“Doğru olanın ayağına taş değmez”

Söyleşi serimize bu sayıda, ilk kuşağın önemli simalarından Hasan Güney ile yaptığımız keyifli sohbetle devam ediyoruz. Bu ülkede yaşayanların bu topluma katkı sunduğuna inanıyoruz. Ancak bazıları, ailesini bile ihmal ederek bu katkıyı zirvelere taşımaktan geri durmadılar. Hasan Güney de onlardan biri ve belki de en çok mücadele edenlerden…

1977 yılında başladığı hizmet maratonunun bir gün karşılık bulacağına inanıyor. Samimi, hizmet sevdalısı, ehliyetli, idealist, münevver bir insanla hoş bir muhabbet gerçekleştirdik. Hasan Güney, anılarını anlattığı “Gelecek çok daha güzel olacak” adlı bir kitabı da geçen ay vatandaşlarımızın bilgi ve ilgisine sundu. Onun anlatacağı çok şey vardı, biz sizinle ancak bu kadarını paylaşabiliyoruz. İlgiyle okuyacağınızı ve istifade edeceğinizi, okuduktan sonra onu daha çok iyi anlayacağınızı ve daha çok seveceğinizi umuyoruz.

Hasan Güney’i tanıyabilir miyiz?

1948 Erzurum-Aşkale Topalçavuş köyü doğumluyum. 6 erkek, bir kız kardeşin ortancasıyım. Çocukluğumuz köyde geçti. Baskıları birebir yaşadık. Babam tüccardı, mal alır, satar, kesim yapardı, varlıklıydı. Dindardı. Bize de hep “Dine, imama, camiye asla karşı gelmeyin ve ne yaparsanız yapın onların savunucusu olun” derdi. Köylü ona, üzerinde taşıdığı vasıflar nedeniyle ‘halife’ derdi.

1970 yılından beri Hollanda’da ikamet etmekteyim. 1977 yılından beri de HDV ve Türk İslam Kültür Derneklerinde farklı kademelerde görevlerde bulundum. Evli, 4 çocuk ve 4 torun sahibiyim.

1970 yılının Haziran ayında Ankara’dan KLM uçağıyla Hollanda’ya uçtuk. İlk geldiğimiz yer de Leiden idi. Tabi bunlar anlatıldığı gibi kolay olmadı, insanın canından can gidiyor. Çok zor oldu. Bilinmezliğe atılan adımın bizim için neler getireceğini hesap edemiyorsunuz.

İlk günleriniz nasıldı ve ilk izleminiz neydi?

Farklı bir iklim, farklı insanlar, farklı mekânlar elbette bize her şey garip geliyordu. Hoş karşılandık. Kampa yerleştirildikten sonra bizlere avans olarak 60 Gulden harçlık verdiler.

‘Türkiye’de iltimas geçmiş olabilirler’ diye bizi tekrar sağlık kontrollerinden geçirdiler. Buradaki öyle utanç verici bir şekilde değildi, tek tek odalarda gerçekleştirdiler. Şikâyeti tesbit edilenler tedavi için hastaneye sevk edildiler.

Ortaokulda yabancı lisanımız İngilizce idi. Kelime hazinemiz zengin olduğu için bana çalıştığımız çelik halat fabrikasında vardiya şefliği görevi verildi.

Kampta her düşünceden insan vardı ama herkes birbiriyle dostça geçinirdi. Ordulu biri vardı, bana sahip çıkardı. Kazandığım parayı elimden alıp, bana biraz harçlık verir, kalanı biriktirirdi. Günde en az 12 saat aralıksız çalışırdık. Bunun yanında dernek çalışmaları da başlayınca, günlük 18 saat çalışıyorduk. Özellikle dernek çalışmaları sırasında biz kendimizi topluma adamış, âdeta vakfetmiştik. Bu yorucu geçen günler şimdi etkisini sağlığımız üzerinde kendisini hoyratça göstermeye başladı. Ama asla yaptıklarımızdan pişman değilim.

Yıkanabileceğimiz bir ortam yoktu. Hollandalılar fabrikanın banyolarında soyundukları için sürekli kavga çıkıyordu. Bize özel duş kabinleri yaptılar ve namaz kılabileceğimiz ortamlar hazırladılar.  Bizim de amacımız birkaç yıl çalışıp bir traktör, birkaç parça tarla alıp dönmekti, ama 45 yıl oldu hâlâ dönemedik, dönemiyoruz.

İlk yıllardaki dinî, sosyal ve kültürel yaşam nasıldı? İlk cami, ilk örgüt, ilk vakıf bulunduğunuz yörede ne zaman ve nasıl kuruldu?

Kaldığımız kampta 300 civarında insan yaşıyor. İş ve biraz da gezinti haricinde hiçbir şey yapmıyoruz. İbadet yok, bayram yok, ramazan yok… Müslümanlıktan eser yok. Gelişlimin birkaç yıl sonrasında kalıcılığımızın uzayacağını anlayınca öncü olduk ve ilk Kurban Bayramını kutlamanın, kurbanımızı kesmenin ve namazımızı kılmanın arayışı içerisine girdik. Kampta herkes herkesi tanıdığı için bu konuda duyarlı olanlarla hareket ediyorduk. Fabrika, namaz kılmamız için ayarladığımız bina için bize halı verdi.

1977 yılında Türk İslam Kültür Derneği adlı bir vakıf kurduk. ‘Hoca’ dediğimiz Maraşlı bir arkadaşla ve Recep Arıcı’nın önderliğinde günlük namazlarımıza başladık, cumaydı, teravihti derken bugünlere geldik. Şartlar ağırdı, o kadar insanın arasında 15 kişi ancak oruç tutuyor, namaz kılıyordu.

Daha geniş bir yerimiz olsun diye Abdullah Memişoğlu, Recep Arıcı, Ali Tüysüz ile birlikte oluşturduğumuz bir ekiple, ibadethane olarak kullanmak amacıyla 1979 yılında Leiderdorp’da bir spor salonu aldık.

1984 yılında Leger des Heils diye bilinen bir grubun yerini 230 bin Gulden’e satın aldık. Belediye o zamanlar, 30 bin Guldenlik tadilat masrafımızı karşıladı. Bu iyi ilişkiler nedeniyle ezanın Cuma günleri dışarı duyurulmasını bile yürürlüğe koydurduk. Ama bu duruma o zamanlar Türklerin içerisinden bile karşı çıkanlar oldu. Middelburg’tan Hollandalı biri de belediyeye bir mektup yazarak bu durumdan duyduğu endişeyi dile getirmiş ve “Eğer bu durum bütün Hollanda’yı sararsa, sorumlusu sizsiniz” diye de rahatsızlığını bildirmiş.

Şimdiki camimizin yeri kiliseydi. Zamanın Encümen Azasının buranın alımında epey bir katkısı oldu. Eski camiyi 450 bine sattık, buranın toplam maliyeti 2 milyon Guldeni buldu. 1992 yılında da burayı hizmete açtık.

Adımlarımızı çok dikkatli atıyorduk zira yapacağımız her yanlış Müslümanlara mâl edilecekti. Bunun vebalinin büyük olduğunu biliyorduk. Azami itina ile hareket ediyorduk. 17 yıl boyunca Hollanda Diyanet Vakfı’nın yönetiminde farklı alanlarda görevlerde bulundum. 32 yıldır da Leiden Mimar Sinan Camii Başkanlığını yürüttüm.

Federasyonu federasyon yapan Şadi Tatlı, İbrahim Görmez, Osman Bahadır, Emin Ateş gibi isimlerdi. Bizler de, Arif Yakışır, Ahmet Demir, Mustafa Kırat gibi zamanın genç kuşağı da onlardan aldığımız emaneti layıkıyla gelecek kuşağa emanet etmek için canla başla çalıştık.

Unutamadığınız hatıralar var mı?

Rizeli Abdullah Memişoğlu diye bir arkadaş fabrikada namaz kılıyor. Şefin, bu arkadaşa işi düşmüş, yanına varmış, derdini anlatıyor, bağırıyor, çağırıyor ama arkadaş hiç oralı olmuyor. Şef bana geldi, “Hasan, Memişoğlu bana küsmüş galiba, benimle konuşmuyor” dedi. Gittim baktım ki, Memişoğlu namaz kılıyor. Durumu anlattım da şef rahatladı.

Her kurban bayramında 250 civarında koyun satar ve elde edilen kârı camiye bağışlardık. Polis bu durumun farkındaydı. Camimizi ziyaret eden polis, “Hasan, sakın koyunları kesilmeden kimseye vermeyin. Balkonda, banyoda kesiyorlarmış” dedi. Faslı bir arkadaş  kurbanını almaya geldi. Biz de kesilmediğini, beklemesi gerektiğini söyledik. O da, beklemeyeceğini, parasını verdiğini, alıp gideceğini söyledi. Verdik tabi ki. Bir saat sonra polis eşliğine kucağında koyunla Faslı kardeşimiz geri geldi.

Meğerse Faslı vatandaş, koyunu tramvayla evine götürmek istemiş. Tramvay vatmanı da koyunla tramvaya binemeyeceğini söylemiş. Bizimkisi de sinirlenmiş ve “Waaroom hav hav wel de, me me niet” demiş. Yani, “Neden köpeklere evet de, koyunlara hayır” demek istemiş. Anlaşamamışlar, devreye polis girmiş ve geri getirip teslim etti.

Hollanda vatandaşlığına ilk geçenlerdenim. Bunu duyanlar ‘gavur’ olduğumu söyleyecek kadar ileri gitmişlerdi.

Eşim Hatice Güney’e ‘Yılın Mukaddes Anası Ödülü’ verildi. Bana da yaptığımız hizmetlerden dolayı Kraliyet Nişanı verildi. Elbette biz bu hizmetleri ödül almak, takdir toplamak için yapmadık, ama yaptıklarımızın daha bu dünyada iken kabul görmesi bizi ziyadesiyle mutlu ediyor.

Zorlandınız mı bu hizmetleri yürütürken?

Biz bu hizmeti yürütürken iç ve dış mihraklar da boş durmadılar. Bizim milliyetçiliğimizi, dindarlığımızı resmi makamlara ispiyonlayıp, oradan nemalanmaya çalışanlar da oldu. Ama biz gücümüze güç katarken, onlar bize attıkları iftiralarla baş başa kaldılar.

Müslümanların dağınıklığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Böl, parçala ve yönet taktiği ile bizi dağıtanlar ve yönetenlere inat, birleşmeli ve Müslümanlar olarak birbirimize sahip çıkmalıyız. Bir olsaydık, yek vücut olsaydık, tek hedefe yürüseydik durumumuz daha iyi olurdu.

Farklı cemaatlerde olmamızı bir zenginlik olarak kabul edelim ve birlikte hareket etmenin yollarını arayalım. “Müslümanlar ancak kardeştir, birbirimizi sevmedikçe hakiki iman etmeyeceğimiz” buyrulurken bizim bu düsturun dışında hareket etmemiz mümkün değil.

Yapmayı istediğiniz ama vaktiniz olmayan bir şey kaldı mı?

Kendimize ait ortaokul, lise ve yüksek okul düzeyinde eğitim veren okulların açılmasını çok istedim. Keşke bir camimiz eksik olsaydı da onun yerine İslami eğitim veren bir okulumuz olsaydı. “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın, bir lisan bir insan iki lisan iki insandır” gibi düsturların yolumuzu belirlemesi gerekirken biz hâlâ oyunda oynaştayız. “İlim Çin’de de olsa onu gidip alın” buyuran bir Peygamberin ümmetiyiz. Ama ilim tahsil etmek, okumak Müslüman için sanki en ağır işkence gibi geliyor.

Bir de bu cenaze vakfının işlevini ve görev alanlarını genişletmeyi çok isterdim. Buraya defnedilenlerin belli bir zaman sonra mezarlarının kaldırılmasını durdurmak için belli bir fon ayarlamamız gerekir. Kalıcı bir mezarlık çalışması başlatılmalı. Her üyeden alınan aidatların sadece 2 Euro’su sırf bu amaç için kullanılsa bile, bu iş kökten çözülür.

Kadın evinde ya da hastanede ölüyor. En yakınına bile namahrem olan kadını Hollandalı sarhoş bir erkek soyunduruyor, giyindiriyor. Bu çok incitici bir durum. Bunun acilen çözülmesi gerek. Bunun kaygısını ancak ben ve benim gibi olanlar duyabilir. Türkiye’den belli bir süreliğine gelmiş, buranın şartlarını bilmeyen, hem Türkiye’den hem Hollanda’dan maaş alanlar bilemezler de anlayamazlar da…

(Burada Hatice Güney Hanım devreye giriyor ve bu konudaki kaygısını, şikâyetini sert dille ifade ediyor. Bu duruma içinin yandığını söyleyen Hatice Hanım, sorunun biran önce çözülmesi için ilgilileri göreve davet ediyor)

Bundan sonra ne olacak? Burada mı kalacaksınız? Türkiye’ye mi döneceksiniz?

Bu yaştan sonra, hele ki bunca sağlık sorunu varken geri dönmemiz mümkün değil. Sağlığımız elverdiği müddetçe İstanbul ve Erzurum arasında kısa bir izin dönemi geçiriyoruz.

Yaşadıklarınızdan yola çıkarak gelecek kuşağa neler tavsiye edersiniz?

Bizim yaşadıklarımızı yaşamamaları için birlik ve beraberlik içerisinde hareket etsinler. Kendi enerjilerini bizim tecrübelerimizle sinerjiye dönüştürsünler ve oluşturacakları aydınlık yarınların temelini bağlı oldukları medeniyetin direkleri üzerine inşa etsinler.

Hayat size ne öğretti, ya da Hasan Güney hayattan ne öğrendi?

Hayattan şunu öğrendim: Doğru olanın ayağı taşa takılmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar Allah doğrunun yardımcısıdır. Uzun vadeli hesap yapmamayı öğrendim. Allah “ol” deyince oluyor. Gelecekten ümitliyim. Mehmet Akif’in dediği gibi; “Onların işi bizim dinimiz gibi sağlam, bizim işimiz onların dini gibi çürük” buradan hareketle dünyanın İslam’a gebe olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu doğumda bizim görevimiz, etkimiz, rolümüz nedir, onu bilmeli ve ona göre hareket etmeli, bu uğurda çile çekmeli, ter dökmeli, mücadele etmeliyiz.

 

RÖPORTAJ: Zeynel Abidin Kılıç

 




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *