Ahmet Azdural: “Toplumsal sorunların çözümü, bireyin kendini geliştirmesindedir”

IOT Müdürü Ahmet Azdural:

“Toplumsal sorunların çözümü, bireyin kendini geliştirmesindedir”

– Toplumumuz tarafından tanındığınıza inanıyoruz ama kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Aslen Karaman’ın Ermenek ilçesindeniz, ama ben 1960 Konya doğumluyum. ilk, orta ve lise eğitimimi Konya’da tamamladım. Hollanda’ya ilk gelişim 1974 yılında tatil amaçlıydı. Orta okulu bitirdikten sonra, Hollanda’da yaşayan ailemin yanına gezmeye gelmiştim. Aslında o zaman Hollanda’yı hiç beğenmemiştim. Havası kötü, tüm sokaklar ve insanlar birbirine benziyor ve dilini de hiç anlamıyordum. Bir ‘hapishane’ gibi gelmişti bana. Bu nedenle annem, babam ve kardeşim Hollanda’da olmasına rağmen onları geride bırakarak Türkiye’ye döndüm ve orada Lise eğitimimi tamamladım. Türkiye’de çok çalkantılı geçen bir dönemde Üniversite eğitimi almanın can güvenliği açısından sakıncalı olacağı düşüncesiyle ailemin ısrarı üzerine 1978 yılında Hollanda’ya döndüm. Evli ve bir kız çocuğu babasıyım.

_ADN6126İlk geldiğinizde dikkatinizi çeken veya sizi etkileyen neydi?

Hollanda’ya ilk geldiğimde beni en çok etkileyen olay, vatandaşlara yardım etmek amacıyla, insanlarımıza tepeden bakan, küçük bir işlem için bile fahiş ücretler isteyen tercümanlardı. Bunun da etkisi ile çok kısa sürede öğrendiğim kısıtlı Hollandaca ile vatandaşlarımıza ücretsiz yardım etmeye başladım. Bir ara Nijmegen’de, nerede ise haftanın her günü tercümanlık işlerine koşturuyor, diğer yandan da vatandaşlarımızın haklarını daha iyi savunabilmek amacıyla dernekleşme çabalarına destek veriyordum.

Burada, bir parantez açarak kısaca bir olay anlatmak istiyorum: 1980’lerin başında Hollanda Hükûmetinin entegrasyon politikasının temelini kendi benliğini koruyarak uyum sağlamak anlayışı oluşturuyordu. Buradan hareketle, Sivil Toplum Kuruluşlarının bu yöndeki çabalarına destek veriliyordu. Örneğin halk oyunları ekibinin giysileri için belediyeden parasal yardım alabiliyorduk, ancak Hollandaca kursu için kaynak bulamıyorduk.

Aslında konumumuzu daha iyi anlayabilmek için hangi aşamalardan geçerek bugüne geldiğimizi bilmekte fayda var. Hollanda’da bir azınlık toplumun üyesi olarak egemen toplumla ilişkilerde sorunlar yaşayacağımızı, buradaki yaşantımızın öyle hayalini kurduğumuz gibi güllük gülistanlık olmadığını daha 17 yaşımda geldiğim Hollanda’da çok çabuk fark etmiştim. Ama vatandaşlara tercümanlık yapmanın, sorunların çözülmesinde yeterli olmayacağını da görmüştüm. Çoğulcu toplumla azınlıklar arasında ciddi bir gelir farkının olduğunu anlamam da fazla sürmedi. Bu arada bir şeyi daha öğreniyordum. Toplumsal sorunların çözümüne etkili katkıda bulunmanın öncelikli yolunun bireyin kendini geliştirmesinden geçtiğini anlamıştım. Aslında bugün de bana göre bu çok önemli bir konu. Çünkü günümüzün gelişen eğitim düzeyi ve toplum anlayışına uygun olarak, kendisini geliştiremeyen bir kişinin öncelikle kendine sonra da topluma fazla faydası olmaz. Bu nedenle de benim gençlere tavsiyem; ‘topluma bir faydamız olsun’ diyorsanız, önce kendinizi geliştirin.

– Dolu dolu bir yaşamınız oldu, insanlara hizmet götüren kuruluşların en tepesinde görev aldınız. Vicdanen rahat mısınız, sorumluluk ve yükümlülüklerinizi yerine getirdiğinize inanıyor musunuz, daha iyisi olabilirdi dediğiniz oluyor mu ?

Elbette daha iyi şeyler yapabilirdim. İnsanın varlık nedeni sürekli daha iyiyi, daha doğruyu arayarak yaşamı kolaylaştırmak değil mi? Bu bitimsiz sürecin hangi noktasından bakarsanız bakın, sonraki aşama her zaman daha iyi olacaktır.

Babam 2,5 yıl önce vefat etti ve mezar taşında şu yazar; “Sen hayatın boyunca insanlar arasında hiç ayrım yapmadan herkesi sevdin, biz de seni çok sevdik.” İşte benim babamdan öğrendiğim bu insan sevgisidir. Hayatımın hiç bir döneminde insanlar arasında ayrım yapmadım, insanların değişik kültür, etnik ya da herhangi bir şekilde farklılıklarından dolayı ötekileştirmedim, dışlamadım. Mümkün olduğu sürece herkesi olduğu gibi kabullenmeye çalıştım. Bu nedenle de çoğu kesim tarafından her zaman “karşı tarafta” görüldüm. Her zaman emekten yana oldum, emeği ile geçinenlere sevgi ve saygı ile yaklaştım. Ezilenin yanında, baskı ve şiddetin her türlüsünün karşısında oldum. Bu değerlerimde hiçbir zaman seçici davranmamaya çalıştım. Kendimi bildiğimden beri hayatını tamamen toplumsal çalışmalara adamış biri olarak, vicdani sorumluluklarımı yerine getirmeye çalıştığımı düşünüyorum. Hâlen bu çabam devam ediyor, umarım son nefesime kadar da bu mücadeleme devam edebilirim. Bu değerler doğrultusunda bu güne kadar çok sayıda dernek, vakıf ve kuruluşun yönetim kurulunda gönüllü olarak görev aldım ve zaman buldukça bir bölümüne hâlen devam ediyorum. Bunlardan geriye dönüp baktığımda her zaman çok önemsediğim ama daha iyi olabileceğine inandığım konu ise çocuklarımızın eğitimdeki başarısının yükseltilmesi.

foto-Ahmet-Azdural– Medya alanındaki hizmetlerinizden bahseder misiniz, nasıl başladı, nasıl yürütüldü ve nasıl sonuçlandı?

Medyaya olan ilgimi, gençlik dönemimin arayış sürecinde keşfettim. Hollanda’ya geldikten bir yıl sonra 1979 yılında Arnhem Yüksek Teknik Okulunda bilgisayar programcılığı eğitimine başladım. Bilgisayar teknolojisi fazla gelişmemişti ve biz o dönemde okulda, hatırlar mısınız bilmiyorum, delikli ödeme çekleri vardı, onları yapan makinalarla uğraşıyorduk. Daha sonra Driebergen’deki Sosyal Akademide eğitime başladım. Birinci sınıftayken, o dönemde haftada bir kez pazar öğlenleri Hilversum’dan yayınlanan Türkçe radyo programlarının yapımcılığıyla ilgili iş ilanına başvurdum. 1 Ocak 1984 tarihinden itibaren haftada 10 saat ile başladığım işimi o kadar çok seviyordum ki, sorumlu yönetmen Nico Hammelburg’e “diğer programların yapımını da öğrenmek istiyorum ben buraya her gün gelsem, sadece yol paramı ödeyebilir misiniz” diye sordum. O zaman öğrenciyim ve Nijmegen’de oturuyorum, param da fazla yok. Hatta babam da çalışmamı istediği için ondan da fazla para isteyemiyor ve akşamları da bir restoranda bulaşıkçı olarak çalışıyordum. Bu şekilde programcılığı ve özellikle de hâlen devam eden radyo aşkımı keşfettim. Bunun üzerine o dönemde bir yandan Sosyal Akademiyi bitirirken diğer yandan da NOS’un katkılarıyla, Hilversum Medya Akademisinin eğitim bölümlerini takip ediyordum. Daha sonra Hollanda Haber Kanalı Radyo 1’de değişik programların yapım ve sorumluluğunu üstlendim.

Medyada radyo ile başlayan yolculuğum daha sonra televizyon belgeselleri ve programları ile devam etti. Bu arada Hollanda’da yayımlanan dergilerde makaleler yazmaya başladım. Bir yandan da Türk medyası için de programlar hazırlıyordum. Uzun bir süre Hollanda hayatımızdan kesitleri başta TRT radyo ve televizyonu olmak üzere, değişik televizyon kanalı ve gazetelerde gündeme getirdim. Sabah Gazetesi’nde bir süre özellikle Avrupa Birliği’nin birleşme süreci, azınlıklar ve uyum konularında makaleler yazdım.

NPS (eski adı ile NOS) Yayın Kurumundaki reorganizasyon sonucu aralıksız 22 yıl süre ile görev yaptığım radyo programcılığına veda ettim. Ve aynı dönemde 2006 yılından beri çalışmakta olduğum Hollanda’da Türkler İçin Danışma Kurulu’nda müdür olarak göreve başladım. Her zaman toplumsal çalışmaların içinde olmam ve gazeteci olarak kuruluşundan itibaren yakından takip ettiğim IOT’de çalışmak benim için doğal bir geçiş oldu.

azdurall-İzlenimleriniz ışığında değerlendirdiğinizde yarım asrı burada tüketen toplumumuzun durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve Hollanda Türk toplumunu nasıl bir gelecek bekliyor?

Bana göre Hollanda’da yaşayan toplumumuz geride bıraktığımız 50 yıl içerisinde, kendi öz sermayesini en iyi şekilde kullandı, ama yabancı sermayeyi ise aynı şekilde değerlendiremedi. Sermaye derken elbette kültürel sermayeden söz ediyorum. Bazı kültürel değerlerimiz ve kendi aramızdaki sıkı bağların sağladığı avantajlardan en iyi şekilde yararlandığımızı düşünüyorum. Bunun sonuçlarını siyasal katılım ve kamu yönetim organlarında net olarak görebiliyoruz. ikinci Meclis, belediye ve eyalet meclislerinde yer alan Türklerin sayısı, nüfusumuza göre daha yüksek bir düzeyde seyrediyor. Başarının görüldüğü diğer bir alan da girişimciliktir. Diğer gruplarla karşılaştırıldığında Türkler en (genç) girişimci grubu oluşturuyor. Geniş göç perspektifinden baktığımızda, toplumsal değişim süreçleri açısından 50 yıl uzun bir süre değil. Hâlen Hollanda toplumu ile karşılıklı olarak birbirimizi anlama ve kabullenme aşamasındayız ve dönemsel nedenler nedeniyle sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz. Zamanla ilişkilerin normalleşeceğini düşünüyorum.

– Yeni bir plan ve oluşumla mı hareket etmeliyiz?

Hollanda’daki toplumumuzun gelişmesinde eksik olan şey eğitimdir. Çocuklarımızın eğitimdeki başarıları maalesef diğer grupların gerisinde seyrediyor. Her ne kadar genel anlamda iyiye doğru gelişiyor ise de çocuklarımızın eğitim başarılarının daha iyi olabileceğine inanıyorum. Hollanda eğitim sisteminden kaynaklanan bir çok soruna rağmen, çocuklarımızın eğitimdeki fırsatlardan daha iyi yararlanabilmeleri, başarılarını daha üst seviyeye çıkarabilmek amacıyla eğitim hakkına sahip çıkmamız gerekiyor. Sorumluları önlem almaya teşvik etmemiz önemli. Bu kapsamda topyekûn bir seferberlik başlatmalıyız. Başta anne ve babalar olmak üzere, STK’lar, dernek, vakıf, cami katkıda bulunabilecek herkesin harekete geçmesi gerekiyor. Herkes kendi üzerine düşeni yapmalı. Okul söz hakkı organlarında yer alarak çocuklarımızın haklarını kollamalı, çıkarlarını savunmalıyız. Hollanda eğitim sisteminde her gün bin bir türlü sorunla uğraşan, anne ve babalarına söyleyemedikleri ayrımcı davranış ve uygulamalara maruz kalan çocuklarımızın desteğimize büyük ihtiyaçları var. Onları yalnız bırakmayalım, en değerli hazinemize daha iyi sahip çıkmalıyız.

– Hollanda’daki Türklerin vizyon belgesi olmalı mı?

Hollanda’daki toplumun her kesimin asgari müşterekler üzerinde anlaşabileceği bir vizyonun, geleceğimizi öngörebilmek, mevcut potansiyelimizi iyi değerlendirebilmek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelerek oluşturdukları IOT, 30 yıldır ortak bir amaç etrafında bir araya gelmeyi ve faaliyetler düzenlemeyi başarmıştır ve bu anlamda güzel bir örnek oluşturmaktadır. Bana göre bizler artık Hollanda’ya kök saldık, burada kalıcı ve bu toplumun ayrılmaz bir parçasıyız. Bundan sonra geleceğimizi buna göre şekillendirmeliyiz. Hollanda’da kendimizi geliştirerek, mevcut fırsatlardan daha iyi yararlanmalıyız. Bu kapsamda genel anlamda Hollandaca dil düzeyimiz başta olmak üzere, Hollanda toplumuyla ilişkilerimizi geliştirerek etkili çevrelere girmeli, daha fazla dışarıya Hollanda toplumuna açılmalıyız.

– Toplumsal bütünleşme şart mı, olmalı mı, olacaksa bütünleşmeyi nasıl sağlarız?

Toplumsal bütünleşmeden ne anladığınıza bağlı. Ben şahsen Hollanda’da yaşayarak toplumsal bütünleşme isteğimizi, irademizi yeterince ortaya koyduğumuzu düşünüyorum. Bana göre bu ülkenin eşit bir vatandaşı olarak burada yaşamak temel hak ve özgürlüklerden, fırsatlardan eşit şekilde yararlanmak, toplumsal bütünleşmenin temeli olmalıdır. Burada, elbette bize de bu ülkenin bir vatandaşı olarak düşen önemli sorumluluklar vardır. Hollanda’da kalıcı olduğumuzu, burayı da kendi ülkemiz olarak benimsemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Diğer taraftan çoğulcu toplum da, biz yabancıları yük değil zenginlik olarak görmeyi öğrenmeli ve kabul etmeli. Toplumsal bütünleşmeler sadece karşılıklı ise başarılı olabilir.

– Birlik siyaseti yürütülmeli midir?

Birlik siyaseti ancak, toplumun geniş kesimini kucaklayan, çoğulcu, Hollanda’daki yaşantımızı iyileştirmeyi amaçlayan hedeflerin, demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bütünleşmesiyle mümkün olabilir.

– Hollanda’nın refah hayatına katkımız nasıl olmalıdır? Bizden bekleneni verebiliyor muyuz?

Hollanda’da faaliyet gösteren 20 binden fazla Türk girişimci bu sorunuzun en iyi cevabıdır diye düşünüyorum. Elbette girişimcilerin yanı sıra, siyasal, sosyal, sanatsal ve spor gibi hayatın diğer alanlarına da bu başarıyı yansıtmak hem kendi gelişimimiz hem de içinde yaşadığımız toplumun refahına katkı anlamında önemlidir. Özellikle birinci kuşağın zor koşullarda, düşük ücret karşılığında uzun yıllar çalışması, Hollanda toplumun gelişmesine ve refahına katkıları azımsanmayacak kadar önemlidir. Sonraki kuşaklar olarak kendimizi geliştirebilirsek, aynı zamanda Hollanda’ya da katkıda bulunabileceğimiz anlamına gelir.

– Avrupa’daki Türkler arasında Hollandalı Türkler kendilerini nasıl konumlandırıyorlar?

Avrupa ülkelerinde son yıllarda yükselen yabancı ve İslam karşıtlığı, buna bağlı olarak artan ayrımcı ve ırkçı uygulamalar, toplumun önemli kesimlerinde dışlanmışlık duygusunun gelişmesine neden olmaktadır. Bunun da bir sonucu olarak Avrupa ülkelerinin izlediği entegrasyon politikaları, asimilasyona dönüşmüştür. Bu da doğal olarak tepki ile karşılanıyor ve bunun da bir sonucu, insanlar gelecekten duydukları korku ve kaygı nedeniyle geldikleri ülkeye yani Türkiye’ye yeniden ilgi duyuyorlar ve geri dönüş seçeneğini hep kafalarında bir seçenek olarak canlı tutuyorlar.

– Hollanda’nın yönetimine talip olmalı mıyız? Yoksa uslu ve dürüst vatandaş olarak kalmak daha mı avantajımıza mıdır?

Hollanda’da toplumunun eşit birer yurttaşı olarak, herkes gibi mevcut hak ve fırsatlardan eşit şekilde yararlanma hakkımızı, demokratik hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde her fırsatta talep etmeliyiz. İçinde yaşadığımız toplumun yönetimine katılmak, katkıda bulunmak, karar organlarında sorumluluk almak, bu mücadelenin bir parçasıdır. Değişik kurum ve kuruluşların yönetim birimlerinde yer alarak, politikalarını etkilemeye çalışmalıyız. Her bireyin kendi bulunduğu çevrede hak mücadelesine destek vermesi, Sivil Toplum Kuruluşlarıyla bu mücadeleye katkıda bulunması aynı zamanda bir vatandaşlık sorumluluğudur.

– Türkler, STK’lar ve cemaatler hâlinde genel itibariyle Hollanda’da kendi aralarında bir barış içinde yaşayabiliyorlar. Ancak bir üst strateji söz konusu olduğunda zorlandıklarını görüyoruz, yapılacak şeyler var mıdır? Yoksa 50 yıllık hareket tarzımızı değiştirmek söz konusu değil midir?

Genel anlamda Hollanda’da yaşayan Türkler, çok örgütlü bir azınlık grup olarak biliniyor. Amsterdam Üniversitesi’nin geçmişte yaptığı bir araştırmaya göre, Hollanda’da içinde Türk veya Türkiye geçen 1200’den fazla dernek, vakıf, cami gibi kuruluşun ticaret odalarında kayıtlı olduğu saptanmış. Bu rakamlar Hollanda’da en örgütlü azınlık grup olduğumuzu gösteriyor. Ama örgütlülüğün sorunların çözümüne katkısı ve etkinliği ise bir süredir tartışılmaktadır. Bu kadar örgütlü bir görüntü vermemize rağmen, bir çok sorun alanında etkili olduğumuzu maalesef söyleyemiyoruz.

– İlk 50 yılımız bazılarına göre büyük başarı bazılarına göre henüz kat edecek çok yolumuz var.. İkinci 50 yıl için bir vizyon ortaya konulabilir mi?

Biraz önce de belirttiğim gibi, gelecek 50 yılda çocuklarımızın eğitimini, gelişimini, bu toplumda daha iyi bir yere gelmelerini hedefleyen bir vizyon oluşturulmalı. Toplumumuzda başarılı olanlar ile diğer kesimler arasında önemli bir yardımlaşma ve dayanışma geleneği geliştirmeliyiz. Bu dayanışma, dar gelirli-varlıklı, yüksek eğitimli az eğitimli, abi/abla-kardeşler gibi farklı toplumsal kesimler arasında olmalıdır. Hollanda’ya daha önce 17. yüzyılda Doğu Avrupa’dan Hollanda’ya göç eden Yahudiler ile 19. yüzyılın ikinci yarısında Groningen ve Friesland’dan Amsterdam’a göç eden işçi ailelerinin gelişim süreçleriyle karşılaştırdığımızda, Türk toplumunun bugün geldiği noktayı başarı olarak görebiliriz. Ama “daha başarılı olabilir miydik?” diye sorarsanız, nereden baktığınıza bağlı olarak, bu soruya ‘evet’ şeklinde cevap verebiliriz.

– STK’ların bu gidişata musibet ve menfi katkısı nedir?

Sözünü ettiğim dayanışma vizyonunun gelişmesinde, hayata geçirilmesinde STK’lar önemli bir rol üstlenebilirler. Hatta STK’lar olmazsa bunun gerçekleşmesi mümkün olmaz. Diğer taraftan STK’larımızın da, Hollanda gerçekliğinden hareketle değişen koşullara ve ihtiyaçlara göre kendilerini yeniden yapılandırmaları gerekiyor. Özellikle gençlerimiz açısından birer çekim merkezi hâline gelmeleri zorunludur.

– IOT ve işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz, olmalı mıdır?

IOT Hollanda Türk toplumunun kurumsallaşma adına gerçekleştirdiği en önemli, en etkili oluşumlardan birisidir. Yaklaşık 30 yıldır, ezan ile kilise çanının eşit konuma gelmesi, Türkiye’ye durdurulan ek ödenek hakkının geri alınması, yüksek oturum harçlarının sona ermesi, Türklerin Uyum Yasası kapsamından çıkarılması, AB kimlik kartı ve bir çok konuda AB-Türkiye Ortaklık Hukukuna işlerlik kazandırma başarıları gibi, röportaja sığmayacak kadar çok hayatımızı etkileyen sorun alanlarında önemli kazanımlara imza atmıştır. Hollanda toplumunda eşitsiz konumumuz ve bundan kaynaklanan sorunlarımız olduğu sürece, IOT gibi STK’lara ve güç birliğine ihtiyaç olacaktır. Ne zaman işsizlik, eğitimsizlik, ayrımcılık gibi alanlarda eşit konuma geldik, mevcut hak ve fırsatlardan eşit bir vatandaş gibi yararlanabiliyoruz, o zaman IOT gibi kuruluşlara gereksinim olmayacaktır.

– 55 yıllık hayatınız size ne öğretti, yaşamdan ne öğrendiniz?

Hayata, insanlara güvenle bakabilmeyi, güzellikleri görebilmeyi, kısacası olumlu olabilmeyi önemsiyorum. Bir de planlı programlı olmayı önemli buluyorum. Bu konuda özellikle Hollanda toplumundan çok şey öğrenebiliriz. Neyi, neden yapmak istediğimiz üzerine düşünmek ve bunu ne zaman ve nasıl yapabileceğimizi yazıya dökerek, hedefler belirlemek önemlidir.

– Gözlemlerinizden yola çıkarak buradaki vatandaşlara neler söylemek istersiniz, bu süreçte öğrendikleriniz ışığında gelecek nesle neler tavsiye edersiniz?

Genel olarak yeterince okumuyoruz. Bence bu en büyük eksikliğimiz. Okumanın önemini, hayatımızı nasıl zenginleştirip kolaylaştırabileceğini yeterince keşfedemedik. Biraz fazla okuyarak, çevremizde dünyamızdaki olaylarla ilgilenmek, Hollanda toplumsal hayatına daha katılımcı olmak, mümkün olduğu sürece, dilimiz elverdiğince toplumsal tartışmalara katılarak, görüşlerimizi düşüncelerimizi ifade etmemiz, varlığımızı hissettirmemiz gerekiyor. Çocuklarımızı birey olarak yetiştirmek önemlidir.

– Nasıl bir çocukluk geçirdiniz, – Nasıl bir aileden geliyorsunuz, Nasıl bir ortamda büyüdünüz?

Konya’da orta hâlli üç çocuklu geleneksel bir ailenin ortanca çocuğu olarak dünyaya geldim. Ben 4 yaşında iken babam, 12 yaşında iken ise annem babamın yanına Hollanda’ya yerleştiği için Türkiye’de uzun yıllar akrabalarımın yanında yaşamak durumunda kaldım. Akraba ve arkadaş çevremin genişliğinin, ailemin eksikliğini dayanılabilir kıldığını düşünüyorum. 1970’li yıllar Türkiye’de sağ-sol çatışmasının doruğa tırmandığı zor yıllardı. Bırakın okula gitmeyi, doğru dürüst spor bile yapamıyorduk. Bu anlamda ilk gençlik dönemim kaygı ve korkularla geçti. Orta okuldan itibaren Konya yıldız basketbol takımında oynuyor, voleybol ve yüzme gibi değişik spor faaliyetlerine katılıyordum.

– Neleri okursunuz?

Okumak, her dönem hayatımın önemli bir parçası olmuştur. İlkokulda Tommiks, Texas kitaplarından, Kemalettin Tuğcu romanlarına geçiş benim için çok önemliydi. Sanki iki hayatım var gibiydi. Birincisi herkes gibi ev, okul ve arkadaş üçgenindeki diğeri ise kitaplarımla yaşadığım derin hayatımdı. Bazen günde iki kitap okuyor, başladığım kitabı bitirmeden uyuyamıyordum. Okuduğum kitaplar dönem dönem değişiyor. Bazen günümüzü anlamayı kolaylaştıran siyasi kitaplar, bazen tarihin belli bir dönemini içeren kitaplar, son dönemlerde ise daha çok roman okuyorum. Son okuduğum Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” romanı, bizim Hollanda yaşamına alışma sürecine benzer bir hayatı konu alması nedeniyle oldukça ilginçti, tavsiye ederim.

Neler dinlersiniz?

Ortamına göre her türlü müziği dinliyorum. Türk Sanat Müziğini seviyor ama aynı zamanda batı klasiklerini de dinliyorum. Yani herhangi bir tür ayrımı yapmadan ortamına uygun ve kulağıma hoş gelen, beğenime hitap eden her tür müziği zevkle dinliyorum.

– Neleri seyredersiniz?

Sinemayı seviyorum. Mümkün olduğunca yeni çıkan filmleri takip ediyorum. Özellikle Türk sinemasının son yıllarda Nuri Bilge Ceylan ve Ferzan Özpetek gibi yönetmenlerle yakaladığı uluslararası başarıları ilgiyle takip etmeye çalışıyorum. Sinemanın, insanları bilinçlendiren, geliştiren ve hoşgörüyü artıran önemli işlevi olduğuna inanıyorum. Sinemaya, vatandaşlarımızın da ilgisini artırmak amacıyla bu yıl üçüncüsü gerçekleşen Kırmızı Lale Festivaline gönüllü olarak katkıda bulunuyorum.

– Hayatta neyi önemsersiniz?

Sağlıklı yaşam, ailem ve aile yaşantısı benim için önemlidir. Seyahat etmek, değişik ülke insan ve kültürleri tanımak olanaklarım ölçüsünde severek yaptığım bir uğraştır.

– İnsanda neyi ararsınız?

Dürüstlüğe çok önem veririm, yalandan nefret ederim. Özgüveni yüksek, kendi iradesiyle karar verebilen, çözüm odaklı düşünen insanlar daha verimli ve başarılı oluyorlar.

– Nelerden kaçınırsınız, nelerden sakınırsınız?

Sürekli olumsuzluklar üzerine konuşmak, şikâyet etmek ve bir şeyi yapamamanın gerekçelerini fazlaca öne çıkarmanın zaman ve enerji kaybı olduğuna inanıyorum. Hayatta önemli olan bir şeyleri yapmak, gerçekleştirmektir.

– Nelerden mutlu olursunuz?

Toplumsal hak mücadelesinde elde edilen kazanımlarda küçük de olsa katkım var ise büyük bir memnunluk duyarım. Üzerime aldığım sorumluluğu yerine getirmek beni çok rahatlatır, mutlu eder. Önüme koyduğum küçük ve orta vadeli hedefleri gerçekleştirmeyi önemserim.

– Neler sizi üzer?

Verdiğim sözü yerine getirmemek, hastalık ve ölümler beni üzer.

– Hayatınızın merkezine neleri koydunuz?

Olumlu olabilmeyi, insanlara hayata güvenle, gülümseme ile bakabilmeyi. İstediğim şeyleri yapabilmeyi seviyorum. İnsanları sevmeyi, ötekileştirmemeyi, onları tüm özellikleriyle kabul etmenin, önemli olduğunu düşünüyorum.

– Rol modeliniz var mı?

İki yıl önce vefat eden babam ve hâlen hayatta olan annem. Babam elinden geldiğince öğrenmemiz gereken her şeyi öğretti. Ama uygulamada her zaman serbest bıraktı. Geleneksel bir ailenin çok baskıcı bir babanın çocuğu olmasına ve sevgiyi fazla yaşamamış olmasına rağmen bizi, annemle beraber engin bir hoşgörü, sevgi ve özgür bir anlayışla büyütmeye çalıştılar, bu nedenle onlara çok müteşekkirim.

RÖPORTAJ: ZEYNEL  ABİDİN KILIÇ




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *