Mehmet Soytürk: Mutluluk, kanaat etmek ve şükretmekten geçer…

Söyleşi serimize bu sayıda, yine iş dünyasının çok önemli bir ismiyle devam ediyoruz. Kendini yetiştiren, topluma adayan, büyük bir azim, mücadele örneği sergileyen, nezaket sahibi, kibar, aydın, hoşgörü ve tevazu sahibi biri; hakiki bir beyefendi o.

Finma BV. Yönetim Kurul Başkanı ve HOTİAD Onursal Başkanı Mehmet Soytürk ile hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Beğeneceğinizi ve keyif alarak okuyacağınızı umuyoruz…

Onu, 35 yıldır içerisinde olduğu ticari çalışmalarıyla değil, İşadamları Derneği HOTİAD’ın kuruluş aşamasındaki azimli, gayretli ve fedakâr girişimleriyle tanıdık. HOTİAD’la özdeşleşen bir isim.

İlk günlerinde omuzlarına aldığı o yükü usanmadan 5 yıl başkanlık yaparak, gece gündüz en ileriye taşıyarak, HOTİAD’ın bugünlere gelmesine vesile oldu. O bu başarıyı kendine hasretmiyor, büyük bir tevazu ve vefa örneği sergileyerek, bunun bir ekip işi ve ruhuyla gerçekleştiğinin altını çiziyor ve o dönemdeki çalışmaları yürüten güçlü bir ekip olduğuna dikkat çekiyor. Elbette bu gibi oluşumlarda ekibin büyük bir önemi var ancak, dümen başındakinin ortaya koyduğu vizyon çok daha önemli. Bu hakkı da kendisine teslim etmek gerek.

İlk kez gittiğim Finma adlı şirketin kapısını oğlu Yusuf Bey açtı. Babası gibi ince, nazik, tevazu sahibi birisi. Yazıhanesine girdiğimde bürosunda çalışır hâlde buldum. Hollandalı bir çalışanıyla birlikte bir odayı paylaşıyordu. Kucaklaştık, işini bitirmesini söyledim, bilgisayara bir-iki komut verdikten sonra koltuğunu bana döndürerek her zamanki güler yüzüyle sordu: “Sana ne ikram edeyim Zeynel’im?” Cevaben “Sade bir kahve” istedim. Kahvenin, çekilmiş ve özel olduğunu, biraz beklemem gerektiğini söyledi ve oturdu koltuğuna.

mehmetsoyturk-IMG_1341

 

Söyleşiye, “Nasılsın abi, her şey yolunda mı?” diye hâl hatır sorarak kapı araladım.
“Şükürler olsun. Allah’ın bize verdiği bütün nimetler karşılığında şükretmeyi bilmeliyiz. Kanaat etmektir, elindekiyle yetinmektir, şükür… Bana göre de mutluluk budur. Biz tam manasıyla kanaat etmeyi ve şükretmeyi bilemiyoruz. O nedenle de mutlu olamıyoruz. Sağlığımız yerinde, etrafımızdaki insanların büyük sıkıntıları yok, iyi insanlarla beraberiz, birlikteyiz, daha ne isteyelim Yaradan’dan?” diyerek, hayata bakış açısını ve dünyevi görüşünü ortaya koyuverdi. Söyleşimize Mehmet Soytürk’ü tanıyarak başlayalım istedik… Finma veliahdı torun Ahmet Can Soytürk de bu hoş sohbete benimle birlikte iştirak ederek, o da benim gibi, dedesini biraz daha yakından tanımanın mutluluğunu tattı.

Mehmet Soytürk’ü tanıyabilir miyiz?
İki erkek evladın küçüğü olarak 1957 yılında Trabzon’un-Araklı İlçesinin, eski adı Aho olan Ayvadere köyünde dünyaya geldim.
Yemyeşil ormanların ve yüksek dağların eteklerine serpiştirilmiş şirin bir köyümüz vardı. O dönemde köyümüzde yol yoktu, elektrik yoktu ama her şey çok güzeldi. Belki de çocuk gözüyle öyle görünürdü bizlere. Köyde o tarihlerde ortaokul olmadığı ve abimin okul hayatı başladığından dolayı 1966 yılında ailecek Trabzon’a taşındık. Babam da 1964 yılında Hollanda’ya göç etmişti. Henüz 9 yaşındayken ilk göçle tanıştım. Evli, bir çocuk ve iki torun sahibiyim. Finma BV. Yönetim Kurulu Başkanıyım.

Hollanda’ya göçle ilgili bilgi verebilir misiniz?
Babam rahmetli, Avrupa’ya çalışmak amacıyla gelen diğer işçilerden farksızdı; o da birkaç yıl çalışıp dönecekti, ama öyle olmayacağını anladığında da, 1969 yılının Ekim ayında henüz ortaokul ikinci sınıfa yeni başlamışken bizi Hollanda’ya, aile birleşimi çerçevesinde yanına aldırdı.
Rotterdam’ı ikiye ayıran Maas Nehri’nin sağ tarafına, Kuzey’e yerleştik. O dönemde mahallede bir Türk ailesi olarak neredeyse sadece biz vardık ve hep el üstünde tutulduk. Komşular beni paylaşamazlardı. Her akşam başka bir eve zorla misafir edilirdik. Ve ben o dönemde henüz okula başlamadan 3 ay gibi kısa bir sürede, kendimi ifade edecek şekilde Hollandacayı öğrenmiştim.

Unutamadığınız hatıralar var mı?
Türk olmak o tarihlerde bir ayrıcalıktı. İnanılmaz bir değer veriyorlar, aşırı bir ilgi duyuyorlardı bizlere. Bizim geldiğimiz dönemlerde İspanyol, İtalyan ve Portekizler de vardı. Onlar, ülkelerindeki ekonomik düzelmeyle birlikte buradan demir almaya başladılar ve hemen hemen tamamı ülkelerine geri döndüler. Burada kalanların çoğu da asimilasyona uğradı, Hollanda toplumu içerisinde kayboldular. Mahallede hepsi Hollandalı olan, ama bir de Antonio adında İspanyol bir arkadaşım vardı. Ben daha önce tramvayı hiç görmemişim. Ara sıra binmek hoşuma gidiyordu. Bir gün yine bindim ve vatmana ‘merhaba’ diyerek yerime geçmeye hazırlanırken, kumral bir yapıda olduğum ve kırık bir lisanla merhaba dediğim için benim bir yabancı olduğumu anlayan vatman benimle konuşmaya başladı. Ve bana tramvayın sürülüşüyle alakalı bilgi verdi. Bir insana, bir çocuğa verilen değeri ortaya koyması bakımından bu benim çok hoşuma gitmişti. Ve 45 yıl olmasına rağmen hâlâ unutamıyorum.

Nasıl bir evliliğiniz oldu, görücü usulü mü, severek mi evlendiniz?
Evliliğimiz görücü usulü ile oldu. Belçika’daki bir akrabamızın kızını annem görmüş, beğenmiş. Bize de ‘annenin beğenip uygun gördüğü kız ile evlenmek düşer’ dedik ve evlendik. İyi ki de öyle olmuş. Birbirimizi tanımamamıza rağmen, yaşımız küçük olduğu için evlenmeyi henüz düşünmüyorduk. Erken evlenmenin büyük avantajlar var. Ben oğlumla, torunumla top oynadım; torunumun çocuğu ile de oynamayı hayal ediyorum amma dezavantajları da var elbette. Yük omuzlara erken biniyor, babalık hissini doyasıya yaşayamıyorsunuz. Zira sen zaten çocuksun. Oğlum Yusuf, babam vefat edene dek, babama daha çok ‘baba’ diye sahip çıkmıştır belki de.

Hollanda’da nasıl bir yaşamın içerisine atıldınız?
Ortaokul ikiden ayrılıp gelmeme rağmen burada lisan bilmediğimiz için beni ilkokula kaydettiler. Babam ve annem de o yıllarda Hollanda eğitim sistemini bilmiyorlar. Karşı taraf ne derlerse onu yapıyoruz. Ortaokulda da lisan sorunu nedeniyle istenilen sonucu alamayınca beni bir meslek okuluna gönderdiler. O dönemin yaşamı daha renkliydi; özellikle arkadaşlarla gezmek, eğlenmek gençler için çok cazipti. Meslek okulunu da tamamlayamadan ayrıldım. PTT’ye, telefon santralleri bakım memuru olarak girdim. Askere gidene dek PTT’de çalıştım. O tarihlerde Bedelli Askerlik kanunu yoktu. 1978 yılında, dönmemek kaydıyla 18 aylık askerlik hizmetini yapmak için Türkiye’ye gittim. Askerlik sonrası kendi işime başlamak için bir girişimde bulundum; sermayem yetersiz gelince iş aramaya başladım. Trabzon Turizm İl Müdürlüğünde 400 TL aylık maaşla tercüman olarak iş buldum. O dönemde 200 Gulden civarında bir meblağa denk düşüyor. Türkiye şartlarında azımsanacak bir ücret değil aslında. Ama bu da beni tatmin etmedi. Askerlik döneminde kendi işimin patronu olmayı kafama koymuştum. Bunun için de en uygun yerin Hollanda olduğunu düşünerek, 1980 yılında ikinci kez Hollanda’ya ayak basmış oldum.

Gelir gelmez kolları sıvayarak babamın oturma odasının bir köşesini bir masa attım, üzerine bir telefon, bir faks, birkaç raf ve dosya derken, odayı çalışma ofisi hâline getirdim. Telefon o dönemde her evde yok. Kötü bir çevirmeli telefon bile 300 Gulden civarında. Abonman bedeli çok yüksek. 35 senede insanlığın nasıl bir evrim geçirdiğini görüyorsunuz değil mi?

Ticaret Müşavirliğine gittim, yapacağım iş ile alakalı bilgi aldım, sağ olsunlar beni doğru bir şekilde bilgilendirip, yönlendirdiler ve o gün, 35 yıldır da cirosu her gün biraz daha artarak devam eden Finma’nın temelleri atıldı.

Rotterdam Westplein caddesinde 5 numarada tarihî bir bina vardı. Batan gemileri kurtaran Smit Tak adında çok büyük bir firma tarafından kullanılıyordu o bina. Ben de eve sığamadığım, büro açmaya karar verdiğim bir sırada o binadaki bölümlerin kiraya verildiğini duydum ve oradan bir oda kiraladım. Çok özel ve güzel bir binaydı. 1984 yılında ilk yazıhanemize böylece kavuşmuş olduk. 1985 yılında ise şirketimizi Limited Şirketine dönüştürdük (BV) Çok genç yaşta iş dünyasının içerisine girmiş oldum.

mehmetsoyturk-IMG_1346

 

Finma hakkında biraz bilgi verebilir misiniz, ne yapar Finma?
Finma B.V. şirketi 1980 yılında Rotterdam kurulmuş olup başta Türkiye olmak üzere fındık ve fındık mamulleri ithalatı yapmaktadır. Hollanda’da depolanan fındık ve fındık mamulleri buradan dünyanın birçok ülkesine ihraç edilmektedir. Yılda yaklaşık 3000 ton ithalatla Hollanda’nın Türkiye’den ithal ettiği toplam fındık miktarının % 45’inden fazlasını ithal ederek ülkemiz Türkiye’ye yılda yaklaşık piyasa fiyatlarına bağlı olarak 30 milyon dolar civarında bir döviz girdisi sağlamaktadır. Hollanda piyasasının ihtiyacının % 35’ni karşılamakta olan şirketimiz hâlen Hollanda piyasasında yaklaşık 15 yıldır branşında liderliğini devam ettirmektedir. İthal edilen fındık ve fındık mamulleri yarı hammadde olup, çikolata sanayi, dondurma ve bisküvi sanayinde kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra az olmakla birlikte ambalaj sanayi ve büyük fırınlar için fındık temin etmektedir. Ayrıca şirketimiz 2004 yılından beri organik fındık ve organik fındık mamullerin ithalatı da yapmaktadır. Yeni oluşan UTZ projesi çalışmalarına da iştirak etmektedir .

Bunun yanı sıra uluslararası gıda güvenliği mevzuatı doğrultusunda ISO 9001 /HACCP /UTZ ve organik ürünler için ECOCERT ve SKAL sertifikalarına sahiptir, Ağırlıklı olarak Türkiye’den yapılan ürün transferi Azerbaycan, Gürcistan, İtalya ve İspanya gibi ülkelerden de yapılıyor. Türkiye fındık üretiminde piyasadaki en büyük oyuncudur. Dünyadaki üretimin yüzde 80’ini Türkiye üretirken, tüketiminde yüzde 75’i de karşılıyor. Özellikle son 15 yıldır kendi branşında fındık ithal eden 5 büyük firmanın en büyüğü biziz Hollanda’da.

Siz bu devlerle yarışarak nasıl ayakta kaldınız peki?
Hollandalılar tüccar insanlardır. Ticareti iyi bilirler. Eskiden 1800 yılların başında ‘Doğu İndia Hattı’ dedikleri bir hattan Avrupa’nın ürünlerini Doğu ülkelerine taşırlar, dönüşte de Karadeniz’den fındık alıp, Hamburg ve Londra limanlarında satarlarmış. Türkiye’de 1980 yılları başında sanayi alanda başlatılan devrim ve fındık üretimi ve sonrası işlemlerin büyük bir hızla ve daha az masrafla yapılabilmesi bizim buradaki diğer büyük şirketlerle yarışmamızı sağladı. Ben o insanlarla yarıştım ve kazandım. Onları mağlup etmenin sevincini ayrıca yaşıyorum. Elbette burada şanslı olduğumu da söylemeliyim. Fındık işi çok zordur. Bu işi yapmaya çalışanlar oldu ama yürütemediler.

50 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bana göre Türkler 50 yılda önemli bir mesafe kat ettiler. Dünyada, 50 yıllık göç hayatında asimile olmamış başka bir toplum göstermezsiniz. HOTİAD Başkanı olduğum dönemlerde sık sık bir araya geldiğimiz Erasmus Üniversitesinde görevli bir profesör yaptırdığı araştırma sonuçlarını benimle paylaşırken şunları ifade etmişti: “En kötü Hollandaca konuşan, en az karma evlilik yapan, en az zararlı olan ve en girişimci olan millet Türklerdir. Bu özelliklere haiz olan başka bir millet bulamazsın iki Türk bir araya geliyor bir dernek kuruyor; 3 Türk bir araya geldi mi devlet kurmaya çalışıyor”

Ben de “Hocam, bu maddelere bir örneği daha olmayan bir madde daha eklemek lazım, o da Türk kadınlarının konumudur” dedim ve düşüncemi şöyle açıkladım: “Ayrımcılık olarak kabul etmeyin ama, Dünya’daki kadınlar bir yanadır, Türk kadınları bir yanadır. Siz bana tarihinde, ulusuna İstiklal Savaşı kazandırmış bir başka ülke kadını gösteremezsiniz. Siz bana, Cumhuriyetten bugüne kadar hak ettiği hâlde, hiçbir şey alamamasına, şiddeti en ağır şekilde yaşamasına ve hâlâ yaşamasına rağmen erkeğine bağlı bir başka ulusun kadınını gösteremezsiniz. ‘Abi’ ve ‘abla’ tanımlamaları başka bir dilde yoktur. Bir kadın kendini güvende hissetmediği bir ortamda orada bulunanlara ‘abi’ dediğinde oradakilerin her biri ona asla kötü gözle bakamaz. Bu maddeleri de araştırma raporuna kaydedin ” Öğretim görevlisinin, söylediklerimi onaylayan bakışını hiç unutamam.

Türkler, 50 yıl sonra Hollanda’da sosyal, siyasi, ticari, eğitim, kültür-sanat ve örgütlenme adına hayatın her alanında yer edinmişlerdir ve hayli başarılıdırlar da. Bunları yaparken de asimile olmadan yapmak ayrı bir başarı ve gururdur. Önümüzdeki dönemde 25 bin üniversite mezunu toplumsal hayata katılacak ve Hollanda’nın yeniden inşasında önemli rol oynayacaklar. Bunun da müsbet bir getirisi olacaktır elbette.

Daha iyi bir konumda olmamız için ne yapmalıyız?
Ucuz işlerle uğraşıyoruz bazen. Bunun da toplumumuzun eğitim seviyesiyle alakalı olduğunu düşünüyorum. Eğitim seviyemiz yükseldikçe yapılmakta olan bazı yanlışlarımız da yok olacaktır. Ve gelecek daha aydınlık ve müreffeh olacaktır, buna inanıyorum.

Biraz empati yapalım ve kendimizi bir Hollandalının yerine koyarak meseleleri değerlendirmeye çalışalım. Bazen kraldan çok kralcı söylemlerle gündeme gelen Aboutaleb örneği var mesela önümüzde. Bir Hollandalı gelse Trabzon’a Belediye Başkanı olsa, ben onun en az benim kadar Trabzonlu, Trabzonsporlu ve Türk olmasını isterdim. Bu gayet normal değil midir? Hollandalıların’ da böyle bir davranış içerisine girmesini ve Aboutaleb’ten böyle hareket etmesini beklemelerini anlamak lazım. Öyle bir hakları vardır, diye düşünüyorum.

Hollanda’nın siyasi iklimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hollanda’nın izlediği yabancılar, göç ve mülteci politikasını beğenmiyorum. Demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının beşiği olarak bilinen Avrupa ülkeleri sığınmacı/mülteci sayısını 10 veya 20 binlerde sınırlarken beğenmedikleri ve sürekli bu alandaki eksiklikleri olduğunu söyleyerek eleştirdiği Türkiye’nin 3 milyon civarında mülteciye kucak açtığını şaşkınlıkla izliyorlar. Kimin daha demokrat, kimin daha insan haklarına saygılı ve kimin daha hakkaniyet ölçüsünde hareket ettiği ortada “Benim teröristim senin teröristinden iyidir” mantığıyla hareket edildiği sürece mülteci politikasının hakkaniyetli bir şekilde yürütüldüğünü kimse iddia edemez. Adam, düşmanına silah çekene kucak açarken, kendine silah çektiği iddiasıyla bir diğerine kapıyı kapatıyor. Böyle bir mülteci politikası olamaz.

Hollanda, haklarımızı almak için bir mücadeleye girmiş gibi gözüküyor…
Hollanda ile Türkiye arasında yapılan Sosyal Güvenlik Antlaşmasının başka bir örneği yoktur. Şimdi bu antlaşmayı feshetmenin yollarını arıyor Hollanda. Bence Hollanda, Türkiye’den gelen işçilerin birkaç yıl içerisinde geri döneceği düşüncesiyle, Türkleri Hollandalılarla eşit haklara sahip hâle getiren bir antlaşmaya imza attılar ama çok pişmanlar. Baktılar ki, Türkler geldiler ve gitmiyorlar; burada çok bir masraf etmiyorlar. Her şeyini ikinci elden ve çöpten temin ediyorlar, yatırımlarını da Türkiye’ye yapıyorlar, bunu önlemek yatırımların yönünü Hollanda’ya çevirmek için aile birleşiminin yolunu açtılar. Bu plan da ters tepti. Önce bir kişi çalışıyordu şimdi evde eli iş tutan herkes çalışıyordu ama yatırımlar yine memlekete yapılıyordu. İşte bu yanlışlar, yeni yanlışlara kapı araladı ve kovmak için 45, 55 yaş yasalarını çıkardı. Sonra ondan da vazgeçti. Diğer ülkelerden gelen işçiler için yapılan antlaşma bir köle sözleşmesi gibidir. Avrupa Birliği ’de Türkiye’den gelenleri ayrı bir statüyle değerlendiriyor. Bu sözleşme büyük ve önemli bir kazanımdır.

Yaşadıklarınızdan yola çıkarak gelecek kuşağa neler tavsiye dersiniz?
Her şeyden önce kişi nerede yaşamak istediğine önce bir karar vermelidir. Türkiye’yi sevebilirsin ama burada yaşıyorsan kafan ve kalbinle burada olacaksın.
2008 yılında, HOTİAD Başkanlığım döneminde arkadaşlarla “Türklerin ve diğerlerinin Hollanda’ya katma değeri nedir?” başlıklı bir araştırma yapmıştık. Çıkan sonuç, Türklerin katma değerinin diğer göçmen grupları ve Hollandalılardan kat kat fazla olduğunu ortaya koymuştu. Bir Türk, Hollanda’ya 2.3 oranında katkı sunarken diğerlerinin ortalaması 1.8’de kalmıştı. Zamanın Ekonomi Bakanı Brinkhorst ile bir toplantıda bu araştırma sonucun paylaşınca, “Sayın Soytürk, siz bizim bu durumu bilmediğimizi mi sanıyorsunuz?” diye bilenen bir gerçeği teyit etmişti.

HOTİAD’ı anlatır mısınız biraz, nasıl doğdu?
Hollanda genelinde Türkiye insanının bir araya gelerek kurduğu 2000 dernekten bahsediliyor. Bu dernekler içerisinde temsil edilmeyen bir grup vardı , o grup da, 20 milyon Euro ve üstü ciroları olan ‘üst düzey işadamları’ idi.

Birbirlerini tanımayan, sorunlarını ilgili mercilere ulaştıramayan, çözüm bulamayan; ciroları milyonları bulsa da sosyal hayatları sıfırlanan bu insanların da bir çatı altında toplanılması gerektiği üzerinde teklifler, çağrılar aldık.

İlk toplantımız Delft’te bir otelde yapıldı ve ben o toplantıda bir tek İlhan Döne’yi tanıyordum. Düşünebiliyor musunuz, içerisinde bulunduğumuz acınası durumu? Birkaç toplantı sonrası bazı ön araştırma, analiz ve tahliller yapması için bir çalışma grubu oluşturduk. O çalışma grubuna başkan olarak beni uygun gördüler. Uzun bir çalışmanın ardından, 2004 yılında yapıyı oluşturduktan sonra da dernek başkanı olarak bizim adımızı öne sürdüler ve Vlaardingen’de Delta Otel’de görkemli bir programla HOTİAD’ın resmi olarak hizmete başladığını kamuoyuna duyurduk.
Oluşturduğumuz yönetim kurulu çok mükemmel, kapasiteli, donanımlı bir ekipti. Verdikleri büyük mücadele, emek, gece gündüz yapılan büyük fedakârlık ve büyük bir gayretle HOTİAD’ı günümüze taşıdılar. Tüzüğümüz, dikta bir anlayışa zemin hazırlamamak için başkanlığı, 2 + 2 yıllık bir dönem sonrası devretmeyi öngörüyordu.

Her şeyi zamanında yapacaksın ve zamanında bırakacaksın. Zira o makamda oturduğun müddetçe her şey olağan bir hâl alır ve başında bulunduğun kurum kan kaybetmeye başlar. Heyecanınız tükenir, bu da kurumunuzu tüketir. HOTİAD’ın beni aştığını gördüm. Denetleme kuruluna giderek olağan genel kurul isteğimi ilettim. Bu durumun da herkese örnek olmasını istedim. Zira her şey güzel giderken başkanlığı devretmek pek yaşanmış bir vakıa değildi. Bu durumun, şahsıma fayda verse de kuruma zarar vereceğini bildiğim için, HOTİAD’ın zirvede olduğu bir dönemde kurumu sekteye uğratmamak düşüncesiyle başkanlık görevimi hiç tereddüt etmeden bir başka arkadaşa tevdi ettim.

Yönetim kurulu kararı ve onayıyla ben, 2 artı 2 ve artı 1 yıl başkanlık görevinde bulundum. O dönemde canla başla çalışan çok fedakâr bir ekibimiz vardı, bugün de aynı ruh ve heyecanla harekete eden bir birlikteliği görmek beni son derece mutlu ediyor. Geçen gün ödül töreninde o muhteşem tabloyu gördük.

Başarınızın sırrı nedir?
Şansınız olacak. İstekli, azimli, istikrarlı olacaksın. Konjonktürel yapıya uygun çalışacaksın; yani yeniliğe açık olacaksın. Yenilikleri ilk kullananlardanım. Bu konuda, Türkler arasında hep ön saflarda yer aldım.

Hayattan ne öğrendiniz?
Hayatın çok kısa olduğunu öğrendim. Geçmişte fındık kabuğunu doldurmayacak şeyler için üzüldüğüme yanarım. Hayat çok kısa üzülmeye zaman yok.

 

KISA KISA

  • Okumaya fırsatım olduğu zamanlarda tarihî eserleri okurum.
  • Gençlik dönemimizde arabesk revaçtaydı ama ben o tarz müziğe karşı hiç ilgi duymadım. Milliyetçi bir düşünceye sahiptim amma bizim zamanımızda Barış Manço ve Cem Karaca müzik noktasında benim tercihimdi. Halk ve sanat müziğini de büyük bir zevk ve keyifle dinlerim.
  • İnsanların samimi olmasını çok önemserim. Açık sözlülük ve samimiyet ararım. Yalandan, hileden, desiseden…
  • Elimdekilerle yetinmeyi bilmekten, insanlara hürmet ve ikram etmekten mutlu olurum.
  • Haksızlığa uğrayanların durumu beni üzer…Özellikle Türk kadınının hak etmediği yerde olması.
  • Dürüstlük, samimiyet ve insan sevgisi hayatımın merkezinde…

Mini bir tavsiye…
En küçük güzel şeyleri doya doya yaşayın. En kötü ve olumsuz şeyleri de hemen unutun. Hayat o kadar kısa ki, üzülmeye vakit yoktur. Hayatta mutlu olmanın sırrı budur.

RÖPORTAJ: ZEYNEL-ABİDİN KILIÇ




Yorumunuz...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!