecekti.

Destek alamadık. Zaten sevinince dans edemiyorum, sinirlenince tepinemiyorum… Jimnastiği de özlüyordum.. ‘Uzaklara gitmek iyi gelecek’ diye düşündüm. Gazeteyi bırakmıştım, radyo sunuculuğum da bitiverdi. Büyük bir boşluğa düşüverdim.

O an her şeyi bırakıp, alıp sırt çantasını dünyayı yürüyerek turlamak geçti içimden.

Konusu yürüyüş olan bir televizyon programına çağrıldım. O programda nasıl yürüyeceğimi düşünürken, elle kullanılan ama ayakları da çalıştıran özel yapım bir bisiklete rastladım. Satıcı firmanın da katkılarıyla 10 bin euroluk bisikletten bir tane satın aldım. Bütün tekerlekli sandalye kullanıcılarının ortak sorunu olan “obezite”ye karşı, uzun yürüyüşler yapmaya başladım, Önce çevre köylerde başlayan bisiklet yürüyüşüm, zamanla Zaandam – Amsterdam arasına kadar uzadı. İşte o anların birinde, hep aklımda olan “gitme” fikri yeniden canlandı. ‘Madem 50. yıl projesi için para bulamadım, ben de bisikletle İstanbul’a giderim’ diye düşündüm.

Bu fikrimi paralimpik olimpiyatlarında altın madalya alan tenisçi Esther Vergeer’e açtım. Onun yardımıyla antrenör Linda van Vliet’le tanıştım. Derken çok sayıda sağlık kontrolü, testler yapıldı. Haftanın 6 günü yoğun bir antrenman serisi, kısa sürede yüzde 17 oranında ilerleme kaydedildi. Antrenör bunu, “olağanüstü” bir gelişme olarak değerlendirdi. Sürüşü Alp dağlarında bile denedim. “BerkelBike” adını taşıyan özel tasarlanmış bisikletimle olan yolculuğumuz 88 gün sürdü, gittik geldik…Bu şekilde dünyayı turlamayı, sanata, tiyatroya, her şeyi tercih ederim.

Yolda neler yaşadınız?

Yol boyu eşim ve kayınbiraderim karavanla takip etti beni. Sırbistan’da bisikletim bozuldu mesela. Kocam tamir etti. Birkaç defa ayrı düşüp kayboldum. Böyle zamanlarda tanımadığım insanlardan lavaboya gitmek için yardım istemek zorunda kaldım. Bir kere de korkunç bir fırtınaya yakalandım dağlarda. Korkudan ölüyordum. Bildiğim bütün duaları okudum, doğayla konuştum. Sonra gelip, buldular beni.

50 yıllık kazanımlarımız bizi ileriye taşıyacak durumda mı?

Kazanımlarımızın kıymetini bilirsek, bizi çok ilerilere taşıyacağına inanıyorum. 50 yıllık zaman dilimi, göç edenler için uzun bir süre değil. Amerika toplumu200 yılı geride bırakıyor ama yapı henüz yerine oturmaya başladı. Sadece ülkeden ülkeye değil, köyden kente gelenler bile bir şok yaşamışlar ve bunun etkisi uzun bir süre sürmüştür.

Bize sunulan nimetlerden yeterince faydalandığımızı düşünmüyorum. Hollanda bizi içine kapalı bir toplum olarak görüyor. Bu düşünceyi onlara vermememiz lazım. Genç üniversite bitirmiş. İki dili de konuşurken zorlanıyor. Bu böyle olmamalı. Türkiye’yi çok romantizm ediyorlar. Oysa, burada verilen değer orada kendisine verilmeyecek. Birinci neslin geliş amacı belliydi. Onlar üzerlerine düşen görevi en güzel bir şekilde yaptılar. Onlara yöneltilen eleştirilere ben sürekli karşı çıktım.

Ancak üçüncü ve dördüncü kuşağın artık bir yol haritası çizmesi gerekiyor. Ya yönünü bu tarafa döndüreceksin ve onun gereğini yerine getireceksin ya da gideceksin, orada yaşamını sürdüreceksin. İki arada bir derede misali bu anlayış, bizi ileriye taşımaz. Türkiye’yi takip ettiğin kadar Hollanda’yı da izle. Burada olup bitene seyirci kalma. Burada büyük bir kitle, 9 ila 5 arası işi ve okulu icabı Hollanda’dalar, 5’ten sonra eve vardıklarında Türkiye’deler.

Burunlarının dibinde olan olaydan habersizler. Hem üzülüyor hem kızıyorum. Bundan dolayı endişeliyim.

Hollanda’da diğer azınlık gruplarıyla kıyaslandığında,sorun çıkarmayan, çalışan, kriminel olmayan bir toplumuz. Babam, bize dünya insanı olmayı öğretti. Biz kendi aramızda birbirimizin düşüncesinden, inancından ve etnik yapısından dolayı ayrım gözeterek hareket edersek, Hollanda’nın bize bu manada bakışını eleştirmeye hakkımız yok ki… Biz önce kendi insanımızı kabul etmeyi, bağrımıza basmayı bir öğrenelim, gerisi gelecektir mutlaka. Ancak, Hollanda’nın bize sunduğu imkân ve fırsatları iyi değerlendirirsek, geleceğimiz aydınlık olur, diye düşünüyorum.

Aynı eleştirileri Hollandalılara da yapıyor musunuz?

Elbette. Oyunlarımda Hollandalılara da sürekli ayna tuttum. Onların yanlışlıklarını oyunlarımda kendileriyle yüzleştirdim.Türkiye toplumunun gizli, ikiyüzlü, baskıcı insanlarını eleştirdiğim gibi, her şeyi açıkça yürüten, serbest eden Hollanda toplumunu da eleştiriyorum.Bunun bir orta yolu olmalı. 10 yaşındaki çocuğa, ‘yasaklarsam dışarıda içer’ diye evde alkol içiren, uyuşturucu veren aileler var. Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır, anlamıyorum. Oyunlarımda bu gibi olaylara ayna tuttum.

(Funda, sözün burasında tekerlekli sandalyesiyle benim de elimden tutarak kitaplığın köşesine kadar sürüklüyor ve şu söylediğini tatbikle gösteriyor)

Sonra bizim kapalı toplum olduğumuzu savunanlarave bu gibi düşüncede olanlara diyorum ki; “Sen, evine almak istediğin misafiri kapıda karşılıyorsun, iyi ama, ‘buyur gir içeri’ dediğin andan itibaren kapıyı vücudunla tıkıyor ve misafirin içeri girmesini engelliyorsun. Misafir daha kapıda kalmış sen evindeki kuralları sıralıyorsun. Şuna uyacaksın, buna uyacaksın, diye…”Böyle bir anlayış olmaz. Yanlış bir tavır.

Bizimkiler ne yapıyorlar bu arada, kapıyı bile tıklatmıyorlar. ‘açan yok’ diye feryat ediyorlar. Yahu sen bir kapıya gel, bir tıklat, içeri girmenin yollarını bir ara bakalım. Hayır! Oturduğumuz yerden ahkam keseceğiz. Avrupa bütün unsurlarıyla birleşme yoluna giderken, bizimkiler her tür ayrıştırmayı körüklüyorlar.

‘Hareket Hayattır Vakfı’ nasıl bir oluşum?

Stichting Bewegen Leven adlı vakfı 5 yıl önce kurdum. Bisiklet projesiyle bir hayli canlandırdık. Epey ilgi topladı. Engelli olan yabancı çocukların bu alana katılmalarını sağlamak için çalışmalar sürdürüyoruz. Su sporları ile ilgili görüşmelerim sürüyor. Umduğumuzdan daha güzel işler yapacağımıza inanıyorum.

Unutamadığınız bir anınız var mı?

Hollanda’nın kendine özgü o kadar güzel doğası var ki, tarif edemem. Hele denizden, sudan kıyıların görüntüsü mükemmel. Ben ‘burada yaşayan insanlarımızın buraların nimetlerinden yeterince istifade edemiyor’ dememdeki kastım bu.

Engelli biriyle karşılaştım. Tam felçli. Çenesinden başka kullanabileceği bir uzvu kalmamış. Bu kişi, çenesiyle yelkeni idare ederek hayata tutunmaya ve yaşamın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Bizim de sanki bütün bedenimiz felçli. Sürekli oturuyoruz ama çenemiz güçlü. Onu da dedikodu, gıybet ve haksız eleştiri için kullanıyoruz. Felçli adam mutluydu. Ama bizim insanımız mutsuz. Bu olayı unutamıyorum.

Rol modeliniz var mıydı?

Rol modellerimin çoğunun erkek olduğunu sonradan fark ettim. Mandela, Gandhi, Maarten Luther, Muhammed Ali gibi liderler rol modelimdir. Onların haksızlığa karşı duruşları, barış severlikleri ve bir dünya insanı olmaları beni etkilemiştir. Babam da rol modellerim arasındadır. Müjde Ar da sanat alanında bana esin kaynağı oldu.

Neleri okursunuz?

Babam sayesinde okuma alışkanlığı kazandık ve elime ne geçerse onu okurum. Batı ve Türk edebiyatını severek okurum. Okumaya hep açlık duyan ve ne olursa okumaya çalışan biriyim. Edebiyatla baş başayken, leziz bir yemek yiyormuşsun gibi oluyorum. Elimden bırakınca, yalnız kalacağım hissine kapılıyorum.

Neler seyredersiniz?

O konuda da aç biriyim. Yeni yönetmenler bir harika. Çok güzel ürünler sunuyorlar. A Filmler, Cult filmler ve Yeşilçam’ın son yapıtları beni heyecanlandırıyor. Dizilere vakit ayırmamaya çalışıyorum. Yapacağımız çok şeyin olduğuna inandığım için vaktimin harcanmasına göz yumamıyorum. Hayat çok kısa…

Neler dinlersiniz?

Müzik şimdilerde hayatımda en öksüz kalan taraf. Her tür müzik bana keyif verirdi. Aslında her müziği seviyorum her eseri beğeniyorum yeter ki ondan bir şey alayım. Ancak yaşın getirdiği bir yorgunluk var galiba. Şimdi dinlediğimde neyi sevmediğimi anlayabiliyorum.

Neyi önemsersiniz?

İnsanın kendisiyle barışık olmasını önemserim. Zira kendiyle barışık olan, çevresiyle de barışık olur.

İnsanda neyi ararsınız?

Gıybet etmesin, haksız eleştirmesin. Suçu başkasında aramasın…

Nelerden kaçınırsınız?

Dedikodudan…

Neler üzer sizi?

Hak yemek, haksızlık…

Neler mutlu eder?

Spor, hareket, doğa…

 

Hayatınızın merkezinde ne var?

Kitap yazmak.. yazmaya başladım bile.. Ama sizin gibiler boş bırakmıyor ki, iki satır fazla yazayım, biraz daha sakin düşüneyim. Böyle giderse, zor bitecek gibi…

 

Ne istersiniz şu anda?

Kendi şovlarımla sahneye dönmek isterim…

 

 

Son sözlerinizi alabilir miyim?

Hayatın tadını çıkarmak, dolu dolu yaşamak ve onu zenginleştirmek bizim elimizde. İnancımızda da büyük bir çelişki yaşıyoruz. İnanıyorsan inancının gereği gibi yaşamalısın. İşine gelince ‘kader’ gelmeyince ‘yok bu kader değil’ diyemezsin. Hayatını bu manada düzenlemek insanın kendi elindedir. Benim başıma gelen kaderimse, bu kaderden diğer kadere geçmek de benim kaderimdir. Yani ben, hayata küsebilir, elimi kolumu oynatmayabilir ve 120 kiloluk yatalak hâle de gelebilirdim. Kim bakacaktı bana o zaman? Ama o duruma düşmemek için mücadele ettim ve Allah da bana yardımcı oldu. Ben hayata küsseydim, birinin sürekli benimle ilgilenmesi gerekecekti. Oysa şimdi ben başka insanlara bile yardımcı olacak duruma geldim.

Haber okurlarına, kendinizi sevin, doğayı sevin, önyargıdan, dedikodu ve gıybetten uzak durun, kendinizle barışık yaşayın ve insanları sevin, diyerek sözlerimi noktalıyorum.

SÖYLEŞİ: ZEYNEL ABİDİN KILIÇ




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *