Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı’ya ‘Sübuta erme’ mektubu

İLHAN KARAÇAY YAZDI

 

Sayın Bakan,

 

Türkiye’de yaşanmakta olan siyasi gelişmeler ve varlığı iddia edilen paralel güçler için, ‘Beni hiç ilgilendirmiyor’ desem, olmaz değil mi?
Sonuçta ben de bir Türk-Hollanda vatandaşı olduğum için, yaşadığım babavatan (Vaderland) ile sık sık gittiğim anavatan (Moederland) ilgi odağım olmalıdır.
Ama bazen de, ‘Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ tekerlemesine dayanarak siyasetten uzak bir yorum yapma hakkım da olmalı değil mi?

 

Anavatanımda (Moederland) cereyan eden son olaylar arasında, eski Bakan Zafer Çağlayan’a hediye edildiği iddia edilen 700 bin liralık bir saat konusu var.
Ben bu saat konusundaki iddialara ve savunmalara hiç değinmeyeceğim. Sadece sizin bu konudaki bir açıklamanıza karşı, Hollanda’dan çok ilginç bir örnek vereceğim.

 

yazici_8070[1]

Bakan Hayati Yazıcı

700 bin liralık saat konusunda verilen bir soru önergesine verdiğiniz cevabınızda şunları söylemişsiniz:

 

‘Sübuta ermeden işlem olmaz. Yolcunun giyinip kuşanmasına mahsus eşyalarla seyahat eşyası bu kapsamda değerlendiriliyor. Bu kapsamda giriş çıkış yapan yolcuların ihbar, şüphe olmaması durumunda giysi, saat, gözlük, kolye ve telefon gibi şahsi kullanıma mahsus eşyalarının kontrolü yapılmıyor. Yurtdışına giren çıkan bir kişi olarak sizin saatinize, gözlüğünüze, üzerinizde bulunan şahsi eşyanıza bakılıp kontrol edilmediği ghibi, aynı uygulama bütün vatandaşlarımıza uygulanmaktadır. Söz konusu edilen saatin modeli, değeri ve menşei iddia mahiyetindedir. Eşyanın ticari nitelikte olduğu sübuta ermedikçe gümrük mevzuatı açısından işlem yapılması mümkün değildir.’

 

Öncelikle, ‘Sübuta ermeden işlem olmaz’ın manasını açıklayalım: Sübut, Arapça bir kelimedir ve genellikle resmi kurumlarda kullanılır. Sübuta ermek, eylemin gerçekleştiğinin ispatlanmasıdır. Olay, sayın Bakan’ın  dediğiniz gibi, sübuta ermediğine göre, eylem de gerçekleşmemiş demektir.

 

Bu cevap ve yoruma benim şahsen bir itirazım yok. Ama bu konunun medeni ülkelerde çok daha değişik değerlendirilmekte olduğunu bir örnek ile açıklayacağım.

 

Hollanda’da çok tanınmış seyahatçı ve havacı bir dostum var. Bu dostum, mesleği icabı sık sık Türkiye’ye gider ve gelir. Bu gidişlerden birinde, Amsterdam’ın Schiphol Havalimanı’da bir Free Shop’a girer. Yanında da bir arkadaşı vardır. Vitrinde çok hoş bir saat onlara bakıyor ve ‘Al beni’ diyor. İyi de bu saatin etiketine bakıldığı zaman tam 8 bin euro yazıyor. Eee, ne de olsa 700 bin liranın karşılığı olan 300 bin frank kadar pahalı değil ama, 8 bin euro da onlar için büyük para. Sonuçta, seyahatçı arkadaş bu saatı satın alıyor, faturasını ve garanti belgesini de çantasına koyuyor.

 

İşte ne oluyorsa dönüşte oluyor. İstanbul’daki işini iki günde tamamlayan bu dostum, dönüşte havalimanındaki gümrük memuru ile karşı karşıya geliyor. Gümrük memuru soruyor: ‘Beyan etmek macburiyetinde olduğunuz eşya var mı?’

 

Dostum elindeki küçük çantasını göstererek ‘Hayır’ diyor. Gümrükçü’nün gözü o anda dostumun kolundaki saate takılıyor. ‘Bu saati nerede aldınız’ diye soruyor. ‘İstanbul’da aldıysanız, vergi ödemek durumundasınız’ diye de ekliyor. Dostum çantasındaki fatura ve garanti belgesini güçlü bir savunma belgesi gibi çıkararak, ‘Ben bu saati bu havalimanında aldım. Bu nedenle vergi ödememe gerek yok sanırım’ diye espri yapmak istiyor. Ama gümrük memurunun verdiği cevap dostumu hem şaşırtıyor ve hem de kızdırıyor.

 

‘Nasıl olur’ diye çıkıştığı gümrük memuru yanıt veriyor: ‘Bakın, siz bu saati Free Shop’tan alırken, bu eşyanın Hollanda dışına çıkacağından ötürü vergisiz aldınız. Ama şimdi aynı eşyayı Hollanda’ya yeniden sokuyorsunuz. Bu durumda vergi ödemeniz gerekecek.’

 

Dostum neye uğradığını anlayamıyor. Bu durumu daha sonra biz medya mensuplarına anlattığı zaman biz de şaşırmıştık. ‘Vay anasını sayın seyirciler’ diye Hollanda gümrüğüne çatan  bir haber yapacaktık ama, sağlıklı bilgi aldığımız için bir veryansın haberi yapmadık.

 

Aslında, yıllarca önce yaşanmış gümrük olaylarında buna benzer konulara şahit olmuştuk. Türkiye’den gelen kadınlarımızın kullarındaki altın bileziklere el koyarak vergi isteyen gümrükçülere çok kızmıştık. Altın, Hollanda’da Free Shop dışında alınmışsa, (ki o zaman vergisi ödenmiş oluyor), beraberinde mutlaka faturasının bulundurulması şart oluyor.

 

İşte böyle sayın Bakan. Bu Hollandalılar Arapça da bilmediği için ‘Sübuta ermeden işlem olmaz’ lafını da anlamıyorlar.

 

Eeee, biz de o zaman şunu anlamak mecburiyetinde kalıyoruz: İhbar olmuş ve olmamış, vergisi ödenmeyen her zati eşya vergiye tabiymiş.

 

Aaah bu Hollandalılar ah!!!

 

Eurovision fobisinden kurtulmalıyız

 

Geçtiğimiz cumartesi gecesi yüzmilyonlarca Avrupalı’nın ve hatta dünyalının ilgiyle izlediği Eurovision Şarkı Yarışması’nı, ben şahsen Mersin’deki evimde Hollanda televizyonundan izledim. Ama 76 milyon Türk izleyemedi.
Hangi Bakanlık veya kurum olduğunu belirtmeyeceğim ve sadece ‘Türkiye’ deyip geçeceğim. Türkiye iki yıldır bu şarkı yarışmasını çeşitli nedenlerle boykot etmiş durumda. Ama sadece katılımı değil, yayını da boykot etmiş Türkiye.
Türkiye’nin boykot nedenlerinden biri, yarışmaya katılanların bazılarının çok dekolte giyinişleri, bir diğeri de bazılarının eşcinsel propagandası yaptıklarıdır.

eurovision_9690[1]
Bu yıl yarışmaya katılan Avusturyalı transseksüel ConchitaWurst’un katılımını önlemek için Rusya, Belarus ve Ermenistan protestolarını belirttiler  ve hatta kampanya başlattılar ama yarışmadan çekilmediler. Avusturyalı eşcinsel Wurst, gerçekten de mide bulandırıcı bir beden ve giysi ile çıkmıştı sahneye. Eşcinselliğe karşı bir yorum yapmıyorum. Ama, bizde de bazı örnekleri olduğu gibi, tam bir ‘hilkat garibesi’ni andıran bu eşcinseli seyretmek gerçekten zordu. Ama ne yaparsınız, Avrupalılar en çok oyu bu hilkat garibesine verdiler. İşte 76 milyon Türk bu çok ilginç, mide bulantıcı ve de eğlenceli sahneleri göremedi.

 

Türkiye’nin Eurovision’u boykot nedenlerinden diğeri ise puanlama şekliydi.Komşu ülkelerin biribirlerine puan vermeleri tabii ki hoş değildi. Ama sonuçta bu bir eğlenceli yarışma programıydı. Eğri oturup doğru konuşalım. Eski puanlama sistemi tam anlamıyla Türkiye lehindeydi. Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler, yaşadıkları ülkenin yayın kurumuna telefon yağdırıyorlar ve oylarını Türk yarışmacıya veriyorlardı. Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa, İsviçre ve İngiltere gibi ülkeler haliyle Türkiye’ye en yüksek olan 12 puanı veriyorlardı. Ben pek çok yarışmadan sonra çok puan kazanan yarışmacımız için, ‘Bu onun başarısı değil, Avrupalı Türkler’in başarısıdır’ diye yazmıştım. Avrupalılar bu durumdan çok rahatsızdılar. Böyle giderse, Türk yarışmacıların her zaman çok yüksek puan alacaklarını göz önünde bulundurarak sistemi değiştirdiler. Daha doğrusu, puan veren ülkelerin sayısını çoğalttılar. Yani yarışmaya katılma hakkını elde edemeyen ülkeler de oy vermeye başladı. Böylece de, Batı Avrupa ülkelerinden başka diğer ülkeler de oy kullanınca, Türkler’in etkinliği azaldı. Ama yine de Avrupalı Türkler’in verdikleri oyların hatırı sayılırdı.

 

Ne olursa olsun. Eurovision gibi bir şarkı yarışmasına katılmaktan korkmamalıyız. Bu fobiyi üzerimizden atmalıyız. Sonuçta hem eğleniyoruz, hem de Türkiye’mizin reklamını yapıyoruz. Ülkemizi yönetenlerin bu duruma el koyma zamanı gelmiş ve geçmiştir sanırım.

 

Haydi hayırlısı….

 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *