PİRİNÇ HAVAN

Mutfağımın hala özel bir yerinde duran bu havan, benim için manevi değeri paha biçilmez bir hatıradır. Medrese Hocası olan Ali Rıza dedem, vefat ettikten sonra anneanneme maaş bağlanmış. Anneannem de, “torunlarıma benden yadigar kalsın,” diye bankadan parası çekildiğinde, her defasında sırayla dört evlâdına verirmiş. Anneme verirken de “çocuklara öyle bir şey al ki, evladiyelik olsun,” demiş…

Annem rahmetli evleneceğimde, anneannemin de vasiyeti üzerine işte bu pirinç havanı almıştı. Ona göre altı evladının da çeyizinde olmazsa olmazıydı. Ablalarımın zamanında mutfaktaki yeri önemli bir eşyaydı ve bu yüzden almasını anlayabiliyordum. Fakat ben ve kardeşlerim zamanında teknoloji ilerlemiş, havanın yerini elektrikli mutfak aletleri almıştı.

Bu düşünce ile anneme: ” Nasılsa aynı, hatta daha fazla işlevi olan diğer aleti aldın, bu havana gerek var mı?” dediğimde bana ne cevap vermişti biliyor musunuz? “Bu sembolik bir hediye. Ablalarına da söylediğim gibi mutfağında görebileceğin bir yerde durmalı. Çünkü her görüşünde sana asıl amacını anlatacak! Evliliğin, mutluluğun ve bundan sonraki yaşantın hakkında yol gösterecek.” Demişti.

Ben şaşkın bir şekilde havan ve yaşantım arasında nasıl bir bağlantı olabilir düşüncesiyle boğuşurken “Havanda su dövmek deyimini duydun mu hiç?” Sorusu beni iyice işin içinden çıkamaz hale getirmişti. “Evet biliyorum. Sonuç alamayacağını bildiğin hâlde aynı işi yapmak. Boşa çalışmak anlamına gelen bir deyim.” Cevabını verince annem ellerimi ellerinin içine alarak, gözlerimin ta derinlerine inerek, şefkat dolu ses tonuyla konuşmasına devam etmişti. “Bu havan sana sabrı ve mücadeleyi hatırlatacak.

Yeri geldiğinde havanda su dövdüm sanacaksın ama öyle olmadığını bir süre sonra göreceksin. Sen emek verdikçe yuvanızı mutluluğun rayihası saracak. Unutma ki, en tatlı su taşların arasında oraya buraya çarparak, süzülerek gelen sudur. Bazı güzelliklerin bir takım zorluk ve sabırdan sonra geldigini yaşamadan göremezsin. Nasıl ki beğenerek, deneyerek aldığın bir ayakkabı ilk etapta ayağını sıktı, canını acıttı diye geri vermeyip, giymeye devam edersin ve bilirsin ki, birkaç kez giydikten sonra sıkıntıların yok olacağını.

Evlilik te işte böyledir. Farklı karakterlere sahip iki insan bir çatı altında yaşamaya başlayacak ve elbette alışma sürecinde de bir takım zorluklar olacaktır. Şunu aklından sakın çıkartma kızım! Huzurun örgüsü emektir. Eğer aynı sorunları tekrar tekrar yaşıyorsan, henüz alamadığın dersler, gözünden kaçırdığın noktalar var demektir. Ne olduğunu pes etmeden bul ve dersini al ki, kısır döngü değişsin…” demişti.

Evet, hayat yolunda pusulamız olan, bizi biz yapan, yarınımızı kurmamıza yardımcı olan, hep yanımızda, arkamızda duran anne ve babalarımızın, kulağımıza küpe olsun istedikleri, devam gücü veren öğütleri vardır. Montaigne’nin, “Bazen iyi bir öğüt bir armağandan daha değerlidir.” dediği gibi bin yaşanıp bir söylenen ve tecrübelerden süzülüp gelen nasihatleri kulak ardı etmemek, dikkate almak gerekir.

Her ne kadar tecrübe etmeden bir şey gerçekten öğrenilebilir mi bilemeyiz ama ileride neler olabileceğine dair yol gösterir, gerektiğinde kalkan olur, ışık tutarlar hayatımıza…


Biliyorum, annemle olan konuşmamda olduğu gibi siz de konunun nereye gideceğini, nasıl bir bağlantı kurulacağını merak ediyorsunuz. O halde fazla uzatmadan konuya hemen giriş yapayım. Son yıllarda (ciddi ve müsamaha gösterilemeyecek durumlar haricinde) boşanmalar o kadar çoğaldı ki! Evlilik denilen kutsal müessese maneviyatını yitirmeye başladı. Oysa ki, hiç kimse “ayrılacağım” diye evlenmemesine rağmen neden bu artış, nerede yanlış yapılıyor? Niçin kimse kendine dönüp, öz eleştiride bulunmuyor ve sebebi karşı tarafta aranıyor?..

Cicim ayları bittikten sonra çiftlerin kendilerinin iyi yönlerini gösterme çabası ve titizliği artık bitmiştir. Evlilik öncesi sergilenen hoşgörüden eser kalmamış, yönetme duygusu öne çıkmıştır. Nezaket ve saygı yerini yavaş yavaş baş kaldırmalara, psikolojik baskılara, zıtlaşmalara, karşı tarafı değiştirme çabalarına ve “ben” demelere bırakmaya başlamıştır. Iki insanın gerçek karekteri artık bütün yalınlığıyla gün yüzündendir. Birbirlerini severken öldürdüklerinin farkında değildirler. “iyi günde-kötü günde, son nefesime kadar,” diye verilen sözler yerini tartışmalara bırakınca, kutsal duvarın çatırdaması da kaçınılmaz olacaktır…

Sıkça karşılaştığımız veya duyduğumuz bu durumun bir çok nedenleri vardır. Ben özellikle ve en önemli etken olan bireyin yetiştirildiği yere, anne baba ocağına ve eğitimine değinmek istiyorum. Çünkü karı-koca ilişkisi ve çocukların yetiştirildiği ortam, onları etkileyecek ve yuva kurdukları zamanda gördüklerini yaşatacaklardır.

Ne yazık ki, nesiller boyu devam eden kendi kültürü içinde mayalanmış, geçmişin esiri olan, erkek hegomanyasının baskın olduğu, tabulaştırılmış anlayışlar ve mânevî hassâsiyetleri zayıflayan birçok anne-baba var. Çoğu aileyi, gücünü psikolojik baskı ve şiddetle kanıtlayan bir baba, korkutulmuş ve sindirilmiş bir anne oluşturuyor. Bu ortamda yetişen bir çocuğun geleceğini görmek ve düşünmek hiçte zor olmasa gerek.

Çocukları yetiştirirken yapılan cinsiyet ayrımı, içinde yaşadığımız toplumun kültürü maalesef mutsuzlukla biten bir evliliğe sebebiyet verebiliyor. Yanlış davranışlara bir de evlenecek evlâtlarına evvelâ sevgi, saygı, sabır-sebat ve fedâkârlık fazîletlerini tavsiye etmek yerine: “Aman ha kendini ezdirme, sana bir şey söylerlerse sakın altta kalma. Biz seni sokakta bulmadık, bugünleri yaşayasın diye büyütmedik, bırak gel. Ben yaşamadım aman sen yaşa. Çünkü sen en iyilerine layıksın. Eşinin iki kaşığı varsa birini kır, her sırrını verme, ailenin reisi sensin, yönetim elinde olmalı vs.” Gibi sözüm ona nasihatlerde bulunarak onların istikbaldeki mutlu günlerine zehir saçabilmektedirler.

Doğru bildikleri yanlışları direterek, farkında veya değil bir çeşit geçmişin intikamını alma güdümündedirler. Daha yolun başında gönülleri menfî şartlanmalarla dolduran bu nevî telkinler, âile müessesesinin hayat bulması yerine, bilâkis târumâr olmasına sebebiyet verebilmektedir. Farkında olmadan doldurulan beyinler ve önyargılar sayesinde aile olmalarına imkan tanınmayacaktır.

Sevgiye dayalı bir ilişki hissetmeyen, görmeyen çocuk hasarlı duygularla büyüyecektir. Günümüzde artan geçimsizlik, hırçınlık, rûhî bunalım, psikolojik baskı ve boşanmaların bir sebebini de, bu ve benzeri nasihatlerin ve yetiştirildiği ortamın şuuraltında bıraktığı izlerde aramak gerekir. “Biz senin arkandayız” diyerek yanlış yerde duran anne babadan güç bulan gençlerimiz en ufak sıkıntıya gelemiyor. Fazla öz güvenli olup, ekonomik özgürlüğüne güvenip, karısına kızınca, kocası ile tartışanca soluğu baba evinde alıyor ve incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle boşanmaya karar veriliyor. Dolayısıyla üzücü sonuçlara hep birlikte katlanmak zorunda kalınıyor.


Yukarıda da değindiğim gibi anne babanın nasihatleri, evliliği yaşayışları ve bakış açıları çok önemlidir. Evlâtlar, anne-babaların kendilerinden sonra devam eden parçalarıdır. Bu yüzden, onların hayatları boyunca mutlu ve huzurlu olmalarını arzu ederiz. Şefkat ve merhamet kanatlarıyla etraflarında âdeta pervâne oluruz.

Büyüyüp evlenecek yaşa geldikleri zaman, onların saâdetlerinin ömür boyu sürmesi ümidiyle, yaşadığığımız tecrübelerden hareket ederek bir takım nasihatlerde bulunmak zorundayız. Hiç bir anne-baba geçmişine dayanarak çocuklarına yaptığı kötülükleri haklı duruma getirmemelidir. Aldığımız terbiye, sahip olduğumuz edep, görgü ve ahlâkî seviyeye göre kendimizce en güzel yolu göstermeye çalışmalıyız. Çünkü doğup büyüdüğü âile ocağından ayrılıp, yeni bir yuva kuracak olan çocuklarımıza yapılacak nasihatler, o yuvanın huzur içinde devâmını temin eden temel taşları olacaktır.

Annem rahmetlinin sıkça söylediği, “görgülü kuşlar gördüğünü işler,” atasözünde de olduğu gibi anne-babalar, yaşayış ve davranış şekliyle rol model teşkil ettiklerini unutmamalıdır. Bu yüzden ebeveyn olmadan önce kendimizi eğitmeli ve iyi bir eş olmayı öğrenmeliyiz. Birbirlerine saygı, sevgi ve sıcak bir iletişimle bağlı olan sağlıklı bir ailede yetişen çocuklar sakin, huzurlu, coşkulu, dengeli bir kişilik kazanacaktır. Dolayısıyla ayrıldıkları âile ocağının sıcaklığının bir benzerini yaparak, hâl ve yaşayışlarını aynı karakterle, kendi yuvalarında da devâm ettirme olasılığı yüksek olacaktır.


Bir çocuğun yetişmesi ve topluma sağlıklı bir birey olarak kazandırılmasında babanın emeğini ve katkılarını göz ardı edemeyiz. Fakat şu da bir gerçek ki, evlat annenin eseridir. O yüzden özellikle bir anne, cinsiyet ayırdımı yapmadan çocuklarının maddi çeyizinden önce, gönül bohçasını güzel ve faydalı nasihatlerle doldurmalıdır. “Yuvayı dişi kuş yapar,” deyiminden yola çıkar ve özellikle son yıllarda kadına yönelik şiddetleri de göz önünde tutarsak, erkek çocuklarımızı yetiştirmede ve nasihatlerde daha özenli olmalıyız. Evlatlarımıza sabretmeyi, fevri davranmamayı, idare etmeyi, merhameti, hoşgörüyü, kanaatkar olmayı, en ufak bir fırtınada gemiyi terketmemesi gerektiği öğütlenmelidir.

Hatalı olduğunda kabul etmeyi, haklı olduğunda da susması gerektiği söylenmelidir. Asla kin tutmamayı, affetmeyi, önemli konuları rahatlıkla konuşup tartışabileceğini, yapılmasından hoşlanmadığı olayları, kendisinin de yapmaması gerektiği anlatılmalıdır. Sevgi sözleri ve iltifatlar söylemenin ilişki bankasındaki en önemli yatırım olduğu vurgulanmalıdır.

Hele hele saygının önemi öğretilmelidir. Çünkü ne kadar saygı ve hürmet gösterilirse sevgi o kadar kuvvetli kök salacaktır. Bertrand Russell, evlilikte saygının önemini şu sözleriyle çok güzel vurgulamıştır: “İyi bir evliliğin özü eşlerin birbirinin kişiliğine saygı göstermeleridir. Buna şu fiziksel zihni ve manevi derin samimiyet katılır ki, bu da erkek kadın arasındaki aşkı bütün insani yaşantıların en verimlisi yapar.”

Aynı zamanda çocuklarımıza evlilikte her iki tarafında vazifelerinin olduğu anlatılmalı. Fakat yerine getirirken de vazife olarak görmemelerini, sevildiği ve sevdiği için yapılmasının temel amaç olması gerektiği öğütlenmeli. Nasıl ki insanın sevgiye, şefkate, ilgi ve anlayışa ihtiyacı varsa, “evliliğin” de ihtiyacı olduğu bilinci aşılanmalıdır. Unutmayalım ki, nasihat ve tavsiye bilene hatırlatmak, bilmeyene anlatmaktır ve herkes için de faydalıdır.

Bir evliliği yürütebilmenin, özellikle ilk yıllarının kolay olmadığını biliyoruz. Fakat çok zor olmadığı da aşikar. Henry Boye, evlilik hakkında bakınız ne söylemiş: “Evlilik sandviç gibidir. Içine ne kadar çok şey katarsanız lezzeti o kadar artar.” O halde mutlu bir evlilik için bir tutam özen, bir tutam anlayış, bir tutam saygı ve bolca sevgiyi harmanlarsak göreceğiz ki, ortaya yolunda giden mutlu bir evlilik çıkacaktır.


Unutmayalım ki; düzgün aile topluluğu, toplumda tüm insanlığı düzeltecek güce sahiptir. Bu bilinçle huzurunuz çok, ağzınızın tadı yerinde olsun.
Saygı ve sevgilerimle,




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!