Zeynel Abidin Kılıç HABER’de

Hollanda’nın deneyimli gazetecilerinden Zeynel Abidin Kılıç artık köşe yazılarıyla HABER’de. Yıllarca DOĞUŞ Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstün başarıyla sürdüren kamuoyunun sevilen yüzü Zeynel Abidin Kılıç gündeme oturan yazılarıyla okurlarımızla buluşacak. Usta gazeteci her ay sizler için özel röportajlar da gerçekleştirecek. İşte ilk yazısı:

zeynelabidin-kilic-web

İlk yazı ve 50 yılın muhasebesi…

 

“İnsanlar din hakkında yazarlar, savaşırlar ve ölürler ama din için yaşamasını bilmezler”

C.C. Colton

 

Yüce Yaradan’ın alnımıza yazdığı yazıdır ilk yazı. Konuşma özürlü olmam da, yazı yazmaya olan düşkünlüğüm de, alın yazımın birer ayrıntısıdır. Benim ilk yazım, 5 yaşındayken dedemin cenazesine ağıtlar yakılırken, hiçbir şeyin farkında olmadan ev süpürgesini masa yaparak defterime yazdığım yatık çizgilerdi. Ancak, HABER için yazdığımız bu makale alnımızın son yazısı olabilir…

Yazdıklarımın okunduğu söyleniyor. Kıymet bilen, ahde vefayı önemseyen dostlarımız bizi bu manada yüreklendiriyorlar. Sağ olsunlar. Zihin bulanıklığının, zemin kaymalarının, yürek kirliliklerinin çoğaldığı bir dönemde yazdıklarımızın nasıl değerlendirileceğini bilmeden, hangi kefeye konulup tartılacağını düşünmeden yazmaya karar vermek; büyük bir cüret aslında. Heybemize koyduğu cesaret azığı ile bizim bu yola çıkmamıza vesile olan ve o yolda olmamızı, kalmamızı teşvik eden Sevgili İbrahim Karaman kardeşime en derin sevgilerimi sunuyorum.

İngiliz din adamı Colton’un bir sözüyle yazıma giriş yaptım. Bu sözü okuyunca yarım asırlık göç serüvenimizin kareleri ve birkaç insan silueti geçiverdi gözlerimin önünden. Bakınız o kareler ve o insan karaltıları bizlere neler anımsatıyor, hangi dersi veriyor, hangi çağrıyı yapıyorlar…

En sonundan başlayayım. O bir okul müdürü. Geçenlerde tanıştım. Düzgün bir kişiliğe sahip. Onu yakından tanıyanlar, ‘küçük bir kıvılcımla ateşlenecek ve İslam’ı seçecek bir durumda’diyorlar. Müslümanın en karakteristik özelliklerini, kafasında, kalbinde ve kalıbındataşıdıklarına şahitlik ettiklerini söylüyorlar.

‘İyi de, eksik olan nedir?’ diye soruyorum; aldığım cevap yukarıdaki sözü söyleyeni haklı çıkaracak cinsten: “Etrafındaki Müslümanlar, İslam’ı hakkıyla yaşasalar, onun iyi bir Müslüman olmaması için hiçbir sebep yoktur…”

5 yıl önceydi… Rotterdamlı bir papazla söyleşi yapmıştık. Müslüman bir genç kendisine, ‘biz niçin Hollanda’ya geldik?’ diye bir soru sormuş.  Bizim buraya geliş sebebimize dair -aklımda kaldığı kadarıyla- şunları söylemişti:

“Allah sizi Hollanda’ya, bir görev vererek gönderdi. Bizlere örnek olasınız, yol gösteresiniz diye geldiniz. Biz o zamanlar tabir-i caizse Allah’la yolumuzu ayırmış, onu unutmaya başlamıştık. Siz geldiniz, bize O’na giden yolu gösterdiniz, O’nu yeniden hatırlattınız. Ve bizler, unuttuklarımızla yeniden bir araya gelmeye başladık. Ekmekle olan ilişkinizi gördük, kendimizden utandık…”

40 yıl öncesinden bir hatıra… Türklerle yakın dostluğu olan manav Hans, bir Türk kadınıyla evlenmek ister ve bu düşüncesini Türklerle olduğu bir bar ortamında dillendirir.

“Ulan Hans, Müslüman ve sünnet olmayı kabul et, seni kendi ellerimle ben evlendireyim”der, orada bulunanlardan birisi.

Hans, bir elinde bira bardağı, bir elinde iskambil kağıdı olan ve biraz önce barmen kadına sözlü olarak tacizde bulunan o adama şöyle seslenir: “Dinînizi az çok araştırdım. Sizinle benim aramda ‘yaşayış’ noktasında pek bir fark göremedim. Sizin gibi bir Müslüman olmamı istiyorsanız, ben zaten sizler gibiyim. Ama Kur’an’ın istediği gibi olmam mümkün değil”

50 yıl öncesine gidelim. Avrupa’ya göçün başlayacağı ilk günlerde bu önemli göç haberini, Hollandalı bir papaz kilisede ayin için toplanan insanlara şu şekilde duyuruyordu:

“Bu ülkeye pek yakında Müslüman-Türkler gelecekler. Belki de sizlere komşu olacaklar. Onların her hallerinden emin olabilirsiniz. Mallarınızı, canlarınızı, ırzlarınızı büyük bir güvenle onlara emanet edebilirsiniz. Onlardan öğreneceğimiz, onlardan alacağımız pek çok güzellik var”.

Papaz, âdeta Kutlu Elçi’nin Müslümanı tarif ederken söylediği “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” sözünü tercüme ediyordu. Onlar her şeyin farkındaydılar, ama ya bizler?!..

Örnekleri çoğaltabiliriz. Yukarıdaki alıntıların bizlere anlatmak istediği çok mühim bir ders var. Bu hatıratların, şu anki gidişata olumlu bir katkı yapıp yapamayacağını bilemiyorum ama, yüklendiğimiz görev ve sorumlulukları yeniden analım, gözden geçirelim ve o okul müdürü gibi binlerce insanın, bizim kendilerine el uzatmamızı beklediğini bilelim istedim.

Yarım asır önce Anadolu’dan, ‘iyilikleri emretmek, kötülükten sakındırmak’ gibi bir vazifeyle ilk göçü başlatanlar, ikinci göçle teker teker ebediyete uğurlanıyorlar. Onlar, geçte olsa yaşamlarında bir büyük inkılabı başlatarak, bizlere bu emsalsiz ortamı hazırladılar. İkinci kuşak için aynı şeyi söylemekte zorlanıyorum. Ama vakit henüz geç sayılmaz.

Bizim bir görev için burada bulunduğumuza inananların beklentilerini boşa çıkarmayalım. Sadece ve sadece inancımızı yaşamaya çalışalım yeter. Bizden istenilen de beklenilen de budur; sadece yaşamak…

Bir gönül erinin yaşadığı bir hatırayla 50 yıllık göç serüvenimize yeni bir sayfa açalım.

Ben onu kırk yıldır arıyorum!

Bâyezid-i Bistâmî’yi tanımayan biri ona gelip, “Ben Bâyezid-i Bistâmî’yi arıyorum; nerede bulabileceğimi söyler misiniz?” diye sormuş.

Aranılan kişi kendisi olmasına rağmen soru soran şahsa şu cevabı vermiş Bâyezid-i Bistâmî:

“Ben onu kırk yıldır arıyorum, ama bir türlü bulamıyorum!”

Biz önce kendimiz olmaya, kendimiz kalmaya çalışalım; kaybettiklerimiz, kendimizi bulduğumuzda yanımızda olacaklardır.




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *