Mütercim Nizamettin Yiğit: Ne yaparsan yap, bir planın olsun

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
İnsanlar zaman zaman kaderleri üzere daha iyi fırsatları yakalar ve diğerleri ona ‘şanslı’ der. Ben ise doğuştan şanslıyım. Zira dünyanın güzel yerleri arasında en güzeli olan, Türkiye’de yeşil Malatya’nın Hekimhan ilçesinin güzel ve şirin bir kasabasında Kocaözü beldesinde 1969 yılında doğmuşum. Ailemiz özellikle kayısı çiftçisi bir aile, ben ise ikinci çocuğu olarak doğmuşum. Köyümüz 1570-75 yılları arasında kurulmuş bir köy ve büyük dedelerim, yani ailemiz, köyün kurucu ailesi. Ben 12’ci nesilden biriyim. Bütün soy zincirimi isimleriyle biliyorum. Bugün bu köyün büyük kısmını akraba olarak adlandırmak mümkün. Fırsat buldukça bütün köyün soyağacı üzerinde çalışıyorum.
Anne tarafım aynı ilçenin başka bir köyünden köken olarak da Kürt bir aileden. Kimileri bir ayrıştırma gayreti içinde olsa da biz tam da Türkiye’nin fotoğrafı gibiyiz. Birarada ve her iki kültürle de mutluyuz.
Henüz 1 yaşını tamamlamadan babam Malatya’ya taşınmış. Ondan sonra hep Malatya’dayız. Yurt dışına çıkıncaya kadar geçen sürenin hemen tamamı Malatya’da geçti. Dört erkek kardeşiz. Ağabeyim kimyager, küçük kardeşlerimin ikisi de doktor ben ise farklı okullardan sonra Fen Fakültesi’nde biyoloji okudum.Biyoloğum. Branşımdaki insanlar arasından yapılan seçmeleri iki defa başarıyla geçtim. Öğretmenlik yaptım, lisansüstü eğitime Türkiye’de başlayıp ABD’de devam ettim.

Hollanda’ya bir umutla gelmedim. Bir süre denemek için geldik. Deneme devam ediyor. Bulunduğum yerlerde sevgiden bulunmadım, ayrıldığım yerden de nefret etmedim. Eğer sevgiden dolayı bir yere gidecek olsaydım, ya İstanbul’a ya köyüme giderdim sanıyorum. Ancak, hayat insanın önünde bazen bir karar vermeyi gerektiren seçenekler sunuyor. Sonra o tercihinize sadık olmanız, ne yapıyorsanız o yaptığınızda gayret ve sebat göstermeniz gerekiyor.

Erken çocukluğum hep akrabalar arasında geçti. Hiç başkalarıyla oynamazdık. 68 tane kuzen veya kuzenlerin çocukları bir aradaydık. Bayramlarda cıvıl cıvıl olurduk. Sokakta da olsa, okulda oynasak da eve geldiğimizde başkalarıyla oynamamız gerekmezdi. Yani mutlakaoynayacak birini bulurduk. Neden dışarıdan biriyle oynayalım ki? O yıllarda babam okumayı askerde öğrenen biri, annem ise ümmiydi.İmam Hatip Lisesi’nde ortaokulu okuduğum yıllarda, babam da akşam ortaokuluna dört yıl her gün devam etti ve ortaokulu birlikte bitirdik. Birkaç dönem babam da ben de teşekkür belgesi almıştık. Babamın bu gayreti bize de güç veriyordu. Liseyi Türkiye’nin ilk Endüstri Meslek Liselerinden biri olan Şehit Kemal Özalper Endüstri Meslek Lisesinde okudum. O yıllarda bir zanaat edinmek hedefti.O nedenle bu okullara “Sanat Okulu” derlerdi.

Ortaokul yıllarından itibaren yazları köye gider, yazı dedemizle (Ali Yiğit 1900-2001 yılları arasında yaşadı) geçirirdik. Dedemle bir dede torundan ziyade birer arkadaştık. Üniversite biyoloji bölümünde biyoteknoloji dersi alırken biyoloji ilmi kurallarına göre en iyi yoğurt mayalama yöntemi olarak okuduğumuz yöntemi, ben 12 yaşındayken dedemden öğrenmiş olduğumu görünce şaşırmıştım. Zira o biyoloji veya biyoteknoloji bilmezdi. Ama tabiatı, bitkiyi, hayvanı, özünden tanıyan, bilgili, dağarcığı dolu biriydi. Böyle dolu dolu geçen hatıraları, geçen zamanı hep sevdiğim yıllar olarak görüyorum. Evliyim. Üç kızım var. Kızlarımı göremeden geçen gün bana dar gelir.

Hollanda yolculuğu nasıl başladı?
ABD’de lisansüstü öğrenciyken, seferlerden birinde şimdi eşim olan Neşe Hanım’la tanıştık. 1998 yılında da evlendik. 2003 yılına kadar ABD’de yaşadık. 2002’de büyük kızım doğduktan sonra Amerika’dan Türkiye’ye kesin dönüş yaptık. Kızımın doğumundan sonra, onun orada yaşayacağı kültürel boşluğu fark ederek Amerika’dan ayrıldık.Yaklaşık 7 ay gibi bir süre Malatya’da kaldık. Ardından da Rotterdam’a geldik. 2003 yılı sonundan beri Hollanda’dayız.
11 yıldır Hollanda’dasınız. Ne umdunuz, ne buldunuz? Nasıl bir ülke olarak zihninize kazıldı? Sosyal, kültürel, siyasi, ekonomik durumu ve duruşuyla, 11 yılı değerlendirdiğinizde nasıl bir tablo çıkar ortaya?
Hollanda’ya bir umutla gelmedim. Bir süre denemek için geldik. Deneme devam ediyor. Bulunduğum yerlerde sevgiden bulunmadım, ayrıldığım yerden de nefret etmedim. Eğer sevgiden dolayı bir yere gidecek olsaydım, ya İstanbul’a ya köyüme giderdim sanıyorum.  Ancak, hayat insanın önünde bazen bir karar vermeyi gerektiren seçenekler sunuyor. Sonra o tercihinize sadık olmanız, ne yapıyorsanız o yaptığınızda gayret ve sebat göstermeniz gerekiyor.
Hollanda’ya ilişkin gözlemlerim var tabi. Hep bulutlu, kapalı iklimi olan bir yer. Bu kapalı iklim insanların mizacına da yansımış. Amerika’da insanlar, iş dünyası daha açık ve daha sıcak. “Yabancı” kavramını burada bir şekilde biraz daha fazla hissediyorsunuz.  Ne kadar yabancılığımızı hissedersek hissedelim, yine de Hollanda ile veya buradaki işletmelerle iş yapmak kolay. Ama memleketimizde durum daha farklı. Duygusal tarafımız ağır basıyor. Bunun olumlu tarafları var. Dünyanın en misafirperver toplumuyuz.

Geçmişte şartlar zor olsa da babalarımız ve dedelerimiz daha sıcak sosyal ortamlarda, itimat ve güvenin, güvenliğin en iyi olduğu ortamlarda yaşadılar. Modernizm içimizdeki duyguyu somutlaştırdı ve o duygu artık içimizi ısıtmaz oldu. Dolaylı olarak bunun etkisini işimizde, ailemizde ve çevremizde hissettik. Bugün iş dünyasında kendi vatandaşlarımızla daha fazla sorun çıkma potansiyeli mevcut.

En tembel, en üşengeç, en gevşek Türk olmakta bir marifet yok.

Bu izlenimler ışığında değerlendirdiğinizde yarım asrı burada tüketen toplumumuzu nasıl bir gelecek bekliyor?
Günümüz dünyasında egemen kültür batı kültürüdür. Batı gündelik yaşamının batı insanına kazandırdığı şey, planlı olmalarıdır. Bir planı olmak batılılar için çok önemli. Başarılarının da sırrı burada. Aslında bizde olması gereken bir özellik. Bizde de var aslında. Nasreddin Hoca’nın meşhur bir kıssası var, bilirsiniz.  Hoca merkebinin üzerinde eşyalarını taşıdığı heybesini kaybeder. Etrafındakilere sorar, bulamaz. Kızar ve “Hele heybem bir bulunmasın ben ne yapacağımı biliyorum” der. Köylü korkusundan Hocayla birlikte arar ve sonunda heybe bulunur Hocamız ise mutlu. Dayanamazlar, merak eder ve sorarlar:
“Yahu Hoca, bize kızdın payladın, ben yapacağımı biliyorum dedin. Eğer bulunmasaydı ne yapacaktın?”
Hocanın cevabı, tam da biz bir yol haritası çizecek cinsten:
-“Ne yapayım, evdeki eski kilimi kesip heybe yapacaktım” der.

Biz asırlardır buna gülüyoruz. Halbuki Nasreddin Hoca klasik yönetim unsurlarından birini uyguluyor. Bir planı olmak. Ne yaparsan yap, bir planın olsun. Bu noktadan baktığımızda 40 veya 50 yıldır burada olan Türkler’in bir planı yok.
Bu plansızlık devam edecek olursa Avrupa’daki Türk nüfusu, rüzgâr önündeki yaprak gibi, rüzgâr ne yönde eserse o tarafa gider. O zaman da bir hedefe ulaşılması için rüzgârın doğru istikamette, yeterince uzun süre esmesi gerekir ki, tamamen şansa kalmış olur.

IMG_3842

Devletin vatandaşına sahip çıkmaması bu olumsuzlukta bir etken mi?
Burada bir denge kurmamız lazım. Devlet dediğimiz unsurun halkına karşı sorumlulukları vardır. Aynı şekilde o insanlardan beklentileri yani hakları da vardır. Hukuka uygun olarak o devlet hudutları içerisinde olan, o ülke vatandaşı olmayanlar başkaları da bu hak ve sorumluluklardan yine hukuk nispetinde faydalanır, faydalanmalıdır. Ama devlet mutfakta yemek yapan bir hizmetçi değildir. Sabah gelip iş yerinizi sizin için açmaz, siz istirahat etmezseniz sizin yerinize birini işe göndermez. Hukuk sınırları dâhilinde yaptıklarınıza da karışmaz. Türkiye’de 12 Eylül döneminde biz aklımız yeni eriyordu. Büyük ekonomik ve ekonomik olmayan badireler atlattı Türkiye. Kişi başına millî gelir 1200 dolarlardan bugün 11 bin dolara çıktı. Toplu iğne, küçük büyük çiviyi, kurşun kalemi dahi dışarıdan alan Türkiye’den kendi helikopterini üretebilen bir Türkiye’ye kavuştuk. Şehit diplomatını günlerce vatanına getirecek fizikî imkanları olmayan Türkiye’den, afetlerden etkilenmesin diye gezmeye giden vatandaşlarımızı bile aynı gün dünyanın uzak köşelerinden Türkiye’ye getirilebiliyor devletimiz. Bunları görmemiz lazım.

Türklerin, Hollanda’da çok güçlü bir örgütlenme yapısı var. Bu farklılığı ve onların çalışma metodunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bu söylediğinizi bir potansiyel olarak algılıyorum. Türklerin Avrupa’da güçlü bir yapısı yok. Güçlü olabilme potansiyelimiz var. Bu potansiyel zaman zaman ivmelenebiliyor ama tamamen dört başı mamur biristikrara asla erişmiş değil.
Bunu söylerken yine de birinci ve ikinci neslin çalışmalarını, geride bıraktığı kurum ve kuruluşları görmezlikten gelmek, onların emeklerine değer vermemek gibi bir amacım yok. Ben potansiyelin iyi kullanılamadığına işaret etmek istiyorum.

Gözlemlerinizden yola çıkarak buradaki vatandaşlara neler söylemek istersiniz?
Hollanda’da yaşayan Türk veya Türk soylu yeni nesillerde okumaya, tahsil etmeye karşı bir ilgisizlik var. Bu dolaylı olarak kendi verimliliklerini de etkiliyor. Sabah kalkıp okula giderkenheyecanla kalkıp gidilmedikçe, okuldan da verim almak mümkün değil tahsilden de. Bunu işe giderken de aynı şekilde heyecan duymuyorsak o işten de verimlilik alamayız şeklinde anlayabiliriz.
Türkler olarak eskilerden, tarihte “Türk gibi kuvvetli, Türk gibi cesur” denilmesinden hep mutluluk duyuyor olabiliriz. Bunu bu devirde de yapmamız, doğruluğumuzla, işimiz, eğitimimiz ve yaşadığımız topluma olumlu katkılarda bulunuşumuzdan da heyecan duymamız lazım. En tembel, en üşengeç, en gevşek Türk olmakta bir marifet yok.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
Dolu dolu.. Bütün çocuklar gibi zaman zaman yaramaz, belki biraz afacan.

Nasıl bir aileden geliyorsunuz?
Anadolu ailesi. Büyükleri büyük, küçükleri küçük bilen, seven bir aile ortamı.

Nasıl bir ortamda büyüdünüz?
Mutlu, ancak Türkiye şartlarında ekonomik ve siyasî dalgalanmaların ortasında yokluk, acılar, mutluluk karışık bir şekilde.

IMG_3848

Rol modeliniz var mıydı?
“Oğlum, Allah buğdayın karnını yarık yaratmış ki paylaşalım ve hak geçmesin” sözünü bana öğreten dedem Ali Yiğit, çocukluğumuzda okur yazar olmayan ama okumayı 50 yaşına doğru öğrenen, çocuklarının, doktorası dâhil bütün eğitimi boyunca, bütün sınavlarını, geçtiği veya kaldığı dersleri takip eden, sınava hazırlayan, istirahatimizi bile belirleyen, mütemadiyen hepsinin eğitim sürecinin âdeta bir parçası olabilen annem, askerde öğrendiği alfabeden sonra ilkokulu dışarıdan bitirip, ortaokul ve liseyi okuyup çocuklarının yetişmesi için kapasitesinin yüzde 500’ünü yapan bir baba olarak babam, bir ayağı sakat olduğu ve tıbben yüzde80 iş göremez olması gerektiği hâlde engellilik durumunu da unutup at arabacılık yaparak ailesine bakıp çocuklarını en iyi şekilde yetiştiren dayım, ilkokul öğretmenim Hatice İpek, ‘insanları gördüğünüzde tebessüm edemiyorsanız Müslümanlığı yaşamıyorsunuz’ deyip sürekli gülümseyen gençlik dostum Abdülhamit abi, daha sayamadığım birçok rol modelim var. Onları tanımaktan, onların yakınında olmaktan hep mutluluk ve varlıklarıyla hep onur duydum. O yüzden şanslıyım. Kaybettiklerimizin de eksikliklerini hep hissediyorum.

Hayatınızın merkezine neleri koydunuz?
Müslüman birisi olarak, çocuklarım ve dostlarımla başkalarının hak ve hukuklarına geçmeden yaşamak.

Neleri okur, neler dinler, neleri seyredersiniz?
Eskiden daha fazla okurdum. Tercüme işinde yoğunlaştıktan sonra, günlük çok fazla metinle haşır neşir olduğumdan okuma ilgim azalıyor. Yine de gündemi, araştırmaları, merak ettiğim konuları, hobilerime dair bilgileri araştırıp okumayı severim. Son yıllarda daha çok dijital ortamdan okuyorum. Kendi çapımda aşçılığım da var. Bir yemek tarifi görsem mutlak göz gezdiririm. Güzel şiir görsem mutlak okurum. Eskiden güzel bulduğum şiirleri ezberlerdim. Ne yazık ki ezberlemek her gün biraz daha zorlaşıyor. Güzel müziği dinlerim. Bu caz da olabilir, klasik müzik de olabilir. Ama benim gönlüm hep türkülerdedir. Malatya, Türkiye’mizin türkü birikimine en fazla türkü vermiş bir bölgedir. Malatya türküleri, Arguvan türküleri farklı havalar olsa da en sevdiğim müziktir. İzleyici yönüm fazla değildir. Eski veya yeni Türk edebiyatını severim. Özellikle de şiirleri. Kendi şiirlerim de var.

Hayatta neyi önemsersiniz?
Çocuklarım ve ailem çok önemlidir. Ayrıca, başkasının hakkını yememeyi çok önemserim.

Yaptığınız işle alakalı biraz bilgi verebilir misiniz?
Yüksek eğitimde genel biyoloji okudum. Sonra Türkiye’de tatlı su biyolojisive ABD de mikrobiyoloji ve bilgisayarlı biyoloji denilebilecek alanlarda devam ettim.
Avrupa’ya geldiğimizde yaptığım birçok iş başvurusuna görüşmeye bile davet edilmedim. Bu başvurular sırasında 1 yıldan fazla zaman geçti. Bu arada Hollandaca kursuna devam ettim ve kursu tamamladım.İnternetten iş başvurusu yaparken bir yandan da yatırım gerektirmediği, başlıca sermayesi bilgimiz ve kendi yeteneğimiz olduğu için tercüme piyasasında iş, daha doğrusu serbest çalışabileceğim proje aradım.2 hafta sürecek işi 5 günde teslim ettikten sonra 2005 yılı boyunca düzenli iş aldığım tercümanlık sektörüne girmiş oldum. 2005 yılında Erasmus Üniversitesi İşletme Fakültesinde işletme lisans ve bilgi yönetimi alanında yüksek lisans derecesi olan eşim, belediyede analist olarak çalışıyordu. Ancak benim aldığım çeviri projeleri arttığından artık ikinci kişiye ihtiyaç vardı. 2006 yılı baharında eşim de evden serbest çalışmaya başladı.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *