“Irkçılık zehirdir ve bu zehir Almanya’da da vardır”

 Öyle ya aradan tam 60 yıl geçti… Ankara ile Berlin arasında yapılan anlaşmaya göre aslında taraflar gelen işçilerin birkaç sene kalıp memleketine döneceğinden yola çıkıyordu, ancak öyle olmadı. Türkiye’den Almanya’ya iş gücü olarak yola çıktığımızda geleceğimiz hakkında pek de sağlıklı bilgi birikimimiz yoktu. Anadolunun köylerinden, kasabalarından, şehirlerinden kopup geldik. Kimimiz ana-babasını, kimimiz çocuklarını, kimimiz sevdiğini arkasında bıraktı. Anadolu yaşamının ötesinde başka bir ülkede, başka bir kültür, sosyal ve siyasal koşullarda yeni bir yaşama merhaba dedik. 1970’lerden itibaren dönülmeyeceğinden emin olununca memleketten aileler getirilmeye başladık ve şimdiki yerleşik hayatın, kurumların asıl temellerini birinci nesilimiz attı. Onlara minnettarız. Türkiye’den 60 yıl önce yola çıkanlarımız ve onların torunlarının çoğu artık kendini “Almanyalı” hissetse de gündelik hayatta halâ bazı yakıcı sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır.

O sorunların başında ayrımcılık ve ayrımcılığın doğal sonucu olarak ırkçılık gelmektedir. ikincisi kültürel yozlaşma ve kendi değerlerine yabancılaşarak öz kültüründen uzaklaşma olarak tespit edebiliriz. Bu tespitde Irkçılık kadar bizim açımızdan tehlikeli bir durumdur. Almanya’da pek çok şey değişti. Artık 1960 ve 1970’lerde gelen o ilk kuşak “misafir işçilerin” çocukları yok! Onların çocuklarının çocukları var. İş hayatında sanata, sporda bilimde, siyasete ülkenin parçası olmuş durumdalar. Geçen 60 yıl zarfında pek çoğumuz kendini artık “Almanyalı” saymaya başladı. Almanya’yı ikinci vatan olarak kabul etti. Başta yaptığımız tespite geri dönersek ırkçılık Almanya’da sistematik olarak mi yoksa sadece kısmi olarak mı var? Bu soruya iki turlu cevap verebilirsiniz: Evet ırkçılık var ve ben buna maruz kaldım – Hayır ırkçılık görmedim. Ben de bu konuyu ciddiye alarak çok irdeledim, araştırdım. Araştırmalarımda devlet dairesi işlemlerinde, ev ararken, iş ararken ve çocukların okulunda, ırkçı saldırıların ardından devlet kurumlarının tutumlarında daha çok ırkçılık olduğunu, ırkçılığa uğrandığını gördüm. Sosyal demokratından, hür demokratlarına, liberalinden muhafazakarına herkesin Almanyada ırkçılığın yaygınlaşmasında sorumluluğu olduğunu öncelikle söylemek zorundayım.

Bu makalemin başlığı Almanya Başbakanı Angela Merkel’den geldi. Evet evet şaşırmayın bu cümle Merkel’in Hanau’da ırkçı bir “Alman” tarafından 9 “Alman olmayan” insanın öldürülmesi üzerine söylediği bir cümledir. Hakikaten irkçılık bir zehirdir ve sadece Almanya’da değil, istisnasız her ülkede vardır. Fakat Almanya’da daha da öne çıkmaktadır. Mademki her ülkede şöyle yada böyle irkçılık var öyleyse neden Almanya’yı önce çıkarıyoruz? Bu yaklaşımımızın tek nedeni var. Almanya’yı ikinci vatan olarak kabul ediyoruz. Almanya’nın gelişiminde, değişiminde emeğimiz, alınterimiz, bilgimiz birikimimiz var. Dahası artık mezar taşlarımız var. Acılarına üzüntümüz başarılarına sevincimiz ve gururumuz var. Irkçılıktan ölümüne nefret etsem de, kökünün kazınacağına şahsen inanmıyorum. Ama, ırkçılık zehirinin etkilerinin ve yayılmasının önlenebileceğini düşünüyorum. Onun için de her konuda olduğu gibi, ırkçılığın yaygınlaştığı ülkelerle ilgili bir genelleme yapmaktan da uzak duruyorum. Genelleme yapmamak, Almanya başta olmak üzere ırkçılığın son sürat ilerlediğini, sağı, solu, yeşilleri farketmeden her siyasal zeminde yeri olduğunu söylememize de engel değil.

Sistemlerin Irkçılık gibi bir zehire ıhtiyacı olduğunu biliyorum. Bu nedenle tamamen bitmesini de istemezler. İhtiyaç duyduklarında ırkçılığı kullanmaktan çekinmediklerine taniklik ettik. Irkçı Saldırıların Kronolojisinde Cinayetler, Kundaklamalar, Silahlı Baskınlar, bombalamalar var. Aşırı sağcı ve ırkçı saldırıların listesi uzun bir listedir. Duisburg, Molln, Solingen, Halle, Hanau, NSU çınayetleri veya Merve el-Serbını cinayeti bu saldırılardan sadece birkaçı. Irkçı şiddet eylemleri sonrasında 200’den fazla kurban vardır. Şimdi biraz daha somut olaylardan ırkçılığın Almanya’da göçmener üzerinde nasıl baskı ve sıkıntı oluşturduğuna bakalım.

Duisburg’daki Irkçı kundaklama saldırısı neredeyse pek de bilinmiyor. 26-27 Ağustos 1984 gecesi Duisburg-Wanheimerört’ta çoğunluğu Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşadığı bir ev yakıldı. Yangın’da Döndü Satır, Zeliha ve Rasim Turhan, oğulları Tarık Turhan ile Çiğdem Satır, Ümit Satır ve Songül Satır hayatını kaybetti. 23 kişi de yaralandı. Satır ailesinin diğer iki kızı Rukiye ve Aynur, camdan atlayarak ağır yaralı olarak kurtuldu. Aynı şekilde yangın sırasında evde olmayan baba Ramazan Satır da kurtulanlar arasındaydi. 21 Aralık 1985’te Ramazan Avcı aşırı sağcı bir saldırının kurbanı oldu. Avcı, aşırı sağcıların uğrak yeri olmakla ünlenmiş bir restoranın önündeki bir otobüs durağında kardeşi ve bir arkadaşıyla eve gitmek için bekliyordu. Avcı ve yanındaki kişiler bir grup aşırı sağcının dikkatini çektikten sonra, bira şişeleri ile saldırıya uğradı. Avcı ve arkadaşları kaçarken arkalarından bir araba ile takip edildi. Avcı’nın kardeşi ve arkadaşı yine otobüse binebilirken, Avcı’nın kendisi ise otobüse yetişemedi. Maalesef Ramazan Avcı önce arabayla ezilmiş daha sonra da bayılana kadar dövüldü. Avcı’nın, kafatası çatladı, kaburgaları ve bacakları ciddi şekilde kırıldı. Acil ameliyata alınmasına rağmen sadece üç gün hayata tutunabilen Avcı 24 Aralık 1985’te aldığı yaralara yenik düştü. 26 Ocak 1993 tarihinde Duisburg-Hamborn’daki bir mülteci yurduna yönelik kundaklama saldırısına ilişkin soruşturma kapsamında Wanheimerört yangınındaki suçunu da itiraf etti.

Failin, Pyromania (yangın çıkarma hastalığı) hastası olduğu gerekçesi ile 30 Aralık 1996 tarihinde, 2010 yılında olduğu bir psikiyatri kliniğine yatırıldı. Her iki eylem de göçmenlere yönelik olmasına rağmen, failin siyasi amaç gütmediği gerekçesi ile bu saldırılar yabancı düşmanı eylemler listesine girmedi. 2018’de davanın yeniden kamuoyunda tartışılmaya açılması sonrasında bu saldırının olası bir ırkçı saldırı olduğu gündeme geldi. 23 Kasım 1992’de Schleswig-Holstein eyaletinin Molln kasabasında neo-Naziler Türk kökenlilerin yaşadığı bir evi ateşe verdi. Saldırıda Bahide Arslan, Yeliz Arslan ve Ayşe Yılmaz hayatını kaybetti. Bazıları ağır olmak üzere 9 kişi de yaralandı. Olayın faillerinden birisi ömür boyu hapse mahkum edildi, genç suç ortağı ise 10 yıl ceza aldı. Molln saldırısı dünya çapında da dikkat çekti Yıl 29 Mayıs 1993… Solingen’deki kundaklama saldırısı, Almanya Federal Cumhuriyeti tarihindeki en önemli ırkçı saldırılardan biridir. 29 Mayıs 1993 gecesinde meydana gelen saldırıda Gürsun İnce (27), Hatice Genç (18), Gülustan Öztürk (12), Hülya Genç (9) ve Saime Genç (4) öldürüldü. Aileden 14 kişinin bir kısmı hayatı tehlike arz edecek şekilde yaralandı.

Kurbanlar, 1970’lerin başında üç çocuğuyla Türkiye’den Almanya’ya göç eden Mevlüde ve Durmuş Genç’in kızları, torunları ve yeğenleriydi. Solingen’de iki çocukları daha olan aile Solingen’i vatan edinmişlerdi. Irkçılar tarafından diri diri yakılarak bir aile yok edilmişti. Irkçılığın vahşi yüzü gözler önüne serilmişti. Almanya’da Hitler döneminin ardından insanlar birkez daha diri diri yakılarak öldürülmüştü. Bu insanlık suçunun ardından Federal Almanya’da Göçmenler nezdinde ırkçılıkla mücadelede tarihinde bir fırsat olmasına rağmen bu fırsatlar değerlendirilmedi. Devlet mekanizmaları gerekli reaksiyonu göstermedi. Irkçılar bu yaklaşımdan güç alarak örgütlenmeye silahlanmaya devam etti. Irkçı Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü cinayetleri ve Hanau’daki ırkçı saldırı gibi birçok kötü şeyin yaşanmaşıma zemin oluşturdu. Bu saldırılardan sonra yaşama ve yürütme eşliğinde yargı gerekli özeni göstermedi. Dava dosyasında yer alan önemli delillerin olduğu dosyalar yakıldı. Önemli dosyalar kayboldu, önemli şahitler şüpheli bir şekilde öldü.

Sağ yakalanabilirliği olan sanıklar ölü ele geçirildi. İnsanımız evinde, işinde, sokaklarda ırkçı bir tehditin gölgesinde yaşamaya mecbur edildi. 9 Eylül 2000’de Enver Şimşek sokak ortasında vuruldu. İki gün sonra hastanede hayatını kaybetti. Yetkililer başlangıçta Enver Şimşek’in öldürülmesinin arkasında aşırı sağcı bir motivasyon düşünmediler. Cinayetten on bir yıl sonra, Beate Zschäpe tarafından yayınlanan “Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU)”nun itiraf videosunda ağır yaralanan Şimşek’in fotoğrafları ortaya çıkınca, Şimşek’in ölümünün sebebi ortaya çıktı. O zamana kadar, emniyet güçleri, daha sonra işlenen NSU çınayet davalarının aşırı sağcı bir motivasyonla işlendiğini kabul etmeyerek, suçluları kurbanların çevresinde aradı. Kasım 2011’de, Beate Zschäpe’nin suç ortakları Uwe Mundlos ve Uwe Bohnhardt’in cesetleri bir banka soygunu sonrasında yanmış bir karavan evde bulundu. Faillerin tespiti ile ortaya çıkan sonuç şu şekildeydi: Enver Şimşek ırkçı, İslamofobik bir motivasyonla öldürülmüştü. Enver Şimşek’ten sonra NSU şebekesinin en az dokuz kişiyi daha öldürdüğü ortaya çıktı. Bunlar da şu şekildeydi: Abdurrahim Özüdoğru (13 Haziran 2001, Nürnberg), Süleyman Taşköprü (27 Haziran 2001, Hamburg), Habil Kılıç (29 Ağustos 2001, Münih), Mehmet Turgut ( 25 Şubat 2004, Rostock), İsmail Yaşar (9 Haziran 2005, Nürnberg), Theodoros Boulgarides (15 Haziran 2005, Münih), Mehmet Kübasık (4 Nisan 2006, Dortmund), Halit Yozgat (6 Nisan 2006, Kassel) , Michèle Kiesewetter (25 Nisan 2007, Heilbronn) Ağustos 2008’de eski hentbolcu ve eczacı Merve el-Serbını, Dresden’deki bir oyun alanında müstakbel katili tarafından “İslamcı” ve “terörist” olarak hakarete uğradı.

Polise yapılan şikayetin ardından, 1 Temmuz 2009’da Dresden bölge mahkemesinde ifade veren ve hamile olan el-Serbını mahkeme salonundan çıkarken, sanık tarafından kocasının ve çocuğunun önünde 16 bıçak darbesiyle öldürüldü. Eşi de saldırıda ağır yaralandı. Üç yaşındaki oğlu, annesinin kan kaybından olduğunu gördü. Sanık, sırt çantasında adliyeye bir savaş bıçağı sokmuştu ve güvenlik güçleri bunu fark etmemişti. Fail, cinayetten ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Münih’te görülen NSU davası, 11 Temmuz 2018 tarihinde 438 günlük duruşmanın ardından sona erdi. Bu davanın büyük bir bälumunu bozzat mahkeme salonunda gazeteci olarak izledim. Beate Zschäpe ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Tam bir skandaldı! 28 yasındaki aşırı sağcı, 9 Ekim 2019’da Yahudilerin en büyük bayramı olan Yom Kippur bayramında Halle’deki bir Sinagog’u basıp katliam yapmaya çalıştı. Sinagog’a yakıcı ve patlayıcılar atıp, Sinagog’un giriş kapısına ateş etti, ancak binaya girmedi. Sinagogun önünde yoldan geçen 40 yasındaki Jana L. ile yakınlardaki bir dönercide bulunan 20 yasındaki Kevin S’yi Müslüman olduğunu düşündüğü için öldürdü. Katil, kaçarken, polis memurlarını da vurdu ve arabayla uzaklaştı. Daha sonra tutuklanan katil, Aralık ayının sonunda ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 19 Şubat 2020 tarihi, Alman tarihine bir vahşet ve korku günü olarak geçecek. O akşam, Ferhat Unvar, Mercedes Kierpacz, Sedat Gürbüz, Gökhan Gültekin, Hamza Kurtović, Kalojan Velkov, Vili Viorel Păün, Said Nesar Haşhemi ve Fatih Saracoğlu, Hanau’da aşırı sağcı bir suikastçı tarafından vurularak öldürüldü. Polis daha sonra suikastçiyi son suç mahalline yakın bir yerde ailesinin evinde ölü olarak buldu. Katil, kendi annesini de öldürdü. Katil, saldırıdan önce internette komplo teorileri ve ırkçı görüşlerin yer aldığı broşürler ve videolar yayınlamıştı. 43 yasındaki suikastçı aktif bir nişancıydı ve 2012’den beri Frankfurt atıcılık kulübü Diana Bergen-Enkheim’ın üyesiydi. Akıl hastası olmasına rağmen neden silah ruhsatı almasına izin verildiği belirsizliğini koruyor. Irkçı Tobias Rathjen tarafından iki nargile kafeye ve bir büfeye ırkçı saldırı düzenlenmiş ve aralarında 4 Türk’ün de bulunduğu 9 göçmen hayatını kaybetmişti. Bu katliamın ardından sivil toplum kuruluşları merak edip de devlet kurumlarından tek bir bilgi istediler mi? Solingen katliamının ardından ırkçı örgütlenmelere göz yumulması, dahası desteklenmesi çok daha büyük katliamlara yol açmıştır! Bu süreçte bir kez daha gördük ki devlet kurumları gibi sivil toplum örgütleri de sınıfta kaldı. Bir kaç utangaç açıklamanın dışında (O da sorarlarsa yaptık demek için) tek bir elle tutulur açıklamaları yoktur. Gazeteciler zorlarsa, mikrofon uzatırlarsa dediğimiz gibi utangaç birkaç cümle kurmaktan öteye gitmemişlerdir. Alman kanallarına farklı açıklama Türk kanallarına farklı görüş beyan eden sivil toplum kuruluşları topluma pek bir fayda sağlayamıyor. Çok ilginçtir toplumun sorunlarından çok nemalandıkları fonların derdine düşmüşlerdir. Solingen’den ders almak istemeyenler, ırkçılıkla gereken mücadeleyi etmeyenler, İnsanları diri diri yakanlardan hesap sormayanlar bu kezde işyerlerinin başında ekmek parası kazanan insanlarımızın kurşunlanarak öldürülmesini izlediler. Almanya’da bombalarda patlar olmuştu. Aydınlanması gereken ırkçı örgütlenmeler bu gerçeklere rağmen yüzeysel ele alınmaya devam edildi.

Irkçı NSU davası Münih’te gürülürken o davayı düzenli takip eden gazetecilerden biriyim. O gün karanlıkta bırakılan Irkçı gerçekleri gizleyen devlet, yaşadığımız süreçte gördük ki özel kuvvetlerde dahil olmak üzere polis birimlerinde, devlet kurumlarında sistematik olarak ırkçı örgütlenmeler varlığı açıklamak durumunda kaldı. Bu yapılarla görece olarak mücadele edilse de köklü bir çözüm için gerekli adımlar maalesef bugün dahi atılmış değil. Göçmenler tehdit altındadır. İslam’a ve Müslümanlara karşı olumsuz ve aşağılayıcı düşünce ve inançlar varlığını sürdürmektedir. Nefret ve düşmanlık yahidiler içinde geçerlidir. Aydinlar, ilerici sanatcilar, bilim insanlari, solcular zaten Irkcilar icin dogal hedeflerdir. Almanya’da adil olmak için herkesin eşit fırsatlara sahip olması gerektiğini hepimiz bilir ve söyleriz. Başbakanlığı sonu erecek olan Merkel tüm yaşanan ve toplumu derinden şaşrsan olaylarla ilgili toplum açıkça söz vererek karanlıkta birşeyin kalmaması için elinden geleni yapacağını söyledi. Ama bu sözünü yerine getirmedi yada getiremedi. Demekki elinden gelmeyen daha derinlerde olan bir güç ırkçı yapılanmaları koruyor ve kolluyor. Başkada bir açıklaması yok. Almanya Aile Bakanı Franziska Giffey gerçekleşen zirvenin birinde, ırkçılık ve ayrımcılığın ele alındığı bir ortamda, “Almanya’da halâ birçok yerde ırkçılık sorunu var.” demiştir. Alman Cumhurbaşkanı Steinmeier, Türklerin Almanya’nın bir parçası olduğunun altını defalarca çizmiştir. Irkçılıkla ilgili ciddi açıklamalar yapmış kaygılarını ortaya koymuştur. Türkiye siyasi ağırlığı bakımından da Almanya’nın stratejik önemi olan bir ortağıdır vurgusu yapmış ve şu şekilde değerlendirmelerde bulunmuştur, “Türkiye ile İşgücü Anlaşması’nın 60’inci yıldönümü Almanya’da bizler için özellikle birinci kuşaktan insanları takdir etmemize bir vesiledir. Bu birinci kuşak ülkemizin kalkınmasına ve ekonomik başarısına büyük katkıda bulunmuştur. Bu insanlar, biz onları davet ettiğimiz için geldiler. Onlara ihtiyacımız olduğu için. Onlara çok şey borçluyuz.

Ülkemiz onların yardımıyla ekonomik gücünü ve refah düzeyini artırdı, daha açık ve çeşitlilik gösteren bir topluma dönüştü. Almanya bir göç ülkesidir.” Cumhurbaşkanının yapmış olduğu değerlendirme isabetlidir. Almanya’nın her açıdan güçlenmesine katkı sunan insanlarımız diri diri yakıldılar, kurşunlandılar, bombalandılar, sokak ortasında saldırıya uğradılar, devlet kurumlarında dışlandılar. Türkiye ile Almanya arasında kurulan benzersiz bağ sadece insanı ilişkilerimizden kaynaklanmıyor. Türkiye; büyüklüğü, coğrafi konumu ve siyasi ağırlığı bakımından da Almanya’nın stratejik önemi olan bir ortağıdır. Bu tarihsel olarakta böyledir. Tarihsel savaşlarda, ekonomik kırızlerde önemli bir dayanışma göstermişlerdir. Tüm bu yaşanan olumsuzluklara rağmen göçmenler Almanya’ya büyük katkı sunmaya devap etmişlerdir ve edeceklerdir.

Şevket Dalboy
Almanya WELT HEIMAT Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni




Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

error: Content is protected !!