İlhan KARAÇAY yazdı…Ne zaman ciddiye alındık ki?

Elinizdeki HABER‘İN Ekim ayı sayısının manşeti, AVRUPA TÜRKLERİ CİDDİYE ALINMIYOR‘ oldu.
Genel Yayın Yönetmeni’miz İbrahim Karaman, bizi yine önceden uyardı ve bu başlığa uygun bir yorum yapmamızı istedi.
Karaman’ın konuyu nasıl işleyeceğini bilmiyorum. Ama böyle bir başlığı görünce aklıma ilk gelen şu oldu: Ne zaman ciddiye alındık ki?

Öyle ya, ben de kendimi Avrupalı Türkler’den biri olarak sayıyorum.
Doğrudur, pozisyonum nedeniyle ben çok sıkıntı yaşamadım, horlanmadım, itilmedim, kalkılmadım.
Ama Avrupalı Türkler’den biri olduğum için, Ankara’da alınan veya alınmayan kararlardan ben de zarar gördüm.
Benim ayrıcalığım sadece şuydu: Başkaları haksızlıklar karşısında bağıramıyordu, çağıramıyordu. Ama ben yorum ve haberlerim ile hem bağırıyordum, hem de çağırıyordum.

Avrupalı Türkler, Avrupa’ya göç edişlerinin ardından ya şapkalarıyla veya ellerindeki portatif radyolarla alaya alınmışlardı. Türkiye’ye gittikleri zaman ‘Alamancı‘ diye horlanmışlardı.
Avrupalı Türkler’e önüne gelen bir yafta yapıştırıyordu. En sonunda ‘Gurbetçi’ yaftasını yedik.

Hoş, ne yazık ki ben de ‘gurbetçi’ yaftasını çok kullandım. Tıpkı Avrupa halklarının ‘Gastarbeider’ (Misafir işçi) dediği gibi, Ankara’dakiler de ‘gurbetçi’ demeyi yeğlediler.

Bir zamanlar birileri ortaya çıktı ve ‘Avrupa Türkleri yemesini bilmezler, giyinmesini bilmezler, haliye adabımuaşereti bilmezler’ gibisinden uzun uzun yazdılar. Bu gibi soytarılar anında gerekli tepkiyi gördüler ve susturuldular ama, bu gibi densizler her zaman varoldular.

Bir zamanlar Brüksel’de gazetecilik yaptıktan sonra, büyük bir gazetemizde köşe yazarlığı yapmaya başlayan eski bir dostumuz da feci bir pot kırmıştı. O zaman adını açık bir şeklide yazdığım bu dostu sert bir biçimde eleştirmiştim. Şimdi arşivime bakayım ve o sırada o densiz arkadaşın ne yazdığını ve ne cevap aldığını sizlere hatırlatayım.

Malum yazar, ‘Alamancı’ ve ‘gurbetçi’ olarak anılan Türkler’in bu konudaki şikayetlerine ‘Vız gelir tırıs gider. Bu imajı kendileri yarattılar ‘ diye yazdıktan sonra, şunları eklemişti:

Dolayısıyla, Avrupa oto mezarlıklarındaki bilumum hurda minibüsleri toplayıp içine balık istifi doluşmalarını; ‘köylüme hediye’ diye de, üçüncü sınıf ‘Kaufhof’ donu denklerini tavana yüklemelerini, sonra, güzergáhtaki cenaze levazımatçılarını zengin ede ede ‘gurbet, sıla, gurbet’ yoluna dökülmelerini anladık diyelim.

Yazar,  yukarıdaki ifadesiyle gurbetçilerin karayolu seyahatlerini ve ucuz eşya almalarını güya tenkit ediyor.
Nasıl mı?
Sadece İstanbul’dan Edirne’ye yaptığı bir yolcuktan sonra gördükleri ile…
Sigara alabilmek için Kapıkule’ye de uzanmış olan yazar, hemen oracıkta uzmanlaşmış ve kara yolculuğunun ne kadar ahmakça bir tercih olduğunu vurgulamaya çalışmış.

Ne yazık ki bunu yaparken de   ç u v a l l a m ı ş  bu yazar…
Yazar kusura bakmasın ama, bu aşağılayıcı sözleri karşısında ona ‘çüş’  diyenler oldu.
Avrupalı Türk’ü eleştirirken, sırf sigara almak için İstanbul’dan Kapıkule’ye kadar gitme zahmetine katılan bu yazar, nasıl oluyor da yurttaşlarını ucuz ve yırtık don almakla suçluyor.

‘AVRUPA TÜRKLERİ CİDDİYE ALINMIYOR’ iddiamızın kanıtları pek çok.
Taaaa 1970’li yılların başlarından itibaren Avrupa’ya gelen devlet büyüklerimiz ve siyasetçiler, Avrupalı Türkler’i hep ‘öğrenmesi gereken cahiller’ olarak gördüler. Güya dertlerini dinledikleri Avrupalı Türkler’in isteklerini sigara paketlerinin üzerine yazdılar ve sonra attılar.
Ankara, Avrupalı Türkler’in isteklerinin hemen hemen tamamını duymazlıktan geldi ve hiç bir şey yapmadı.  Bu sorun ve istekleri şimde yeniden sıralamanın bir yararı olmayacak.
50 yıldır ülkemizi dövize boğan Avrupalı Türkler’in değeri hiç bilinmedi.

Şimdi, 50 yıldır Türkiye’deki yöneticilerimizi seçme fırsatı verilmeyen Avrupalı Türkler, bu seçme fırsatından yararlanabiliyorlar. Geçtiğimiz 7 haziranda yapılan genel seçimler için yaşadıkları yerlerde oy kullanma hakkını elde eden Avrupalı Türkler, 1 Kasım 2015’te yapılacak genel seçimlerde de oy kullanabilecekler.
Ama ne yazık ki bu durum da tıpkı eskisi gibi bir göz boyamaktan ibaret. Zira Avrupalı Türkler’in oyları istenildiği gibi değerlendirilmiyor. Avrupalı Türkler’e bir seçim bölgesi verilmediği gibi, seçilme şansı da verilmiyor.

İşte, Avrupalı Türkler şimdi kendilerine bu şansı tanıyacak olan partileri seçebilmeli ve ilk uyarılarını yapmalılar. Tabii ki bu da zor bir durum. Zira bu konuda hiçbir partinin programında yer almadı. Avrupalı Türk, oyunu kullanmadan önce siyasi partilere uyarı mesajlarını göndermeliler.

1 Kasım 2015’te yapılacak olan genel seçimlerin, ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olması dileğiyle…

****************

HABER Gazetesi’nin ekim sayısı için yaptığım yukarıdaki yorumumda, Avrupalı Türklere hakaret eden bir yazardan söz ettim. İşte o yazarın yazdıkları ve buna tepkileri aşağıda sunuyorum.

İlhan KARAÇAY (Avrupa DÜNYA’da) yazdı…

Aristokrat (!) yazarlar

Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni dostumuz Ertuğrul Özkök, yazar yaratmakla ünlü bir yöneticidir. Nasıl ki, 1975’te Rotterdam’da şantöz-dansöz olarak izlediğimiz Pakize Suda’yı ünlü bir yazar (!) yaptıysa, göreve geldiği ilk yılda, Brüksel’de muhabirlik yapan Hadi Uluengin’i de yazar yapmıştı. Özkök’ün Türkiye’deki yazar kadrosunu zenginleştirmesi tabii ki olumlu bir gelişmeydi. Brüksel’de haber peşinde koşan bir arkadaşımızın Hürriyet’e yazar olması tabii ki hepimiz için sevindiriciydi.

Hadi Uluengin ile tanışırdık ama bir dostluğumuz olmadı. Giyimi, kuşamı, hareketleri ile bir ayrıcalık sergilerdi Uluengin. Kendisini kıskanmazdık ama ona ‘aristokrat’ lakabını da takmıştık.

Hürriyet’teki yazıları ile de aristokratlığını sürdürdü Uluengin.
Yazdıkları sanki başka bir dildendi. Belki kendisinden başka çok az kimse onun yazdıklarını tam olarak anlayabilirdi.

Yazdığı hiç bir yorum gündem yaratmadı.

Ne sabuna, ne suya dokunan ayrıcalıklı bir aristokrat dili kullanır Uluengin.

Her şeye rağmen Hadi Uluengin’i zorla da olsa okumaya çalışırız.
31 Ağustos 2004 tarihli yazısına ‘Gurbetin kapısı’ başlığını koyunca, onu dikkatle okumak mecburiyetinde kaldık.

Bugüne kadar hep pahalı sanatçılardan, yazarlardan, filmlerden, romanlardan ve aristokratlardan söz eden Uluengin, nasıl olmuş da gurbetçilerden söz etmişti. Merak ettik ve dikkatle okuduk.
Keşke okumaz olsaydık.
Hadi Uluengin, gurbetçilerin karayolu seyahatlerini tenkit ediyor.
Nasıl mı?
Sadece İstanbul’dan Edirne’ye yaptığı bir yolcuktan sonra gördükleri ile…
Sigara alabilmek için Kapıkule’ye de uzanmış olan Uluengin, hemen oracıkta uzmanlaşmış ve kara yolculuğunun ne kadar ahmakça bir tercih olduğunu vurgulamaya çalışmış.

Ne yazık ki bunu yaparken de   ç u v a l l a m ı ş  Uluengin.
Karayolu seyahatinin yanlışlığını izah etmeye çalışırken, anadolu insanına hakaret etmeyi de ihmal etmemiş olan Uluengin, insanlarımızın eşe dosta götürdüğü manevi yönden çok pahalı olması gereken hediyelere de dil uzatmış ve şöyle yazmış: “Dolayısıyla, Avrupa oto mezarlıklarındaki bilumum hurda minibüsleri toplayıp içine balık istifi doluşmalarını; ‘köylüme hediye’ diye de, üçüncü sınıf ‘Kaufhof’ donu denklerini tavana yüklemelerini, sonra, güzergáhtaki cenaze levazımatçılarını zengin ede ede ‘gurbet, sıla, gurbet’ yoluna dökülmelerini anladık diyelim.
Uluengin kusura bakmasın ama, bu aşağılayıcı sözleri karşısında ona ‘çüş’  diyenler oldu.

Değerli okurlarım, ben şahsen gurbetçinin karayolu çilesini yerinde saptayabilmek için son üç yıl arka arkaya otomobil yolculuğu yaptım ve yaşadıklarımı yazdım. Ben de yurttaşlarıma karayolunu tercih etmemelerini tavsiye ettim. Ama bu tavsiyeyi yaparken de edepli davrandım.

Yollarda neler olup bittiğini görme zahmetine katlanmadan, gazetelerden okudukları ile yetinerek yorum yazan Uluengin’in edepsiz davranıp davranmadığına, aşağıdaki yazısını okuyarak siz karar verin lütfen.

Gurbetin kapısı hadiuluengin

EN feráh Sinan kubbesinin sükûnetini aramaya, geçende Edirne’ye gitmiştim.

Tiryákisi olduğum cigaralar bittiğinden de, belki ‘free shop’larda vardır umuduyla, hazır oraya kadar gelmişken bir de Kapıkule’ye uzanayım dedim.

Bulamadım ama, TIR kamyonları hariç sınırın bomboş olmasına sevindim.

* * *

SEVİNDİM, zira sanmıştım ki, Balkan arbedesinden beri E-5’i terk edip ayaklarını uçağa alıştıran ‘gurbetçiler’, savaş bitince tekrar eski göçebe adetine döndüler.

Sanmıştım ki, izin vakti geldi miydi, Fransa Lyon’undan veya Felemenk Utrecht’inden çelik kuşa kurulup, üç saat sonra ‘anavatan’a inmek ‘lüks’ünü kanıksadılar.

Sanmıştım ki, o üç saat yerine üç gün boyunca hem bizzat kendilerini yollarda helák etmek, hem de aynı yollarda başkalarını ‘fitil etmek’ rezaletini artık unuttular.

Sanmıştım ki, ‘araba sevdası’ndan bir türlü vazgeçemiyorlarsa, İtalya’dan feribota binip, güvertenin püfür püfür Akdeniz havası ve kamaranın mışıl mışıl ‘sıla rüyası’, Çeşme’ye, İzmir’e, İstanbul’a böyle rahat bir yolculuk ertesinde ulaşıyorlar.

Yani sanmıştım ki ve sevinmiştim ki, ‘Alamancı’lar artık ‘Alamancı’ değildir.

* * *

YANILMIŞIM ve de hevesim kursağımda kaldı.

Demek ben hududa gittiğimde henüz Ağustos’un ‘avdet vakti’ gelmemişti ki, aradan birkaç gün geçti, gazetelerde çarşaf çarşaf haberler çıkmaya başladı.

‘Kapıkule’de izdihamdan geçilmiyor?’

‘Türkiye’den Avrupa’ya dönen ‘gurbetçiler’ sınırda saatlerce bekliyor.’

Bu arada da, aynı ‘gurbetçiler’in ağzından ‘orada ‘yabancı’ diye, burada ise ‘Alamancı’ diye dışlanıyoruz’ türünden ‘serzeniş’ röportajları yayınlanıyor.

Dobra dobra söyleyeyim, vız gelir, tırıs geçer ve kendi düşen ağlamaz.

‘Gurbetçi’ler, nam-ı diğer ‘Alamancı’lar karayolundaki sınır kalabalığından ve ‘anavatan’daki Türklerin ‘küçümsemesi’nden yakınıyorlarsa, umurumda değil.

* * *

BAŞTA belirttim, uçağa binsinler. Olmadı, feribot aktarmalı gidip gelsinler.

Kimse onları üç bin kilometre yolu kelle koltukta; üstelik, başkalarının kellesini de götüren bir ‘şoför performansı’yla, aynı anda ‘kavimler göçü’ne zorlamıyor.

Hadi, eskiden ‘yeni Alamancı’ydılar ve de Türkiye’nin ‘kıtlık dönemiydi’.

Dolayısıyla, Avrupa oto mezarlıklarındaki bilumum hurda minibüsleri toplayıp içine balık istifi doluşmalarını; ‘köylüme hediye’ diye de, üçüncü sınıf ‘Kaufhof’ donu denklerini tavana yüklemelerini, sonra, güzergáhtaki cenaze levazımatçılarını zengin ede ede ‘gurbet, sıla, gurbet’ yoluna dökülmelerini anladık diyelim.

Ama, artık o devirler çoktaan bitti.

* * *

EVET bitti ve kendileri acenteden gıcır otomobil çekecek kadar zenginleştiler.

Türkiye’de ise şimdi yok, yok. Hele hele, defolu don hediyeye hiç ihtiyaç yok.

O halde, kabin tuvaletine ‘tünememek’ ve dönüş bagajında tarhana çuvalını bağlamak kaydıyla, kurulun uçağa ve paşa paşa seyahat edin yahu. Daha da ucuz…

Ama eğer mutlaka vasıta istiyorsanız, ‘anavatan’ın en ücra havaalanlarında bile kredi kartıyla emrinize amade gelen otomobilleri kiralayın. Biraz paraya kıyıverin.

Sen sağ, ben selámet, başka bir yazıda enine boyuna irdeleyeceğim o ilkel ve o köhne ‘gurbetçilik’ten bir nebze kurtulabilmek için, bu, zorunlu bir ‘başlangıç’tır.

Orada ve burada dışlanan ‘Alamancılık’tan sıyırtabilmenin ‘ilk’ aşamasıdır.

Bol ticari TIR ve bol sınır otosu hariç, ‘anavatan’ tenha Kapıkule’yle sevinir. 

 

Uluengin’in, gurbetçiye tepeden bakan bu yazısının devamı da varmış.

Dileriz bundan sonraki yazısında, gurbetçilerin dostlarına aldığı hediyelere
‘yırtık don’ (defolu don) deme aristokratlığından da vaz geçer.

Bugüne kadar yazdığı hiç bir yorum ile gündem oluşturamayan Hadi Uluengin, şimdi gündem oluşturmayı başardı. Ama bu gündem ona çok pahalıya patlayacak.

Bir meslaktaş olarak ona ancak şunu söyleyebilirim:
Geçmiş olsun Uluengin !!!

************
İlhan KARAÇAY(Avrupa DÜNYA’da) yazdı….

Hadi Uluengin’e tepkiler

 

 

Değerli okurlarım,

Geçen hafta ‘Aristokrat (!) yazarlar’ başlıklı yorumumda, Avrupa Türklerini aşağılayıcı bir yorum yazan meslektaşım Hadi Uluengin’i eleştirmiştim.
Doğrusunu söylemek gerekirse, konunun vahameti ve aciliyeti nedeniyle, yazım DÜNYA’da yayılanmadan, internet aracılığı ile iki bini aşkın adrese gönderildi.

Tabiiki bu adresler arasında, Türkiye’deki tüm medya kuruluşları ile mensupları da vardı. Yani Hadi Uluengin’in ‘yediği naneyi’ tüm meslektaşlar öğenmiş oldu.

Eleştiri yazımı okuyanlardan mesaj yağdı. Gelen mesaj sayısı tamı tamına 123 idi.

Yani 123 duyarlı okurum hemen bilgisayarın karşısına geçti ve aklına geleni yazdı.

Yazılanlar sadece bana değil, bizzat Hadi Uluengin’e ve Hürriyet yöneticilerine de gönderildi.

Dostluğum olmasa da, tanıdığım bir meslaktaşıma karşı bir linç kampanyası açmak amacında değıldim. Hele 17 yıl alın teri döktüğüm, sırtımda taşıdığım, Avrupa’da o zamanki Tercüman’a karşı büyüme mücadelesine katıldığım ve çocuğum olarak bağrıma bastığım Hürriyet’te yazan birine karşı, degıl linç kampanyası, ufak bir söz söylenmesine bile tahammül edemem.
Ama, yazısında güya kızdığı ve tutumlarını beğenmediği gurbetçiler için, “Dobra dobra söyleyeyim, vız gelir, tırıs geçer ve kendi düşen ağlamaz. Yakınmaları umurumda değil” diyebilecek kadar sorumsuz davranan Uluengin’in düştüğü bu durum, bana ‘vız gelip tırıs geçmedi.’ ‘Kendi düşen ağlamaz’ da demiyorum. Hele ‘umurumda değil’i aklımdan bile geçirmiyorum.
Uluengin’in düştüğü bu durum beni çok üzdü.
Kendini bir ülke yöneticisi yerine koyarcasına, “Vız gelir, tırıs geçer, kendi düşen ağlamaz, yakınmaları umurumda değil” diyebilen kişinin ‘megaloman’lığından da şüphe edilir.
Hüsnü Mutlu isimli bir okurum mektubunda şöyle demiş: “Bizim içinde bulunduğumuz durumun, Hadi Uluengin’in umurunda olup olmayışı kimin umurunda ki?”

Okurum çok haklı olarak sormaya devam etmiş: “Hadi Uluengin, bizim sorunlarımızı çözebilecek bir konumda mı ki, ‘vız gelir, tırıs gider, kendi düşen ağlamaz ve umurumda değil’ gibi laflar ediyor. Ona sormak lâzım: Sen kimsin be!?”

Ben şahsen gerçekten çok üzüldüm.

Aşağıda eleştirilerini okuyacaklarınızdan Ali Yavuz’un, “Sana kaufhoftan bir dantelli don alıp göndereyim mi?”,  Dr, Kutlay Yağmur’un “Uluengin gibi solucanlar da vardır” şeklindeki ağır eleştirileri beni gerçekten üzdü.

Biz, Hadi Uluengin’in içine düştüğü bu durum için ‘Vız gelir, Tırıs gider, kendi düşen ağlamaz ve umurumda değil’ diyemiyoruz. Amarız Uluengin bundan bir ders almış olur.

Bana gelen 123 mesajdan ancak bir kaçını sütunlarıma aktarabiliyorum. Duyarlılık gösteren diğer okurlarımdan özür dilerim.

 

Sayın Hadi Uluengin,

İlhan Karaçay bey yazmış, okudum.
Yazınızı bir daha okudum.
Bu ne küstahlık. Bu ne kabalık. Bu ne ırkçılık!

Bizler Kapıkule’ye sigara almaya giden, sonradan görmüş küçük burjuva entellektüelleri değiliz.
İşçiyiz. Ekmek parası için çalışıyoruz.
Ülkemiz ekonomisine katkısı olan yatırımlar yapıyoruz.

Sözleriniz bilinçsiz ve asosyal.

Utrecht’ ten uçak kalkmıyor.
Kaufhoflardan defolu don alan Türk bilmiyorum, görmedim,duymadım.
Bunlar sizin ukalalığınız.

Kaufhoflar defolu don satmıyor.
Eğer illa da görmek isterseniz, kaufhoftan dantelli bir don alıp size gönderebilirim.

 

Ali Yavuz
Avrupa Türk Telecom

 ********************************************

Merhaba İlhan Abi,

Ellerin dert görmesin. Böyle densizlerin hakkından ancak sizin gibi usta kalemler gelir. 

Ben genede tepkimi Hürriyet gazetesine bu yazıdan dolayı özür dilemeleri için bir mail göndereceğim

Yazılarını dikkatle okuyuruz

Her şey için teşekkürler

Kemal Küçük

Kitap.nl-Küçükler Kitapevi

 ********************************************

Merhaba İlhan Bey,

Yazılarınızı ilgiyle okuyorum. Çok değişik yorumlarınız var. Bilhassa son dönemlerde Hollandalılara karşı tavırlarınızı ilgiyle okuyorum. Uluengin gibilere de dersini verdiniz.
Çok hoş değerlendirmeleriniz var.
Devamını beklerim efendim.

Saygı ve selamlarımla,

Sefa Akbulut

 *******************************************

Sayın Ilhan Karacay,
Hadi Uluengin’in ‘aristokrat’lıkla falan hiç bir ilgisinin olmadığını eminim siz de
biliyorsunuzdur. Olsa olsa kendisiyle alay etmek için bu yakıştırmayı yapmışsınızdır.

Yazınızda gündeme getirdiğiniz Uluengin terbiyesizligini herkes bilmek zorunda.
Yazınızın sonundaki “geçmiş olsun” saptaması da çok isabetli. Maalesef Hadi Uluengin
denen adamın bu ilk gafı değil. Kendisi Türkiye Cumhuriyeti aleyhtarlığı yazılarının yanısıra, göçmen Türk düşmanlığı ile de iyi tanınır. Belki dikkatinizden kaçmıştır. Bundan iki yıl önce kendisi, göçmen Türk kadınları ile alay eden, göçmenleri aşağılayan bir dizi yazı yazmıştı. Kendisine tepki dolu yazılar yazmıştım ama medeniyetten uzak olduğu için yanıt verme gereği bile duymamıştı. Medeni insan olmanın en önemli göstergesi kendisine gelen yazılara cevap verebilmesidir. Bu yazılar eleştiri dolu olsa da medeni insan bunu içine sindirmeyi bilir. Kaldi ki Hadi Uluengin gibi kiralık kalemlerin göçmen düşmanlığına da şaşmamak gerekir. Onların misyonu bu aşağılama kampanyasına katkı vermektir. Efendilerine hoş görünmek, yarattıkları o “aristokrat” maskesini cilalamak için bunu yaparlar. Uluengin’in yazdığı yazının içeriğini tartışmak bile toplumbilime hakaret olur. Gelin ne gerekiyorsa onu yapalım.

Yazınızın sonundaki tespite geri dönmek istiyorum. Batı Avrupa’da yaşayan ve Türk
halkının çektiği çifte ayrımcılığa tanık olan vicdan sahibi her insan bu çileye dur demek
zorundadır. Hürriyet gazetesinde çalışan çok değerli insanların yanısıra, Uluengin gibi
solucanlar da vardır. Bu solucanların yazılarının en azından Hürriyet Avrupa’da yer
almasını istemediğimizi, Hürriyet’in hem temsilciliklerine hem de merkezine güçlü bir
şekilde duyurmak zorundayız. Bu, Hollanda’da yaşayan Türk halkına bir çağrı olarak
iletilmelidir. Göçmen Türkler kendilerini savunmazlarsa, Uluengin gibi solucanlar
aşağılama kampanyasına devam edeceklerdir.

Dostca selamlarımla,
Dr. Kutlay Yağmur
Hollanda Türkce Eğitim Vakfı Başkanı
BABYLON, Centre for Studies of Multilingualism
in the Multicultural Society
Tilburg University
PO Box 90153
5000 LE Tilburg
The Netherlands
Tel: +31 13 466 2930
Fax: +31 13 466 3110

Geç geldiği için gazetedeki yorumuma koyamadığım, ancak e-mail mesajıma eklediğim bir başka yazı da aşağıda:

 

Merhaba İlhan KARAÇAY, (Pardon: Alamancı!)

Hadi Uluengin adlı biri Çok Satan Az Söyleyen bir gazetede “Gurbetin kapısı**” başlıklı yazısında ne kadar kelek, düşünce temelinde ne kadar yüzeysel, dar görüşlü, kişilik açısından ne kadar kıskanç, hazımsız, kalemiyle ve görüşüyle içeriksiz ve amaçsız, dikkatsiz olduğunu; eleştirmeden, geçmişi, ya da günün gerçeklerini bilmek zahmetine dahi katlanmadan, bir şeyler yazmış, laf ola beri gele kabilinden… O yazmış da, bu gazete neden başmış? Bu da ayrı bir sorun! Daha önce bu yazıyı bana dikkatimi çekmek için Yavuz NUFEL arkadaşım yolladığında. Ona: “İçim burkularak, üzülerek, buruk bir ruh haliyle okudum. Zavallı bir dar görüşlü bu yazar” yanıtını vermiştim. Aslında yukarıda, şimdi bu mektupta  yazdığım tanımlamaları es geçmiştim. Sizden de şimdi bu densizin okuru kızdırmak ve celallendirmekten başka bir işe yaramayan bu yazısını, bir kere daha posta kutumda bulunca, üstelik vakit ayırıp bir kez daha okuyunca, elimde olmadan reaksiyon gösteriyorum.

Bu yazı, “Türkçe’nin içine nasıl edilir?” konulu bir edebiyat dersi için çok güzel bir örnek olabilir.

Bu yazı Ahlak felsefesinde “Gerçekler nasıl çarpıtılır?” sorusuna güzel bir örnek olabilir.

Bu yazı bir gazete köşesinde bile çıkmış olsa Edebiyatın İlkelerini, kurallarını (EDEBİ OLMAK) çiğnememesi gerekirken Edepsizlik özelliğine çok güzel bir örnek oluşturmaktadır. Edep; ahlak kurallarını çiğnemeden, doğru ve hak olanı bulup yazmaktır.

Bu, sözüm ona, kendini bilmez yazara, yanıt vermek ona değer vermek anlamına gelir. O zavallı sarhoş bir gün Edirne E35 yollarında düşer, başını yarar.

Ama o gazeteye çok anlamlı, bu içeriği çürütür nitelikte, gerçekleri özetleyen bir yazı yazılabilir. Geride kalan 40 yıl nasıl özetlenebilirse…  Sanırım Karaçay, böyle bir yazıyı o gazetede, o sütüna yakın bir yerde yayınlatma gücüne de sahiptir. Bu SÖZ HAKKI, ya da teze karşı ANTİTEZ hakkı demek olur ki, her saygın gazete bu hakkı okurlarına vermelidir.

Kısacası, sevgili İlhan Karaçay, bu yazı, belki de gizli amacı olan huzursuzluk yaratmayı terbiye sınırlarını aşarak en güzel bir şekilde sergilemektedir. Aferin bu edepsizliği yapana, yazana, yazdırana ve gazetesinde basana/yayınlayana. “Aferin!” çünkü başarılı olmuşlar, amaçlarına ermişler.

Şimdi ne olacak?

** Sanırım bu yazının başlığı “Gurbetin Kapısı” olarak yazılırsa doğru Türkçedir. İlk satırda ilk yanlış.

Hoş kal İlhan.

Halit Umar

www.anafilya.org

 

 

 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *