İnsan, sorunun kaynağı olduğu kadar çözümün de kaynağıdır!

Son yıllarda dünyamız, doğal yaşamın hızla zarar gördüğü bir dönemi yaşamaktadır. Neden diye sorduğumuzda, neden olarak karşımıza yine insanoğlu çıkmaktadır.

Günümüz insanı savurganlıkta öyle abartıya gitti ki yokluk ve kriz kapıya dayandı. Sahip olduğumuz bir çok şeyi yok edip, zayi ettik. Gerektiğinden fazla kullanıp, kullanmadığımızı da çöpe attık. Sahip olduğumuz değerler sakınmadan harcanınca yerine konması da neredeyse olanaksızlaştı. Yaptığımız israfı, sadece maddeyle (para, mal, gıda, enerji, su, doğa gibi) sınırlandıramayız. Manevi (düşünce, duygu, davranış, değerler) ve zamana karşıda oldukça savurganız. Şimdi konumuz olan doğa ve maddeye olan savurganlığı ele alalım. Bir dahaki köşe yazılarımda ise zaman ve manevi israfı ele almaya çalışacağım.

Doğa, doğduğumuzda hazır bulduğumuz ortam, içinde yaşadığımız yerdir. Sınırsız olanakla donatılmış bir çevre vermiştir. Kuralları çerçevesinde kendini sürekli olarak yeniden üreten ve değiştiren bir bütündür. Sessiz sedasız bir güçtür ve her güçte olduğu gibi kendine ait yasaları vardır. Saate benzer, tıkır tıkır çalışır. Dengelidir. Kendisini oluşturan canlı ve cansız varlıklar arasında bir düzen ve işleyiş vardır. Her biri diğerlerinden ayrı ve farklı nitelikte parçalardan oluşan bir toplam değil, ayrılmaz bir bütün ya da “yaşam zinciri”dir. Her şey birbirine bağlıdır. Arada ortaya çıkan değişmeler, belli sınırlar içinde kaldığında önemli bir fark yaratmaz. Fakat canlı ve cansız varlıklar arasında oluşan doğal dengeyi, madde ve enerji döngülerini de içeren bu zincir halkalarından birinin zarar görmesi, tümünü etkiler. Dengenin bozulmasına neden olur. Bir tek insan bu dengenin dışına çıkmış ve kıymetini hiç bilmemiştir. “Doğa anadır, kutsaldır” anlayışı yerini, “insanın emrine verilmiş yararlı araçtır” anlayışına bırakmıştır. İçinde yaşanılan ortamdan ziyade, sınırsızca kullanılacak bir kaynak olarak görülmesi savurganlığı da beraberinde getirmiştir.

Canlı doğanın bir parçası olan insan türü, yerleşik kültüre geçtikten sonra bilgi birikimi giderek artmış, ufku açılmıştır. İnsan aklı, geliştirdiği teknoloji ve yönetsel gücü ile doğa üzerindeki etkisini arttırarak, doğayı kendi istemleri doğrultusunda değiştirme olanağına kavuşmuştur. Doğal ortam içinde kendine ait bir kültürel çevre oluşturmuştur. “Yapay çevre” adı verilen bu yaşam ortamları, insanın büyük çapta kendi eseri ve başarılarının bir sonucu olarak görülür. Ancak artan nüfus, sanayi ve teknolojik gelişmelerle birlikte doğanın denetiminden çıkmış bulunan insan, doğal yaşamı ağır bir baskı altına sokmaktadır. Oturacak yer, fabrika kuracak, atıklarını atacak, kafasını dinleyecek alan, besin için tarla, yolculuk için yol istemektedir. Tarım ve ormancılık alanlarında yürütülen etkinlikler yaygınlaşmıştır. Dolayısıyla çevre gözetilmeden kurulmuş sanayi tesisleri, diğer canlı türlerinin yaşam alanlarının ortadan kalkmasına yol açmıştır. Geçmişte ancak yüzyıllar içinde gerçekleşebilen değişiklikleri, şimdilerde kısa zaman içinde görebilmekteyiz. Albert Einstein bu konunun önemini vurgulamak için ne de güzel söylemiş. “Tarımı ihmal eden ülke intihar ediyor demektir. Gelişmiş bir ülkenin semalarında ne kadar çok uçağın uçtuğu değil, ne kadar çok arının uçtuğu önemlidir. Eğer arılar ölürse sonraki yıllarda insanlar da ölür.”

Doğal ortam bozulur veya değişirse ki bozuldu, yaşam tehlikeye girer. Ne yazık ki insan eliyle büyük değişikliğe uğramış, özgün yapısı bozulmuştur. Üstünlük kurmaya yönelik davranışı, var olagelen uyumu bozmuştur. Kullandığı aletleriyle yaşamını biçimlendirerek; kendine ait bir yaşam ortamı “yapay çevre” ve buna bağlı bir kültür oluşturmuştur. Dolayısıyla uyumlaştırıcı, tamir edici doğa kendi yaralarını kendi kapatamaz, insanların pislettiğini akarsu, yağmur ve karla temizleyemez olmuştur. İnsan-çevre ilişkisi, çevreden yararlanmayı aşarak olanaklarını kötü kullanmaya dönüşmüştür. Bilimin olanaklarına bürünen insanın, doğal kaynakları (madenlerin, toprağın, suyun, ormanların) aşırı ve yanlış kullanımı tükenmelere veya doğallıklarının bozulmasına yol açmıştır. Bu müdahaleler sonucunda kendini yenileyebilme fırsatı bile verilmemiştir. Çünkü kaynakların miktarı sınırlıdır ve yeniden oluşmaları uzun yıllar alır. Kendini yenileyemeden, tekrar tekrar kullanılması yüzünden ne yazık ki doğa mücadeleyi kaybetmiş, insan kazanmıştır!  İnsanoğlu doğanın sınırlı olduğunu, bir gün bitebileceğini, bundan kendisinin de zarar görebileceğini hiç düşünmemiştir. Daha iyisine duyduğu aşk,  elindekilerden de yoksun bırakmıştır.

Bugün içinde bulunduğumuz pahalılığın ve ekonomik krizin sebepleri arasında doğaya verilen zarardan sonra “gösteriş tüketimi” gelmektedir. Özellikle 20. yüzyılda karşılaşılan hızlı teknolojik gelişmenin ve tüketim çılgınlığının doğa üzerindeki baskısı tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Salgın hastalık gibi yayılan tüketimin ve beraberinde getirdiği savurganlık ile kentlerin ölçekleri arasında doğru orantılı bir bağlantı oluşmuştur. Kentler büyüdükçe gösteriş yatırımlarıyla birlikte yapay gereksinmeler de yayılmıştır.
Günümüzde marka ve ürünlerin iyice artmış olması, bu ürünlerin küreselleşme ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla çok daha kolay ulaşması, dünya çapında muazzam bir tüketim kültürünün ortaya çıkmasına neden oluyor. Sosyal, yazılı ve görsel medya, televizyon programları, reklamlar, alışveriş merkezleri bu kültürü besliyor ve canlı tutuyor. Kitleleri peşinden sürüklüyor. Yalnızca gençleri değil her yaş grubundan insanı kendine çekmeyi, her toplumu etki altına alıp kuşatmayı başarıyor. Ne yazık ki normal bir gereksinim olmadığı halde gösterişe, şatafata dayalı, aşırı harcama biçimi olan “lüks” e gidilmektedir. İnsanlar, tüketim kültürü tarafından kendilerine dayatılan ve tüm dünyaya eşzamanlı olarak sunulan ürünleri satın aldıklarında kendilerini dünyayla empati kurup, bütünleşmiş sayıyorlar. Oysaki lüks merakının sonu savurganlığa, savurganlıkta krize yol açmaktadır. Geçenlerde okuduğum ve üzerinde düşünmeyi gerektiren yazıda şöyle diyordu: “Dedem işe gitmek için her gün 8 km yürürmüş. Babam ise yaklaşık 4 km yürüdü. Benim bugün orta sınıf bir arabam var. Oğlum Mersedes’e biniyor. Torunum ise büyük ihtimalle işe Ferari ile gidecek. Fakat torunumun çocuğu yine kilometrelerce yol yürüyecek…”
Unutmayalım ki; kolaylaşmış bir hayat, zayıf insanları ve zayıf insanlar da zor zamanları yaratır!

Ne var ki çoğu sosyolog ve kültür bilimci gerek medya ve internet yoluyla, gerekse birtakım özendirme politikalarıyla geliştirilen tüketim kültürünün ve meydana getirdiği yaşam modelinin ekonomik kriz haricinde pek çok açıdan sakıncalı olduğu görüşünde. Eleştirilere göre bugünün insanları yalnızca popüler ürünlere sahip olduklarında mutlu oluyorlar. Bu mutluluk çok kısa sürdüğü gibi, tüm dünyada görünüm ve davranış bakımından birbirlerine benzeyen insanlar ortaya çıkıyor. Dahası insanlar zamanla bu kültüre bağımlı hale geliyor ve “onda var, bende neden yok” mantığıyla gelişen psikolojik sorunlara kapılıyorlar. Söz konusu ürünleri satın alamadığında kişilerin mutsuzluğa sürüklenmeleri ve psikolojik yönden çökmeleri, şüphe yok ki ciddi kişilik bozukluklarının işaretleridir. Dahası yalnızca gelişmiş bir maneviyat ve temiz bir vicdanla oluşabilen gerçek mutluluğun maddiyatla oluşabileceğini varsaymak, oldukça yanlış ve yoz bir düşünce tarzının göstergesidir.

Ne yazık ki sadece insanlar değil, devletler ve toplumlar da savurgan olmuştur. Ülkeler arası dengeler kurmada ve güç mücadelesinde savaşa başvurmaları da bir anlamda savurganlıktır. Bugün dünya nüfusunun beşte birini barındıran zengin ülkeler, dünya kaynaklarının büyük bir bölümünü tüketmekte ve bunun için de savaşmakta. İnsanların daha iyi yaşamaları için harcanacak olan kaynaklar, doğayı ve insanlığı mahveden savaşa harcanmakta, kaynak israfı yapılmaktadır.
Sadece insanlar değil, bütün canlılar ağır kayıplar veriyor. Kullanılan kimyasal, bakteriyel, atomik silahlar sayesinde iklimden, soluduğumuz havaya kadar bütün ekosistemi sarsmaktadır. Bu sarsıntılar da çağımızın küresel, “ekolojik felaket” denilen sorunlara sebep olmaktadır.

Bir diğer yandan günümüzde eskisinden çok daha büyük miktarlarda gıda üretilmekte. Afrika ve Asya ülkelerinde milyonlarca insan yeterli gıda maddesi bulamamakta, açlıktan ölmektedir. Batı dünyası obezite ile savaşırken, doğuda bir dilim ekmek, bir bardak temiz su, bir avuç pilav için birbiriyle kıyasıya savaşan aç insanlar vardır. Yoksul ülkelerde açlık sınırındaki insan sayısının artmasına karşılık, zengin ülkelerde israf giderek yaygınlaşmaktadır. Doğanın sunduğundan daha fazlası tüketilmekte; doğal kaynak stokları yok edilmektedir. Bu yapı, ekolojik olarak sürdürülmesi mümkün değildir. Bugünlerde yaşadıklarımız doğanın bize ilk ikazıdır. 2030 yılında dünyada su kıtlığı başlayacaktır. Gelecekte, yeryüzünde yeşil alan, temiz su, temiz toprak parmakla sayılacak kadar azalacaktır. Yeşil alanların yok edilmesi, hava su-toprağın hor kullanılması, kırılgan bir yapıya sahip olan doğa tahribatına, kıtlığa, yoksulluğa, su ve toprak savaşlarına açık kapı bırakmaktadır. Tıpkı vereceğim örnekte olduğu gibi. Yaramaz bir çocuk, her günün sonunda bir vukuatla eve gelir. Bir gün komşunun camını kırmıştır. Diğer gün bir başkasının arabasına zarar vermiştir. Baba mecburen her defasında açılan zararı öder. Ertesi gün bir daha, üç gün, beş gün sonra bir daha… Yaramaz çocuğun yaramazlıkları bir türlü bitmez. Zavallı babanın birikimleri tükenir ve günün birinde parmağı ağzında kalır. Her gün bir zarar kapısı açarak eve gelen yaramaz çocuk ve açtığı zararları kapatmak için tüm varlığını tüketen baba misali ormanlar, madenler, su, toprak ve petrol kaynakları, elektrik enerjisi bitmek üzere. Herkesin ortak sorunu olmak zorunda olan savurganlık, malesef tükenmez sanılan her şeyi tüketir! Kaynakların bitmesi, toplumların başka ülkelere muhtaç olmalarına yol açar. Bir tüketim toplumu yerine dengeli ve maneviyatı gelişmiş bir toplum meydana gelmedikçe gerçekçi bir tasarruf yapılamaz. Dışa bağımlılıktan kurtulup, bağımsız ekonomik sistem kurulamaz. Atalarımız, savurganlığın ileride insanın başına sıkıntı getirebileceğini ve idareli olmanın önemini vurgulamak için “ak akçe karagün içindir,” diye boşuna dememiştir.

Kitle iletişim araçlarının büyük bir güçle desteklediği ve “nesne bolluğu, tüket ve yaşa, bedenini ve tüm hazlarını tatmin et” diyen günlük yaşam pratiğini terk etmek gerekir. Çünkü ne kadar harcanırsa o kadar yenisi yapılacaktır. Günümüzün tüketim toplumunun yerini, çevresinden ve yaşam kalitesinden kendilerini sorumlu sayan tüketiciler toplumu kavramının alması gerekir. Unutmayalım ki; insanın kendi geleceği, dünyanın çevresel geleceğinden farklı olmayacaktır. Aynı son (felaket) bizi de bulacaktır. Henüz geç değil! Herkesin yapabileceği bir şey vardır. Teknolojinin ilerlemesini engelleyemeyiz. Fakat birey olarak farkındalık yaratabilir, savurganlıktan kaçınmaya ailemizden başlayabiliriz. Çevremizdeki olaylara karşı daha duyarlı, daha titiz olursak israfa karşı harekete geçmiş oluruz. Yaşam biçimlerimizde yapabileceğimiz küçük değişiklikler, küresel koşullarda düzelmeyi sağlar. Bunun için küçük adımlarla, yakın çevremizle yani ev, okul ve işyerinde işe başlayabiliriz. Mesela; bozulanları atmak yerine, onarılıp tekrar kullanmalı ve özendirilmeli. Boşa akan bir musluğu kapatmak, gereksiz yanan bir lambayı söndürmek, çöpe giden ekmeklere engel olmak, meyve ve sebze artıklarını verimli bir şekilde değerlendirmek, geri dönüşüme ağırlık vermek savurgan olmamanın yollarındandır. Bireyler olarak hepimiz tüketim alışkanlıklarımızı değiştirip, yeni bir çevre ahlakının yaşamımıza egemen olması konusunda çaba göstermeliyiz.

Doğanın içine doğuyoruz ve o olmazsa biz de olmayız. Sağlıklı ve süregelen bir hayat için ona ihtiyacımız var. Bu yüzden doğaya sevgi, saygı göstermek, temiz tutmak ve tutumlu olmak zorundayız. Bütün dinsel öğretilerde de bu böyle değil midiz(!)? Paylaşımcılık, insanın doğasına aykırıdır. Onun doğasında bireycillik yatar. İnsan hep bana demekte, kendi dışında hiçbir canlıyla paylaşmamaktadır. Halbuki doğa örtüsüzdür, göründüğü gibidir. Yalansız ve açıktır. Özü paylaşmaktır. İhtiyaç için kullanılır ve ondan yararlanır. Her ne kadar insan olarak, doğanın içinde çok ayrıcalıklı bir yerimiz olduğunu düşünsek, yapay zekâ üretsek de aslında her şeyi doğadan öğrenmişizdir. Üretimden, tüketime kadar hep onu taklit etmiş, yaşamış, varlığımızı sürdürmüş ve doğanın yöntemleri ile savunmuşuzdur. Oysaki aynı insan, doğadan geldiğini unutmuştur. Doğallığını yitirdikçe de doğadan kopmuş ve yarattığı ortam gibi kendisi de yapay bir nesneye dönüşüp, yapaylaşmıştır.

Gördüğünüz gibi hangi taşı kaldırsak, altından yine bütün sorunların kaynağı insan çıkıyor. Malesef insanoğlu kendini evrenin sahibi sanıyor. Oysaki doğada her şeyin bir sınırı vardır. Eğer ona iyi davranır, düzenine dikkat ederseniz, o da size zarar vermez. Ama zarar verir, dengesini bozarsanız “ekolojik kriz” olarak bunun bedelini ödersiniz. Ekolojik krizin, “tabiatın insanoğlundan intikamı” olarak değerlendirilmesi de bir bakıma insan-doğa savaşı olduğuna işaret etmektedir.

Doğaya yönelik savurganca davranışın önlenmesi birey, toplum, ülke ve dünya olarak topyekün bir mücadele istemektedir. İnsan, merkezci bakış açısını terk edip “doğa farkındalığı” oluşturmak zorundadır. Doğaya boyun eğmesek de onunla uzlaşmamız ve saygılı olmamız gerektiğini bilmemiz, bugün eskisinden çok daha büyük önem taşımaktadır. Bunu sadece bizim besin, su ve hava gibi temel gereksinimlerimizi karşıladığı için değil, onun da var olmaya hakkı olduğu için yapmalıyız. Dışında ve üstünde olmadığımızı, dünyadaki diğer varlıklar gibi bizim de onun sadece bir parçasını oluşturduğumuzu anladığımız zaman, bugünkü sorunlardan kurtulmuş oluruz. Tüm canlıların, hatta dünyanın geleceği bile bugün yapacağımız seçimlere bağlıdır. Şayet bugünkü gibi hoyratça kullanmaya ve zarar vermeye devam edersek, yarınki nesillere malesef bir şey kalmayacaktır.

Unutmayalım; insan sorunun kaynağı olduğu kadar, çözümün de kaynağıdır!

Doğayı ve doğallığımızı korumamız dileklerimle, Kurban Bayramımız mübarek olsun.

Mücevver Ünüvar Konuksever




Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!